MÂNEVİYÂTIN GELİŞİMİNİ ENGELLEYEN HASTALIK: İHTİRAS

Somuncu Baba

"Müslüman'ın mal ve mülk¸ mevki ve rütbe ihtirası¸
onu Hak'tan uzaklaştırır. İhtiraslar başkalarının
kapısına yüz sürme alışkanlığı kazandırır. Bu
duruma düşen insanlar gerçek secdenin zevkini
tadamazlar."

Hevâ putunu devirmeyi¸ zevk u safâ tutkusundan kurtulmayı ve iştahın zebûnu olmaktan uzaklaşmayı öngören tasavvuf; teslim¸ tevekkül ve tefvîz anlayışıyla Hakk'ın takdirine rıza göstermeyi gaye edinmektedir. Tasavvuf yolunun yolcusuna derviş denir. Dervişin mâzî ile avunmak veya istikbal kaygısı çekmek gibi bir derdi olamaz.


Derviş ânı yaşayan insandır.


Derviş sorumluluğunun bilincinde olup üzerine düşeni yapma çabasındadır.


Derviş benlik putunu deviren kahramandır.


Derviş egosunu tatmin yarışına giren zavallılardan değildir.


Derviş kendini gerçekleştiren¸ nefsini eğiten ve benlik kavgasından kaçınan insandır.


Derviş de velî de olsa¸ hiç kimsenin¸ akıbetine dair bir garantisi yoktur. Çünkü şeytan asla boş durmamaktadır. Hakikat yolcusu olarak sâhil-i selâmete çıkmak isteyen dervişe şeytan¸ her an kement atmayı düşünmektedir. O nedenle derviş uyanık olmalıdır. Anlık gaflet onu benlik uçurumuna yuvarlamaktadır. Ulvî hedeflerden anlık ferâgat¸ dervişi ihtiraslarına meylettirmektedir. Dünya zevkleri¸ içimizde çırpınan pek çok ihtirasın habercisidir. Zevkler gıdıklandıkça¸ emeller artar. Fazlalaşan emeller¸ elemleri de beraberinde getirir. Emel-perest olmak insanı dünyaya bağlar. Nefsi doyurmak mümkün olmadığı için¸ onun beslenmesine yarayan emellerin de sonu yoktur. Her emel¸ sonunda bir elem meydana getirir. Bu yüzden emele¸ elem bozuntusu denilmiştir. Şairin dediği gibi¸


Bağlıdır dâmân-ı haşre rişte-i tûl-i emel¸


Hây u hûy-i ehl-i dünyâ bitmeden dünyâ biter.[1]


İhtiras Hak'tan Uzaklaştırır


Müslüman'ın mal ve mülk¸ mevki ve rütbe ihtirası¸ onu Hak'tan uzaklaştırır. İhtiraslar başkalarının kapısına yüz sürme alışkanlığı kazandırır. Bu duruma düşen insanlar gerçek secdenin zevkini tadamazlar.[2]


Nakledilir ki¸ dervişin biri bir padişahla tesadüfen karşılaşır. Padişah¸


Dile benden ne dilersen¸ deyince¸ derviş;


Ben kölemin kölelerinden bir ihtiyaç talep etmem. Zira sen kölemin kölesi olan bir zatsın¸ der. Padişah¸


Bu nasıl olur¸ diye sorunca¸ demiş der ki:


Benim iki kölem var¸ bunların ikisi de senin efendindir. Bunlardan biri ihtiras¸ diğeri tûl-i emel/bitmez tükenmez arzulardır.[3]


Padişaha gereken cevabı veren dervişin ifadesine göre¸ tasavvuf yılmaz bir kavganın adıdır. Durmak¸ oyalanmak ve beklenti içerisinde olmak dervişin acı kaybıdır.


