"EL İYİSİ", İL İYİSİ…

Somuncu Baba

Kadim dostum¸ sınıf arkadaşım Cemil Gülseren gönlünü¸ birikimini ve deneyimlerini döktüğü denemelerini "El İyisi" adıyla kitaplaştırdı. "El iyisi" ele¸ başkalarına iyi görünmek¸ yaranmak için uğraşan didinen kişi demek.

 Kadim dostum¸ sınıf arkadaşım Cemil Gülseren gönlünü¸ birikimini ve deneyimlerini döktüğü denemelerini "El İyisi" adıyla kitaplaştırdı. "El iyisi" ele¸ başkalarına iyi görünmek¸ yaranmak için uğraşan didinen kişi demek.


Keşke bu hastalık kişisel planda kalsa idi. İçimizden bazıları kendini ellere beğendirmek için uğraşsa¸ kendi ruhlarını ellere hizmetle tatmin etselerdi. Toplumdaki bazı kişilerin böyle davranması topluma fazla zarar vermez. Belki iyi de olur. Gençlerimize olumsuz örnek olarak onları gösterir¸ çocuklarımızdan¸ gençlerimizden "el iyisi" olmak yerine "il iyisi" olmalarını isteyebilirdik. Kendi yerlerinin¸ kendi memleketlerinin¸ kendi milletlerinin iyisi olsunlar¸ onun için çalışsınlar derdik.


Fakat bir toplumun kısm-ı azamı el iyisi olursa¸ o milletin işi kötü demektir. Yumurtadan çıkan her yavru¸ anasını ve çevresini beğenmez. Kendinden kaçar¸ kendinden nefret eder¸ kendini yok etmeye kalkar. Ve büyük bir iştiyakla¸ zevkle yapar bunu. Yahya Kemal'in deyimiyle kendi kanını içmenin zevkine (!) varır.


Hayfa ki¸ bizim bilhassa aydınımız¸ bu hastalığı belki iki yüz yıldır çekmektedir. El iyiliğine müpteladır. Kendini değersiz görür. Aşağılık kompleksinden bir türlü kurtulamaz. Onun için bizden adam olmaz¸ biz bir şey yapamayız¸ düşüncesi zihinleri bürür¸ kitap ve gazete sayfalarını doldurur. TV ekranlarından günün her vaktinde evlerimize boca edilir. "Böyle gelmiş böyle gider." Acizliği her kafayı işgal eder. Aydın halktan kopunca¸ halkını değersiz görmeye başlayınca lokomotif başka yöne gider¸ katar bozkırda kalır.


Cemil Gülseren¸ milletine bağlı¸ toprağına¸ yerine dost bir aydın. Gelenek onu kösteklemiyor¸ zenginleştiriyor. Avrupa onun gözlerini kamaştırmıyor¸ ilim yolunda önünü ışıtıyor. Komplekssiz bir aydın. Hırs-ı mal ve hırs-ı cah içinde değil. Dünyaya ne için geldiğini biliyor. Etrafla didişmiyor¸ çekişmiyor¸ kavga etmiyor. Fakülte birinci sınıftan beri tanıdığım (1975)¸ çelebi tabiatına hayran olduğum bu vefalı dost¸ ondan sonraki yıllarda ruhuna olgunluklar katmış.  Şimdi artık onları kalem ve söz yoluyla okuyucuları ile paylaşıyor.


Bazen köyünden¸ bazen eğitim hayatından¸ bazen günlük politikadan alıyor konularını. Sonra o iddiasız ve samimi üslubuyla yazıyor denemelerini.  Yerel bir deyim¸ bir hatıra¸ bir tespit¸ maksadı hâsıl ediyor ve yazarın fikri ayan beyan beliriyor gözünüzün önünde. Cemil Gülseren kendisi¸ geçmişi ve ili ile barışık bir kalem. Ruhu dingin¸ zihni berrak. Böylesi yazarların yazdıklarına da yansıyor ruh ve zihin dinginlikleri. Yansıyor ve okuyanlara da geçiyor bu dinginlik.


