MÜŞÂHEDEYE ERDİREN ORUÇ

Somuncu Baba

"Kul ibadet ve taatlerini âhiret hesabı ile gerçekleştirmez.
Âhiret nimetlerinin ötesinde Cemâlullâh arzusu kulun iştiyâkıdır.
Oruçlunun sevinci müşâhede imkânına kavuşmasıdır."

Hadis-i şeriflerde oruç ibadeti doğrudan Allah'a izafe edilmektedir. Zira insanoğlunun her ameli kendisine aittir; oruç ise Allah'a aittir. Diğer yandan oruç ibadetinin bir benzeri yoktur. Allah orucu ibadetler arasında benzeri olmamakla yükseltmiştir; oruç tutanın mükâfatını kendi eliyle vermiş ve kendisine izafe etmiştir.[1] İbnü'l-Arabî oruçtaki benzemezlik¸ berî ve uzak durma hallerini Allah'ın hiçbir şeye benzemezliği ile birlikte değerlendirmektedir. Çünkü oruçta hiçbir şeye muhtaç olmama durumu vardır. Oruç tutan kulun nefsini yeme içmeden azade kılması¸ nefsinin tabii ihtiyaçlarına bile iltifat etmemesi onda samedâniyyet ve tenzîhiyyet sıfatlarının belirmesine yol açar.[2] Allah (c.c.) mutlak anlamda her türlü ihtiyaçtan münezzehtir; eşi ve benzeri olmayan bir ulvîliğe sahiptir; bütün eksikliklerden münezzehtir. Oruçluyken kulun da Allah'tan başkasına iltifat etmeyişi¸ bütün benliğini Allah'a adaması¸ ilâhî besinlerle ruhunu takviye ederken bedenin maddî hazlarına yönelmeyişi onda arınmaya yol açmakta¸ kesafetten letafete¸ maddeden mânâya¸ kesretten vahdete yönelmesine sebebiyet vermektedir. Kul oruç tuttuğu vakit Allah'tan başkasına yönelmemekte¸ nefsin yeme içmeye olan düşkünlüğüne aldırış etmemekte¸ hayatiyetinin maddî gıdalardan çok ulvî duygulara bağlı olduğunu hissetmektedir. Her türlü kayıtlardan kurtularak kendi gerçekliğini idrak etmektedir. İlgi dağılmasını¸ kesrette boğulmayı¸ eşyaya meyli ve maddî hazları bir tarafa bırakarak mânâ âlemine kanat çırpan¸ ruhsal gıdalara yönelen¸ iç dünyasını aydınlatan kul hedefini birlemekte¸ Allah'tan gayriye müstağnî davranmakta¸ tek hedefe odaklanmaktadır.


Oruçluda Tecellî Eden İlâhî İsimler


İbnü'l-Arabî'ye göre her bir ibadet¸ kulda ilâhî isimlerden birinin veya birkaçının tecellî etmesine yol açmaktadır. Mü'min namaz kıldığı zaman Allah'ın en-Nûr isminin tecellîsine erip mânevî inkişafa nâil olmaktadır. Zekât verdiği zaman el-Kuddûs isminin tecellîsi ile hem malını hem de nefsini temizlemektedir. Oruç tuttuğu zaman ise Allah'ın es-Samed isminin tecellîsine mazhar olur. Allah'ın isimleri ile sıfatlanmak mutlak değil mukayyet bir yapıdadır. Buna göre samedâniyyet/tenzîhiyyet sıfatları Allah için aslî ve sürekli¸ kul için geçici ve izâfîdir.


Oruçluda tecellî eden ilâhî isimlerden bir diğeri el-Muhyî ve el-Mumît isimleridir. Orucun keffâreti kapsamında izlenecek yollardan biri olarak fakirlere yemek yedirmek gerekmektedir. Yeme içme olayı hayatı idâme ettirmenin göstergesidir. Oruç tutmakla mükellef olan şahsiyet¸ orucunun keffâreti olarak bir fakirin hayatını idâme ettirecek şekilde karnını doyurmasını sağladığı için Allah'ın el-Muhyî/"hayat bahşeden" ismiyle isimlenmiş olmaktadır. Oruç tuttuğu zaman da nefsine hayat veren şeylerden uzak durduğu için el-Mümît/"öldüren" ismiyle ahlaklanmıştır.[3] Dolayısıyla oruçlu mü'min ben merkezli tabiattan kurtulmuş¸ başkalarının yaşamasına imkân verirken¸ nefsinin bayağı arzularını öldürmüş¸ basit duyguları ortadan kaldırmış¸ menfaat güdüsünden kurtulmanın çabasına bürünmüştür. Nefsinin kötü huylarını bir bir ortadan kaldırırken başkalarının yaşamasına imkân hazırlamıştır. Oruç paylaşım kültürünün zirveleşmesidir.


