AMASYA EVLİYALARI

Somuncu Baba

Orta Karadeniz'de¸ Yeşilırmak Vadisi Harşena Dağı eteklerine kurulan Amasya¸ 7 bin yılın üzerindeki eski tarihi boyunca krallık başkentliği yapmış¸ bilim adamları¸ sanatkârlar¸ şairler yetiştirmiş¸ şehzadelerin eğitim gördüğü bir belde olmuştur.

Malazgirt Savaşından hemen sonra İslâmlaştırılmış olan Amasya tarih kitaplarında¸ seciye sicilinde¸ ilmi ve tasavvufi icazetnamelerinde akıl ve hikmet sahiplerinin şehri¸ beldelerin Bağdat'ı¸ aynalı hisar¸ âlim ve evliya merkezi olarak anılmıştır.

Orta Karadeniz'de¸ Yeşilırmak Vadisi Harşena Dağı eteklerine kurulan Amasya¸ 7 bin yılın üzerindeki eski tarihi boyunca krallık başkentliği yapmış¸ bilim adamları¸ sanatkârlar¸ şairler yetiştirmiş¸ şehzadelerin eğitim gördüğü bir belde olmuştur.


Malazgirt Savaşından hemen sonra İslâmlaştırılmış olan Amasya tarih kitaplarında¸ seciye sicilinde¸ ilmi ve tasavvufi icazetnamelerinde akıl ve hikmet sahiplerinin şehri¸ beldelerin Bağdat'ı¸ aynalı hisar¸ âlim ve evliya merkezi olarak anılmıştır.


Fransız Arkeolog G. Perrot tarafından da “Anadolu'nun Oxford'u" olarak nitelendirilen Amasya yetiştirdiği düşünür¸ din¸ bilim ve devlet adamlarıyla da ön sıralarda yerini almıştır.


Abdürrahim-i Merzifonî


1385-1390 yılları arasında doğduğu tahmin edilen Abdürrahim-i Merzifonî'nin asıl ismi Abdürrahim Nizameddîn'dir. Abdurrahim-i Rumî olarak da bilinir. Merzifon'da dünyaya geldiği için Merzifonî ve şiirlerinde “Rumî” mahlasını kullandığı için de “Rumî” lakabı ile tanınır.


Küçük yaşta başladığı tahsil hayatında ilk hocası babası ve memleketindeki diğer âlimler oldu. Aldığı bu ilimle sanat ve kültür yönü fevkalâde gelişti. Tahsil hayatı sırasında¸ o sırada Osmancık'ta müderris olan Akşemseddin Hazretleriyle sıkı bir dostluk kurdu.


Bu iki dost feyz almak ve tasavvuf yolunda ilerlemek amacıyla¸ o gün için menkıbeleri Anadolu'da ağızdan ağza dolaşan¸ ismi bütün İslâm ülkelerinde saygı ile anılan büyük bir Türk bilgini ve tasavvuf âlimi Şeyh Zeynüddin Hafî'den ders almak üzere Mısır'a doğru yola çıktılar. Ancak Haleb'e geldiklerinde Akşemsedd'in gördüğü bir rüya üzerine kendisinin manen Hacı Bayram-ı Veli'ye bağlı olduğunu söyleyerek Ankara'ya döndü.


Abdürrahim Merzifonî ise yoluna devam ederek Mısır'a gitti ve Şeyh Zeynüddin-i Hafî ile buluşup onun manevî himaye ve terbiyesine girdi. Zamanla hocasının sevgisini kazanarak teveccühlerine kavuştu. Hocasının¸ bu yolda bulunanlara has terbiye usulleriyle manevî makamlara kavuştu. Bu yolun vazifeleri ile meşgul olarak yükselip¸ kemale erdi. Hocası kendisinde gördüğü çalışkanlık¸ kabiliyet¸ doğruluk¸ sadakat ve bağlılığı¸ verdiği icazetnamesinde de dile getirdi. Daha sonra irşat için¸ hocası tarafından¸ Merzifon'a gönderildi.


Merzifon'a gelmesinden sonra hanesi yurdun dört bir tarafından feyz almak ve ilminden istifade etmek isteyenlerin akınına uğradı. Bir müddet sonra zamanın padişahı İkinci Murad Han tarafından¸ ilminden daha geniş bir kitlenin faydalanması için Merzifon'daki Çelebi Sultan Mehmed Medresesi'ne müderris tayin edildi.


Vefatına kadar pek çok talebe yetiştiren Abdürrahim Merzifonî 1465 yılında Dar-ı Beka'ya irtihal etti.


Seydi Halife


İsmi¸ Şeyh Seyyidüddîn Ali el-Halvetî'dir. Amasyalı olup¸ doğum tarihi bilinmemektedir. 1533 yılında Amasya'da vefat etti.


Küçük yaşta başladığı ilim tahsilinde özellikle din ve fen ilimlerinde kendini yetiştirdi. Tasavvufi alanda uzun bir arayıştan sonra kendisine mürşid olarak Halvetî tarikatının büyüklerinden Şeyh Habib-i Karamanî Hazretlerini seçmiştir.


Mürşidine olan bağlılığı ve muhabbeti sebebiyle kısa zamanda tasavvufun yüksek derecelerine ulaşmakla kalmayan Seydi Halife aynı zamanda şeyhin halifeleri arasında ön sıralara yükselerek Habib-i Karamanî Hazretlerinin baş halifesi oldu ve sonra Seydi Halife unvanıyla anıldı.


Hocasının 1495 yılında vefatından sonra onun yerine geçip insanlara hak ve hakikati anlatan Seydi Halife'nin yaşadığı sofiyane hayat tarzı¸ onu keramet ehli bir Hak âşığı haline getirir.