 


Dervişlik eğitimindeki zaafiyet¸ hizmet etmek yerine hizmet edilmeye¸ çare olmak yerine medet ummaya¸ soyutlanmak yerine avunmaya yol açacaktır. Tevâzu¸ ferâgat ve fedâkârlık ruhuyla toplulukların öncüsü olan derviş¸ tûl-i emel¸ hırs¸ ihtiras ve şehvet arzuları ile topluluğun zebunu konumuna düşecektir. Şayet ihtirasın önü açılacak olursa varacağı yer¸ "Her şey benim olsun¸ hizmetimi gören ne ölsün ne onsun!" zihniyeti olacaktır.[4]


Günümüzde yaşanan açgözlülük hastalığı¸ modern insanın acı kaderidir. Bir gün Berlin sokaklarında gezinen Muhammed Esed (ö. 1992)¸ insanları perişan¸ bitkin ve yorgun bir hâl üzere görür. İnsanların bu acınacak hâlleri kendisini derin derin düşündürür. Eve döndüğünde¸ masasında açık bulunan Kur'ân-ı Kerim'deki Tekâsür suresinin ilk âyetiyle yüz yüze gelir ve hayretler içinde kalır. İşte Muhammed Esed'in ihtidasına sebep olan bu âyetin tercümesi:[5] "Çoklukla övünmek sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı"[6]


 


Açgözlüyü Ancak Bir Avuç Toprak Doyurur


Açgözlülük ve eldekilerle avunmak insanı ölüm gerçeği ile yüzleştirmektedir. Açgözlülük ve ihtiras kişinin kendi topuğuna silah sıkmasıdır. Çünkü açgözlüyü ancak bir avuç toprak doyurur. Bu gerçeğin ifadesi sadedinde şöyle bir nükteden bahsedilir: Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adam¸ deniz kenarında balık avlıyor­du. Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin hükümdarı bu gariban adamla ilgilendi ve ona¸


– Ben burada iken oltana ne takılırsa sana onun ağırlınca altın verece­ğim¸ dedi.


Biraz sonra oltaya ortası delik bir kemik takıldı. Basit¸ hafif bir kemikti bu. Pa­dişah balıkçıya¸


– Ne yapalım¸ şansın bu kadar¸ oltana ağır bir şey takılmadı¸ diyerek alıp sarayına götürdü.


Adamlarına¸ balıkçıya¸ elindeki kemiğin ağırlığınca altın vermelerini emretti. Kemiği terazinin bir ke­fesine koydular¸ öbür kefesine de altın koy­maya başladılar. Beş¸ on¸ yirmi¸ elli… diye al­tınları doldurdukları halde kemik yerinden oy­namadı. Görünüşte dört beş altın zor tartar göründüğü halde onlarca altın koydular¸ kemik bana mısın demedi. Altını doldurmaya devam ettiler¸ terazinin kefesi doldu taştı ama kemik tarafı yerinden kımıldamadı. Bunda bir sır olduğunu fark ettiler. Bir bilge­yi çağırıp bu sırrın ne olabileceğini sordular. Bilge¸ kemiği eline alıp küçük bir tetkikten geçirdikten sonra şu açıklamada bulundu:


"Bu kemik açgözlü bir insanın göz çu­kurudur. Siz bunu tartmak için bütün hazineyi koysanız yine yerinden oynamaz¸ çünkü doymaz. Ama bir avuç toprak bunu doyurur."


 


Öfke Ve Hırsa Egemen Olma Terbiyesi


Açgözlülük ve tûl-i emelle ömürlerini heder edenlere çare tasavvuf denilen panzehirdir. Zira dervişlik öfke ve hırsa egemen olma terbiyesi verir. Mânevî eğitiminde zafiyet gösterip ihtirasa kapılan derviş¸ ruhsal travma yaşamaya ve mânen hastalıklı hale gelmeye başlayacaktır Tasavvuf kişiye terk bilinci aşılar. Terk-i düny⸠terk-i ukb⸠terk-i hestî ve terk-i terk deneyimlerini sağlamasını hedefler. Terk bilinci yerine benlik kavgasına bürününce âidiyet sorunu yaşayacaktır. Yaşadığı ikilemle yol hırsızı olmaya ve mânevî birikimlerini kaybetmeye başlayacaktır. Zira para¸ güç¸ servet ve makam arzulayanlar bir türlü beklenti içerisinde olmaktan kurtulamayacaklardır. Her defasında bir güç odağının önünde eğilmeye mahkûm olacaklardır. Çünkü muhteris isimler öfke ve açgözlülüğün kölesidirler.[7] Öyle ki hırsları¸ kariyer beklentileri¸ şöhret arzuları¸ para ve pul telaşları sonunda bir fare gibi sessiz¸ derinden ve sinsice ruhlarını kemirmeye başlayacaktır. Gündelik hayatın reâabet duyguları¸ içsel dokularını ufak ufak ısırıklarla kemirecektir. İktidar iptilâsı kendisini yiyip bitirecektir. Hayat tuzaklarla doludur. Önemli olan nefsin tuzaklarına düşmek değil¸ düşünce çıkabilmeyi becermektir.[8]