Orucun Sabra Ulaştırması


Hadis-i şerifte belirtildiğine göre namaz nurdur. Zekât kulun cimrilik¸ hırs ve tamah gibi nefsânî hasletlerinden kurtulduğuna burhân ve delildir. Oruç ve hac ibadeti ise sabır ve aydınlıktır. Açlık¸ susuzluk ve nefsin diğer arzularına karşı direnç kazanan nefis bedenini inceltse de ruhunu takviye etmekte ve kalbini aydınlatmaktadır. Oruç iradeyi güçlendirmenin yoludur. Oruç tutan mü'min hayatın zor günlerine hazırlık yapar; hayatın yeme içmeden ve birtakım şehevî duyguları tatminden ibaret olmadığını görür; bayağı arzuların peşinde tüketilen ömrün vebalini yaşarken hisseder. İnsan¸ nefsinin doyumsuzluğunu¸ oburluğunu ve bitmeyen iştahını fark eder: yemek için yaşama felsefesini değil yaşamak için yeme anlayışını perçinler: yeme içmenin ötesinde önceliklerimizin olduğunu fark eder. Ancak nefsin alışkanlıklarını değiştirmesi o kadar da kolay değildir. Nefsi dizginleyen en önemli terbiye süreci açlıktır. Açlık imtihanı hayatın zorluklarını aşma eğitimidir.


Oruç Terktir


Tasavvuf eğitiminde terk bilinci vardır. Tasavvufî terbiye sonucunda kul dünyadan ve dünyalıklardan kaçınır; seküler ve bayağı arzuların peşine düşmekten kurtulur; dünyanın gaye değil imtihan mahalli olduğunu öğrenir; kalbine dünyalık¸ mal ve mülk¸ servet ve para sevgisini koymaktan kaçınır; eşyaya kul köle olmayı değil eşyanın kendisine hizmet etmesini sağlar; Allah'tan gayri her şeyin fânîliğini idrak eder; dünyayı terk bilinci ile özgürleşmenin deneyimini sağlar. Oruç tutmak suretiyle kul dünyalık ihtiyaçların sınırlılığını fark eder.


Terk bilincinin ikinci aşaması ukbâyı terktir. Mü'minin gayesi ne cennet sevdâsı ne cehennem korkusudur. Kul ibadet ve taatlerini âhiret hesabı ile gerçekleştirmez. Âhiret nimetlerinin ötesinde Cemâlullâh arzusu kulun iştiyâkıdır. Oruçlunun sevinci müşâhede imkânına kavuşmasıdır. Oruçla kazanılan Cemâlullâh'ı seyir deneyimi oruçlunun hayallerini süslemektedir. Dünyadan da ukbâdan da vazgeçmesini bilen kul oruç deneyimi ile terki terk bilincini de idrake koyulur. Yaptığı ibadetlere güvenmemeye¸ mahviyet bilincine ermeye¸ Allah'ın dışında her şeyden ümit kesebilmeye¸ sadece ama sadece Hakk'ın dâvânına yüz sürebilmeye iştiyâk duyar. Başkalarını terk ile kul Allah'ın ünsiyetini¸ Hakk'ın dostluğunu ve Rabbimizin ülfetini kazanmış olur. Dolayısıyla kul yapıp ettiklerine¸ ibadet ve tâatlerine güvenmemeli. Oruçla¸ iddiadan kaçınmanın¸ kendini görmeyi terk etmenin¸ alışkanlıkları bırakmanın deneyimini sağlamalı.[4]


Oruçla Kazanılan Mânevî Doygunluk


Oruç kişiyi vuslata ve müşâhedeye erdiren bir ibadettir. Hakîkati bakımından oruç kadar kemâl vasfına sahip bir eylem söz konusu değildir. Âhirette oruçlulara tahsis edilen cennet kapısının adı "Reyyân"dır. Reyyân kelimesi¸ "susuzluğu giderip doygunluk derecesinde suya kanma" anlamına gelmektedir. İbnü'l-Arabî oruçlulara tahsis edilen bu Reyyân kapısını oruçlunun mânevî doygunluğu ile sembolize etmektedir. Dolayısıyla misli olmayan oruç ibadeti¸ emsalsiz mânevî bir olgunluğa ve doygunluğa ulaştırmaktadır.[5] Oruçlu olunduğu zaman ruhun iştiyâkı artar. Oruçla gönül aynası parlamaya başlar. Yemek içmekle¸ zevk ve safa ile tatmin olmayan ruh dünyamız orucun verdiği letâfetle sıkletten kurtulmaya¸ sancılardan arınmaya¸ hâtiften özlenen mânevî nidâları işitmeye başlar. Bedensel açlığı zirveleştikçe oruçlunun ruhsal doyumu gerçekleşmektedir.