Onun etrafındakilere örnek olarak sunduğu hayat tarzı¸ gündüzleri oruç tutmak¸ geceleri devamlı ibadet etmek ve neticede nefsin istemediklerini yaparak onu terbiye etmekle haram ve şüpheli durumlardan kaçınan bir hayat tarzıdır.


 Ona göre vefat¸ sevgiliye kavuşma anıdır. Kendisi¸ ruhunun bedenini terk edeceği sırada¸ adeta bir sabırsızlık gösterir. Sanki o ölümle bir zindandan farksız olan bu dünya hayatından kurtulup özgürlüğüne kavuşacaktır.


Son nefes anında dahi aklı başındadır ve soranlara o anda gördüklerini anlatırken çehresinden hiç eksilmemiş olan manevî âlemin nuru parıldamaktadır.


Seydi Halife¸ Amasya'da Mehmed Paşa imaretinin avlusunda¸ mürşidi Habib-i Karamanî Hazretlerinin kabri yanına defnedildi.


Kurtboğan Evliyası


Asıl ismi Şerafeddin Hamza olup¸ Fatih Sultan Mehmed'in hocası Akşemseddin Hazretlerinin babasıdır. Soyu itibariyle Hz. Ebu Bekir(r.a)'e kadar dayandığı rivayet edilmektedir.


Büyük velilerden Pir İlyas Hazretlerinin önce en yakın müridi sonra da ilk halifesi olan Şerafeddin Hamza'nın 1415'te vefat etti.


Kendisine Kurtboğan lakabının takılması olayı şöyledir:


O beldeye musallat olan bir kurt yeni mezarları bularak ölüyü kabrinden çıkarıp parçalamaktadır. Şeyhin vefat ettiği günün gecesi de kurt gelerek kabri açar. Ama ertesi gün kabri ziyarete gelenler kurdun ölüsü ile karşılaşırlar. Şeyh Hamza Hazretlerinin eli de mezarın dışındadır. Hal sahibi bir zatın¸ "Kurt değdiği için elin yıkanması gerekir." demesi üzerine yıkanan elin derhal içeri çekildiği görülür. Bu olaydan sonra Şeyh Hamza Hazretleri ‘Kurtboğan' lakabıyla anılmaya başlanır.


Mustafa Akif Efendi


Mustafa Akif Efendi 1686 yılında Amasya'da doğmuş ilim ve gönül ehli bir zattır. Ailesinin de ilim ehli olması nedeniyle¸ küçük yaşta tahsil hayatına başlar.


Zamanının ileri gelen âlimlerinden akli ve naklî ilimleri tahsil eder. İlim tahsil ettiği âlimlerin başında Abdullah Efendi ile Remzi el-Kayseri gelir. Tahsil için zamanın çeşitli ilim merkezlerini de gezen Mustafa Akif Efendi Kahire'ye giderek burada özellikle Sahîh-i Buhârî¸ Sahîh-i Müslim ve diğer sahîh hadis-i şerif kitaplarını okur.


Hac vazifesini ifa için Mekke ve Medine'ye geçen Mustafa Akif Efendi buraya diğer İslâm ülkelerinden gelen âlim ve velilerle görüşüp¸ onların meclis ve sohbetlerinde bulundu. Daha sonra Amasya'ya döndü ve Sultan Beyazıd Medresesine müderris tayin edilip ders okutmaya¸ talebe yetiştirmeye başladı. Bir müddet sonrada Amasya Müftülüğüne tayin edildi.


Şeyhülislâm Mustafa Efendi kendisine ilme ve müslümanlara hizmeti sebebiyle¸  Süleymaniye Müderrisliği payesini gönderdi.


Yaşlanınca müftülükten ayrılan Mustafa Akif Efendi ömrünün sonunda insanlardan uzak bir hayat yaşamayı tercih ederek¸ kendini tamamen ilim ve ibadete verdi.


Mustafa Akif Efendi kendisi fakir olmasına rağmen Allahu Teâlâ'nın ihsan ve bereketiyle fakirlere bol tasaddukta bulunurdu. Camiye giderken yanın bol miktarda altın ve gümüş alır ve onları kendisinin cömert ve ihsan sahibi olduğunu bilip yolu üzerine sıra olan fakirlere avuç avuç bitinceye kadar dağıtırdı.


Malı ve geliri olmamasına rağmen Mustafa Akif Efendi bu âdetini hemen hemen her gün yerine getirir insanlar da onun bu hâline şaşarlardı. Hâlbuki bu durum¸ Allahu Teâlâ'nın pek çok velisine olduğu gibi¸ Mustafa Akif Efendiye de keramet olarak bu malları ihsan etmiş olmasından başka bir şey değildi.


İlmiyle amil¸ fazilet sahibi bir veli olan Mustafa Akif Efendi Tefsir¸ hadis¸ usûl-i fıkıh ve fıkıh ilimlerinde zamanının müracaat kaynağı idi. Arapça¸ Farsça ve Türkçe şiirler söyler¸ nesirler yazardı. Üç lisanda da şiir kabiliyeti vardı. Tıp¸ hey'et¸ astronomi ve hendese¸ geometri ilimlerinin teorik ve pratik kısımlarında ihtisas sahibiydi. Aklî ve naklî ilimlerin usûl ve fürû kısımlarında yüksek âlimdi. Hatta onun; “Üç yüz senedir usûl-i fıkıhta benim gibi birisi gelmedi.” dediği rivayet olunur.


Mustafa Akif Efendi 1760 yılında Amasya'da vefat etti.

Sayfayı Paylaş