Para kazanma hırsından daha tehlikelisi makam ve mevki hırsıdır. Üstün mevkilerde görünme ve insanlara hükmetme zevki uğrunda cimrilerin bile para harcamaktan çekinmemesi mevki hırsının baştan çıkarıcılığını ortaya koymaktadır. İnsana makam ve mevkii câzip gösteren şey daha iyi yiyip içme¸ daha güzel giyinip kuşanma¸ daha lüks arabalara binme¸ herkesin gidemeyeceği meclislerde bulunma¸ konuştuğu zaman sözünü dinletme¸ emir verdiği zaman "baş üstüne" dedirtebilme hırs ve arzusudur. Bu tür geçici imkânları bulunmaz nimet olarak gören kimseler¸ bitip tükenmeyen ebedî ve emsalsiz nimetleri göremeyen zavallılardır.


 


Şöhret Âfettir


Sevilip takdir edilmek güzel bir şey olmakla beraber¸ şan ve şöhret sahibi olmaya çalışmak tehlikelidir. "Şu zât ne âlim adam¸ ne dindar kişi¸ ne zâhid Müslüman¸ ne mütevâzi insan¸ ne kadar güzel konuşan bir hatip…" dedirtmek; eli öpülen¸ duası alınan muhterem bir kişi olmak niyetiyle çalışmak bir tür makam ve mevki hırsı ve korkunç bir riyâkârlıktır. İslâm büyükleri şöhret sahibi olmayı bir tür âfet saymışlardır.[9]


Peygamber Efendimiz Hz. Ömer'e ve diğer sahâbelere Üveys el-Karânî'yi bazı özellikleriyle tanıtarak onun “tâbiîn neslinin en hayırlısı olduğunu” söylemiş¸ Allah katındaki üstün yerini belirtmiş¸ onu görürlerse duasını almalarını tavsiye buyurmuştu. Üveys Medine'ye gelince Hz. Ömer onu bulup duasını almıştı. Bu Allah adamı memleketine dönüp de Hz. Peygamber'in onun hakkındaki övgüsü herkes tarafından duyulunca¸ memleketini bırakıp meçhul bir diyarın yolunu tutmuş¸ kendisini tanımayan kimselerin arasına karışmıştı. Aynı durum Somuncu Baba'nın Bursa'yı terk etmesindeki temel etkendi.


Abdurrahman İbni Semüre hazretleri Mekke'nin fethi sırasında Müslüman olmuş bir sahâbedir. Bir defasında Resûl-i Ekrem'den muhtemelen valilik ve kaymakamlık gibi bir yöneticilik istemişti. Peygamber-i Zîşân ona şöyle hitap etti:


“Abdurrahman İbni Semüre! Kimseden yöneticilik görevi isteme! Zira bu görev sen istemeden verilirse¸ Allah yardımcın olur. Eğer sen istediğin için verilirse¸ Allah'dan yardım göremezsin.”[10]


Bu aziz sahâbe Hz. Osman devrine kadar hiçbir idarî görev almadı. Sîstan valiliğine tayin edildikten sonra pek değerli hizmetler gördü. Afganistan'ın başşehri Kâbil gibi yerlerin İslâm hâkimiyetine girmesini sağladı.