Belki bir problemi¸ kötü durumu sıkıntıyı buluyorsunuz yazıda. Ama yazar sizi ajite etmiyor. Aksine ârif bir insanın gördüğü tehlikeyi lisan-ı hal ile haber verişini¸ insanları uyarışını buluyorsunuz bu yazılarda.


"Hep barış deniliyor. Oysa her gün yakılıyor¸ yıkılıyor. Hem de barış adına Böyle mi olur barış? Barışı yakalamak için yaklaşmak¸ kucaklaşmak gerek. Uzlaşma ise ülkemizde giderek güçleşiyor. Her geçen gün biraz daha uzaklaşıyoruz. Açılımlar yaklaştıracağına iyice açıyor aramızı sanki. Bir şeyler yanlış gitmiyor mu? Bakalım neyin sonu gelecek? Barış herkesi kucaklamalı. Bir yerlere verilen tavizle¸ geri çekilmekle¸ susmakla olmaz. Söyleyin oldu mu? Yendik¸ ezdik¸ korkuttuk¸ sindirdikle ne açılım sürer¸ ne barış başlar." (s. 270)


Cemil Gülseren'in bu cümleleri altına hangi akl-ı selim sahibi imza atmaz? Ama görüyorsunuz hâlâ başladığımız noktadayız. Karşılıklı inatlaşma sürüp gidiyor¸ fidan gibi Mehmetçikler şehit olmaya devam ediyor… Cemil bunun acısını duyanlardan¸ yangını ta ciğerinde hissedenlerden. Bu sebeple üslubu tahrik edici değil¸ uyarıcı¸ sağduyuya davet edici…


Kitabı okurken çoğu yerinde kendimi buldum. Fikrimi¸ zikrimi¸ hayallerimi ve yaşadığım gerçek hayatı… Cemil gibi ben de bir İlköğretmen okulu mezunuyum. Ben de evimden 1200 km uzakta¸ bir dağ başında okumaya başladım henüz 14 yaşımda iken. Arkadaşlarımla aynı karavanayı¸ yatakhaneyi¸ sınıfları¸ kitapları 24 saat paylaştım.


Biz¸ kendimize güvenmeyi¸ özgüveni¸ yalnız başımıza kalsak bile yaşayabilmeyi¸ bu okullarda öğrendik. Cemil¸ "Geri Gelmeyecek Bir Yitik: Öğretmen Okulları" başlığını koymuş bizi anlattığı yazısına. Biraz geçmişi özleyerek¸ biraz buruk bir ruh hali ile… ama sonra hemen gençleri motive etmeye geçiyor. Çalışırsanız¸ kendinize güvenirseniz¸ siz de başarılı olursunuz diyor… Demek ki her kurum¸ her devir aynı şekilde devam etmiyor. Devam eder görünse bile değişiyor. Tıpkı insan gibi. Her yok oluştan yeni bir hayat doğabiliyor. Çünkü dünyada¸ birikim ve tecrübe kadar kalıcı olan bir şey yoktur. Biz kazandıklarımızı¸ öz güvenimizi¸ heyecanımızı yeni kuşaklara aktarabilirsek¸ onların el iyisi değil¸ il iyisi olmalarına yardım edebiliriz. Kendilerini küçük görmezler¸ hor görmezler.


Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini… 
Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini? 
Küçük görme¸ hor görme¸ delikanlım kendini 

Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın; 
Fatihin İstanbul'u fethettiği yaştasın.! 


mısralarını yazan Arif Nihat Asya'nın ruhunu şad ederler.


Ben bu kitabı bilhassa gençlerin okumasını arzu ediyorum. Çünkü onların memleketlerine ve millî değerlere bağlı¸ bilim ve sanat alanında da yeterli "İl İyisi" insanlar olmalarını çok önemsiyorum.


Cemil Gülseren'i kitabından ötürü tebrik ediyorum.


 


El İyisi (Denemeler)¸ Kesit Yayınları¸ İstanbul 2011¸ 288 s.

Sayfayı Paylaş