ALMAK, TUTMAK, AVUCUNDA TUTMAK, SAHİP OLMAK: EL-KÂBIZ

Somuncu Baba

"Yeryüzünde bulunan bütün varlıklar¸ Yüce Allah'ın güç ve kudretinin emri
altındadır. O¸ istediğini¸ dilediği şekilde evirir çevirir. Mesel⸠güneşin hareketlerine
göre gölgenin boyutlarının kısalıp uzaması O'nun yasasının bir gereğidir."

Yüce Allah'ın en güzel isimleri arasında yer alan el-Kâbız; "tutan¸ sıkan ve kıtlık veren" anlamlarına gelir. "Bir şeyi eliyle tutmak ve avucunun içine almak" anlamındaki "kbd" kökünden türeyen  "kâbıd" ruhları süratle alan ve kabzeden demektir. Allah'ın bir sıfatı olarak el-Kâbız¸ dilediğine rızkı az veren¸ ölüm zamanı gelince ruhları alan ve kıyamet günü bütün bir âlemi yok eden mânâsı taşır.[1]


Allahu Teâlâ'nın form şeklinde "el-Kâbız" ismi Kur'an-ı Kerim'de yer almamakla birlikte fiil ve diğer kelime şekilleriyle O'na izafe edilmiştir. El-Kâbız formunda bu isim hadis rivayetlerinde geçer.[2]  Bilindiği gibi¸ insanlık tarihinde Fir'avun düzenini ekonomik gücüyle destekleyen kimseye Kârun¸ ilmiyle güç veren kimseye Bel'am¸ sanatı kötüye kullanarak ve göz boyacılık yoluyla toplumu baştan çıkaran şahsa da Sâmirî denilir. Kur'an'da Sâmirî'nin avucuyla toprak alması ‘kabz' kavramıyla ifade edilmiştir. Çünkü o¸ Allah'tan başka¸ toprak gibi nesnelere kutsallık ve ulûhiyet atfederek şirkin temsilciliğini yapmıştır. Sâmirî'nin Peygamberin ayak izini taşıyan toprağı avuçlaması ‘kabz' sözcüğüyle ifade edilmiştir: "Samirî şöyle dedi: ‘Ben onların görmediği şeyi gördüm. Elçinin izinden bir avuç avuçladım da onu attım. Böyle yapmayı bana nefsim güzel gösterdi."[3]


Dilediği Şekilde Evirir Çevirir


Yeryüzünde bulunan bütün varlıklar¸ Yüce Allah'ın güç ve kudretinin emri altındadır. O¸ istediğini¸ dilediği şekilde evirir çevirir. Mesel⸠güneşin hareketlerine göre gölgenin boyutlarının kısalıp uzaması O'nun yasasının bir gereğidir. Güneş doğup çevreyi aydınlattıkça¸ gölge küçülür.  İşte Yüce Allah gölgenin çekilmesini kendisine ircâ etmiştir. Şu âyette geçen "kabz" kelimesi¸ "yakalamak" anlamındadır:"Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu sâbit kılardı. Sonra biz güneşi gölgeye delil kıldık. Sonra onu kendimize yavaş yavaş çektik."[4]


Tasavvufta¸ maddî âlem¸ ruhlar âleminin gölgesi olarak tanımlanır. Gerçekten bu dünya gölgeler âlemidir. Asıl hakîkat âlemi¸ âhiret hayatıdır. Onun için gölgeler âlemi olan bu dünya fânîdir¸ âhiretin tarlasıdır ve imtihan alanıdır. Bu sıfatlar dünyanın değersiz olduğu anlamına gelmez. Her insan¸ azığını bu dünyadan götürecektir. Dünyanın hiçbir nimeti¸ âhiretin nimetleriyle eşit değildir. Dünyanın hiçbir sıkıntısı¸ âhiretin sıkıntısıyla eş değer değildir. Bu mânâda: "Âhiret daha hayırlı ve bâkîdir."[5] Nasıl ki¸ güneş ışığıyla bütün bir varlığı aydınlatınca gölgenin kısa saltanatı sona eriyorsa¸ Hak'tan uzanmış bir gölgeden ibaret olan şu âlem de Hak'dan uzanmış kudret eliyle bir gün sonlandırılacaktır. Bu kabzın¸ bu yakalamanın bir de nüşûru¸ açılması¸ genişlemesi vardır. Ölüm bir kabz hali ise¸ diriliş de bir ba's halidir.