Orucun Kulu Hakk'ın Müşâhedesine Götürmesi


İbnü'l-Arabî'ye göre ibadetlerin her biri birer kurbiyet makamıdır. Ancak her birinden hâsıl olan mârifetler farklı olduğu için İbnü'l-Arabî¸ ibadetleri¸ husûle gelen mârifet düzeylerine göre kategorize etmektedir. Buna göre namaz¸ kulun Rabbine yönelik münâcâtıdır. Münâcât olması nedeniyle namaz kılan kişide anlayış/idrak düzeyi gelişmeye başlar. Namazla elde edilen mükâşefe ilâhî hakîkatlerin mânâlarını idrak etmeyi sağlar. Oruç ibadeti ise kişide müâahedeyi husûle getirir. Müşâhede tecrübî bir ru'yettir. Müşâhede kesif olanı latîf hâle dönüştürür. Mükâşefe isim ve mânâya taalluk ederken¸ müşâhede zât ve müsemmâya işaret eder. Zâta ve müsemmâya taalluk etmesinden dolayı müşâhede daha isâbetli ilim olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla İbnü'l-Arabî "mükâşefe¸ müşâhededen daha tamdır." der. Buna göre namaz mârifetin mükâşefe boyutunu¸ oruç ise müşâhede boyutunu temsil eder.[6]


Kulu Hakk'ın müşâhedesine götüren oruç¸ kişiye eşsiz bir mutluluk sağlamaktadır. Hadiste belirtildiğine göre oruçlunun iki sevinci vardır: Birincisi iftar vaktindeki sevincidir. İkincisi ise Rabbine kavuştuğu andaki sevincidir. İftar sevinci sadece yeme içme arzusunun gerçekleşmesi demek değildir. Çünkü iftar sıradan yeme içme anlamına gelmemektedir. Allah'ın¸ Ramazan ayında iftarlarını açarken yiyip içen kullarına yönelik tecellîsi¸ diğer zamanlardaki yiyip içen kullarına yönelik tecellîsine benzemez. Bu anlamda iftar olgusu sırf yeme içme durumundan ibaret değildir. Her şeyden kesilip Allah'a yönelmek suretiyle oruç tutan mü'minin görevini yerine getirme iştiyâkıdır.[7] Oruç ile kazanılan Rabbânî latife¸ nefsânî güdülerden kurtulma¸ bedensel ihtiyaçların ötesinde ruhsal gelişimi sağlama kişide Allah'a kavuşma özlemini sağlamakta ve Hakk'ı müşâhede etmesini mümkün kılmaktadır. İbnü'l-Arabî¸ müşâhede ile sonuçlanmasından dolayı orucu namazdan daha tam görmekte¸ kemal vasfıyla nitelendirmektedir.[8]


Özetle Ramazan ayı mü'minin yıllık kulluk eğitiminin kemâle erdiği mevsimdir. Bu ayda gerçekleştirilen Kur'ân tilavetleri¸ tesbihler¸ zikirler¸ dualar¸ niyazlar¸ kılınan namazlar¸ sahur¸ teheccüd¸ imsak ve iftar vakitleri¸ tutulan oruçlar kulu kurbiyet makâmına iletmektedir. Ramazan arınma mevsimi olarak kulun içsel donanıma erdiği¸ ruhsal terapi gördüğü¸ davranışlarını düzelttiği¸ tavırlarına dikkat ettiği¸ sözlerini yerinde dile getirdiği¸ bayağı duygulardan arındığı¸ yersiz tutkulardan kurtulduğu¸ Allah'tan gayri her şeyden sıyrıldığı ve kulluğun zirveleştiği fırsat mevsimidir. Rabbim bizleri ibadetleri ve duaları ile kendisine yakınlık kesbeden has kullarından eylesin. Âmin.


 






[1] İbnü'l-Arabî¸ Fütühât-ı Mekkiyye¸ c. IX¸ s. 99.



[2] İbnü'l-Arabî¸ Fütühât-ı Mekkiyye¸ c. IX¸ s. 97.



[3] İbnü'l-Arabî¸ Fütühât-ı Mekkiyye¸ c. IX¸ s. 204.



[4] İbnü'l-Arabî¸ Fütühât-ı Mekkiyye¸ c. IX¸ s. 97.



[5] İbnü'l-Arabî¸ Fütühât-ı Mekkiyye¸ c. IX¸ s. 108.



[6] Çakmaklıoğlu¸ İbadetlerin Tasavvufî Yorumu¸ s. 334.



[7] İbnü'l-Arabî¸ Fütühât-ı Mekkiyye¸ c. IX¸ s. 118.



[8] İbnü'l-Arabî¸ Fütühât-ı Mekkiyye¸ c. IX¸ s. 102.

Sayfayı Paylaş