Rasûlullah Efendimiz kendisine çok değer verdiği Ebû Zer el-Gıfârî'nin aynı yöndeki isteğini de olumlu karşılamadı. Ona zayıf bir insan olduğunu hatırlatarak¸ “İki kişiye bile olsa sakın başkan olma!” buyurdu. Emaneti ehil olarak almayan ve üzerine düşeni yapmayanlar için yöneticiliğin kıyamet gününde bir rezillik ve pişmanlık olduğunu hatırlattı.[11] Makam ve mevki elde etmenin hiç de özenilecek bir şey olmadığını belirtti.


Eski Makedon hükümdarı Büyük İsken­der¸ Pers (Eski İran) İmparatoru Dârâ ile yap­tığı iddialı savaşı kazanmış¸ bütün İran top­raklarına egemen olmuştu. Büyük İskender bu başarıdan sonra nasıl çözeceği konusunda tereddüde düştüğü bir sorunla karşılaştı. Perslerin birkaç tane şehzadeleri vardı. Hepsi iyi yetişmiş¸ iyi eğitim görmüş delikanlılardı. İs­kender bunları ortadan kaldırsa açıkça zulüm yapmış olacaktı. Kendi hallerine bıraksa bun­lar halkı örgütleyip egemenliğini tehdit ede­bilirlerdi. İçinden çıkamadığı bu sorunla ilgili olarak hocası Aristo'ya bir mektup gönderip kendisine bu konuda akıl vermesini¸ bir yol göstermesini istedi. Aristo şu tavsiyede bu­lundu:


“İlerde başıma bela olur endişesiyle şeh­zadelerin canına kıymaya kalkışman büyük adaletsizlik olur. En iyisi¸ onları bağışla­yarak her birini mağlup ettiğin Pers İmpara­torluğunun bir vilayetine vali olarak gön­der. Böyle yaparsan aralarında rekabet do­ğacak¸ asla senin aleyhinde birleşemeyeceklerdir."


Özetle insan olmak bir sanattır. Kişinin insanlığına yaraşır bir eda takınması kalitesinin göstergesidir. Tasavvuf mensuplarında İslamlık ve insanlık güzelliğini perçinlemeye çalıştırır. Tasavvufî ahlâkın temeli makam¸ mevkii¸ mal¸ servet¸ para¸ pul hırsına kapılmamak¸ şehvetin esiri olmamak¸ tûl-i emel beslememektir. Tasavvufî eğitim müntesiplerine istikamet sahibi olmayı öğütler. Dergâhlarda verilen tasavvufî eğitim dervişleri zinde tutmaya yöneliktir. Kısa süreli de olsa gaflet etmek¸ boş bulunup nefse uymak¸ insanlık erdeminde zaafiyet göstermek¸ mâneviyât ışığını söndürecek tutumlara bürünmek kişinin ayağını kaydıracaktır. Riyazet¸ mücahede¸ itikâf¸ halvet¸ tezkiye¸ tasfiye ve ahlâk eğitimleri ile kulun eşyaya değil Hakk'a yönelmesi sağlanmaktadır. Eğitildiği zannedilen nefsin ayak kaymaları onu benlik kavgasına sevk edecektir. Kişinin egosunu kabartan en önemli etken ise sahip olma duygusu¸ şehvet arzusudur. Eline¸ diline ve beline sahip olan derviş bu tehlikeden korunmuş olacaktır.


 


 






[1] Selçuk Eraydın¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ s. 40.



[2] Selçuk Eraydın¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ s. 23.



[3] el-Hucvirî¸ Keşfu'l-Mahcûb¸ s. 101.



[4] Samiha Ayverdi¸ İbrâhim Efendi Konağı¸ s. 210-211.



[5] Mustafa Kara¸ Gönül Mektupları¸ s. 18.



[6] 102/Tekâsür¸ 1.



[7] Robert Frager¸ Aşktır Asıl Şarap¸ s. 29.



[8] Elif Şafak¸ Firarperest¸ s. 23.



[9] Yaşar Kandemir¸ Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed¸ s. 122-123.



[10] Buhârî¸ Ahkâm¸ 5¸ 6; Müslim¸ İmâre¸ 13.



[11] Müslim¸ İmâre¸ 16.

Sayfayı Paylaş