Her Şey O'na Muhtaç


İnsan yaşamının vazgeçilmezlerinden olan rızık konusu¸ kullarına rızkı gerektiğinde bol bol veren¸ gerektiğinde de daraltan Yüce Allah'ın hem el-Kâbız ve hem de el-Bâis isimleriyle ilişkilidir. Bundan dolayı insan varlık anında da yokluk anında da Allah'ı devreden çıkarmamalıdır. O¸ bütün zaman ve mekâna¸ bütün bir varlığa hâkim olan yegâne güçtür. Her iki durumda da insan imtihan halindedir. Elbette varlıklı olanların imtihanıyla yokluk içinde yaşayanların imtihanı bir olmayacaktır. Elbette işçi ve patronla¸  memur ve âmirin imtihanı bir olmayacaktır. Elbette cahillerle âlimlerin¸ yöneticilerle yönetilenlerin imtihanı bir olmayacaktır. İşte bu bağlamda her ne kadar insan¸ iktisat alanında beşeri bir çaba içerisine girmişse de elde ettiği nimetlerle şımarıp Allah'a karşı küstahlığa tevessül etmemelidir. Her an O'na muhtaç olduğunu bilmeli ve sahip olduğu nimetin şükrünü hakkıyla yerine getirmelidir. Kur'an-ı Kerim'de "karz-ı hasen" ile rızkı daraltan anlamındaki "el-Kâbız" vasfı arasında bağlantıların kurulması bu açıdan çok önemlidir.


Bilindiği gibi Kur'an ve sünnette geçen karz-ı hasen; "Allah yolunda yoksullara yapılan her türlü infak ve verilen sadaka¸ sırf Allah rızası gözetilerek ödünç verilmiş bir mal gibidir ve bu ödünç malı Allah sahibine kat kat verecektir" inancından hareketle doğan bir yardımlaşma müessesesidir. Güzel borç anlamına gelen karz-ı hasen¸ dinimizde¸ mü'minlerin birbirleriyle dayanışmalarını sağlayan bir yardımlaşma şeklidir. Bu kurumun Müslümanlar arasında canlı tutulması ve yaşatılması gerekir. Bu noktaya dikkat çeken Hz. Peygamber (s.a.v) bir rivayette şöyle buyurmuştur: "Bir mü'min diğer kardeşine yardım ettikçe¸ Allah da ona yardım eder. Her kim eli dar olan borçluya kolaylık gösterirse¸ Allah da ona kolaylık gösterir. Her kim bir mü'minin dünya üzüntülerini giderip onu ferahlandırırsa¸ Allah da yüce hesap günü onun üzüntülerini giderir."[6] Bu sebeple¸ ekonomik sıkıntı çeken kimselere borç vermek bir fedakârlık ve darda kalan bir mü'mini genişletmektir. Maddî anlamda kabz halinde olan bir Müslümana maddî anlamda ba's/genişlik halinde bulunan varlıklı bir Müslüman yardım etmelidir. Bunu yaparken o¸ karşılığını Allah'tan bekleyecektir. Bu sosyo-ekonomik müessese de ancak böyle yürür. El-Kâbız vasfına sahip olan Yüce Allah¸ yardımlaşmayı teşvik ettiği şu âyette karz-ı hasenle kabz arasında böyle bir ilişki kurmuştur:  "Yalnız Allah rızası için gönül hoşluğu ile bir ödünç verecek kimdir ki¸ Allah ona kat kat mükâfatını versin? Allah kimini daraltır (da hayra koşmaz)¸ kiminin de kalbini genişletir (de ödünç vermeye koşar). Siz hesap vermek için ona döndürüleceksiniz."[7]


Karz-ı hasen her ne kadar karşılıksız bir hibe değilse de¸ ihtiyaç olduğu zaman karşılıksız bir hibeden daha değerli bir sosyal yardımlaşma biçimi olabilmektedir. Önemli olan tarafların birbirlerine karşı taahhütlerini zamanında yerine getirmeleri ve birbirlerine karşı hoşgörülü olmalarıdır. Bir mü'min Allah'ın er-Rezzâk olduğuna yürekten iman etmelidir. Ekonominin ipleri O'nun yed-i kudretindedir.  Nimetleri kullarına bol bol veren de O'dur¸ alan da O'dur. Bundan dolayı her Müslüman bunun şuurunda olmalı¸ darda kalana yardım etmelidir. Çünkü darda kalana yardım etmek¸ ilâhî ahlakın bir gereğidir. Kim böyle yaparsa ilâhî ahlakla vasıflanmış olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) de ekonomik kriz içerisinde bulunduğu için borcunu ödemekte güçlük çeken kimselerin alacaklılarına¸ borçlunun sıkıştırılmaması ya da borçlarının bağışlanması konusunda pek çok tavsiyelerde bulunmuştur. Bu tavsiyelerden birisi de şöyledir: "Bir kimse darda bulunan (borçlu) adama mühlet verir veya alacağından bir kısmını ya da tamamını bağışlarsa¸ başka gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah onu arşın gölgesinde gölgelendirir."[8]


Cimrilik Yapan Kimseler Kınanmıştır


Kur'an-ı Kerim'de ellerini sıkı tutarak¸ ihtiyaç sahiplerine yardım etmeyip cimrilik yapan kimseler kınanmıştır. Arapçada ellerini kabzedenler deyimi¸ cimrilik yapanlar hakkında kullanılır. Kur'an onların inanç kimliklerini ve cimrilik vasıflarını şöyle beyan etmiştir: "Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir (birbirlerinin benzeridir). Kötülüğü emredip¸ iyiliği yasaklarlar¸ ellerini de sıkı tutarlar. Onlar Allah'ı unuttular; Allah da onları unuttu. Şüphesiz münafıklar¸ fasıkların ta kendileridir."[9] Dışından Müslüman görünen ve içinden kâfir olan bu kimseler¸ gece-gündüz bütün mesâilerini yeryüzünde kötülüğün kurumlaşması için harcarlar. İnsanlığın yararına olan iyiliklerle ve iyi insanlarla mücadele ederler. Toplumun yoksul ve gelir düzeyi düşük kimselerine el uzatan iyi insanlara engel çıkardıkları gibi kendileri de yardım etmezler. Bu sebeple onların infak ve paylaşma konusunda yürekleri ve elleri tutuktur.


Gerçek anlamda el-Kâbız olan Yüce Allah'tır. İnsanoğlu¸ O'nun verdiği nimetlerin kadrini bilmeli ve O'nu şükranla takdir etmelidir. Elbette Allah'ı gereği gibi takdir edenler vardır. Bunun yanında sayısız nimetler veren Yüce Allah'ı takdir etmekten imtina eden kimselerin varlığı da bir gerçektir. Hâlbuki O¸ yerin de göğün de¸ bu dünyanın da öteki dünyanın da Rabbi'dir. Her şey O'nun kabzasındadır. Şu âyette O'nun bu vasıfları çok güzel anlatılır: "Allah'ın kadrini gereği gibi bilemediler. Yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O'nun elindedir. Gökler de O'nun kudretiyle dürülmüştür. O¸ onların ortak koştuklarından uzaktır¸ yücedir."[10]


Netice itibariyle birey ve toplumların hayatında özgürlükler bağlamında daralma günleri yaşanabilir. Bu konuda gerek fert ve gerekse toplum¸ kabz halinin ilelebet sürmemesi için çaba sarf etmelidir. En kötü kabz hali¸ inançsızlığın verdiği psikolojik sıkıntıdır. İnanan insan için ruh darlığı¸ her zaman inşirah bulabilir. Bu sebeple Allah'ın yüce kudretinin bir delili olan el-Kâbız isminden her mü'min hisselenmeli ve ruh darlığının ruh dinginliğine¸ her türlü sıkıntı halinin ferahlığa dönüşmesi için O'ndan yardım istemelidir. Unutmayalım ki¸ insan hayatı ne mütemâdiyen kabzlık ve ne de mütemâdiyen bâislik halinde tek düze gider. Bu her iki hal arasında da bir adalet¸ denge ve hakkaniyet ölçüsü vardır. Onun için gerçek âşıklar "nârın da hoş nurun da hoş" diyebilenlerdir.


 


  






[1] Er-Râzî¸ Abdülkâdir¸ Muhtâru's-Sıhâh¸ Dâru'l-Maârif¸ 1990¸ s. 519.



[2] Tirmizî¸ Daavât 83.



[3] 20/Tâh⸠96.



[4] 25/Furkân¸ 45-46.



[5] 87/A'l⸠17.



[6] Nevevî¸ Muhyiddîn¸ Riyâzü's-Sâlihîn¸ (çev. K. Burslan- H. H. Erdem)¸ Ankara¸ 1976¸ I¸ 285.



[7] 2/Bakara¸ 245.



[8] Nevevî¸ a.g.e.¸ II¸ 589.



[9] 9/Tevbe¸ 67.



[10] 39/Zümer¸ 67.

Sayfayı Paylaş