ZÂTI VE MÂHİYETİ İTİBARİYLE AKIL VE DUYULARDAN GİZLİ OLAN: EL-BÂTIN

Somuncu Baba

Bâtın¸ batn kökünden gelir. Sırtın tersine ve her şeyin iç kısmına denir. "… analarınızın karnında ceninler iken de.."[1] âyetinde geçtiği gibi¸ gizli ve içerde olan anlamına gelir. Duyu organlarıyla kavranan şeylere zâhir¸ duyu organlarının kavrayamadığı şeylere de bâtın denir. Bu konuda Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulmuştur: "Günahın açığını da bırakın¸ gizlisini de."[2]

Bâtın¸ batn kökünden gelir. Sırtın tersine ve her şeyin iç kısmına denir. "… analarınızın karnında ceninler iken de.."[1] âyetinde geçtiği gibi¸ gizli ve içerde olan anlamına gelir. Duyu organlarıyla kavranan şeylere zâhir¸ duyu organlarının kavrayamadığı şeylere de bâtın denir. Bu konuda Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulmuştur: "Günahın açığını da bırakın¸ gizlisini de."[2]


 Ez-Zâhir ve el-Bâtın¸ Yüce Allah'ın iki sıfatı olup¸ el-Evvel ve el-Âhir gibi birlikte zikredilir: "O¸ İlk ve Son'dur. Zâhir ve Bâtın'dır. O¸ her şeyi hakkıyla bilendir."[3]  O'nun en güzel isimleri arasında yer alan el-Bâtın¸ Allah'ın bilinmesinin hakikatine işaret eder. Nitekim buna telmihen Hz. Ebubekir (r.a); "Ey bilinmesinin sonu bilinmekte noksan olan zât" şeklinde buyurmuştur. Bundan dolayı Allah¸ varlığının delilleri yönüyle zâhir¸ Zât'ının aşkın olması sebebiyle de bâtındır. O¸ eşyayı ihâta etmek ve kavramak bakımından zâhir; kendisi kavranılması bakımından bâtındır. Kudretinin tecellîleri duyu organlarıyla algılanan ve bir şeyin dışında görülebilen mânâsına zâhir ve duyu organlarıyla değil¸ akıl yoluyla idrak edilen mânâsına bâtındır.[4]  Bu anlamda Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Gözler onu idrak edemez ama O¸ gözleri idrak eder.” O¸ en gizli şeyleri bilendir¸ (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır."[5] Gözlerin O'nu idrak edememesi¸ Allah'ı görememesi mânâsınadır. Allah görme fiilini yarattığı zaman görme fiili gerçekleşecektir. Nitekim Allah'ın verdiği görme yetisi ile kedi geceleyin fareyi gördüğü halde biz göremiyoruz. Allah zâtıyla aşkın¸ sıfatlarıyla içkin denilmiştir. Bu sebeple¸ Allah'ın varlığı ve birliği en kâmil ve en tam bir var oluştur. Fakat apaçık oluşu bazılarına göre hicap teşkil eder. Nasıl ki göz önce zayıf ışıkları¸ sonra da alıştıkça kuvvetli ışıkları görebiliyorsa¸ insan ruhu da ilahi âlemin varlıklarını yavaş yavaş derece derece idrak edebilir.[6]


 


Güzelliği Anlatmak


Hem Zâhir ve hem de Bâtın olan Yüce Allah'ın zâtının güzelliği cennette müşâhede edilecektir. Bunun nasıl olacağına dair¸ insanın yorum yapması ve içeriğinden bir kısmına ulaşması mümkün değildir. Cennet halkının içerisinde bulundukları sürekli nimetler¸ birbirinden değişik lezzetler ve değeri takdir edilemeyen sevinçlerle onlar Rablerini gördükleri ve cemâlinin zevkini tattıkları zaman¸ içerisinde bulundukları her şeyi unutmaları ve bu nimetlerin yanlarından gitmesi Allah'ın güzelliğini anlatmak için yeterlidir. Onlar bu durumun kendileri için devam etmesini dilerler. Cennet sakinleri için bu güzelliği seyretmeye dalmak kadar sevimli hiçbir şey yoktur. Kendi güzelliklerine¸ Yüce Allah'ın güzellik ve nurundan kendilerine güzellik katarlar. Sürekli O'nu görme özlemi içerisinde olurlar. Sonunda o dolup-taşma gününde kalpler uçacak şekilde sevince boğulurlar.[7]


İslâm nokta-i nazarında tasavvuf¸  kesb-i kemâl ve seyr–i cemâl yolu" diye tarif edilir. Bu tarifin Türkçesi¸ yapılan ibadetlerden amaç¸ bu dünyada mânevî olgunlukları elde etmek ve âhirette de Allah'ın güzelliğini temâşa etmektir. Ehl-i sünnet âlimleri¸ âhiret yurdunda mü'minlerin Yüce Allah'ı görmelerinin aklen câiz ve naklen de vâcip olduğunu kabul etmişlerdir. Onların bu konudaki kat'î delili Hz. Musa (a.s)'ın¸ Allah'tan¸ kendisini görmeyi istemesidir. “Rabbim¸ bana görün ki seni göreyim." [8] Hâlbuki Hz. Musa (a.s)¸  yüce Allah'ı hakkiyle biliyor¸ O'nu mahlûkata benzetmekten¸ bir yönde veya bir şeyin hizasında bulunmuş olmaktan tenzih ediyordu. İslâm düşünce tarihinde Allah'ın görülmesini muhal sayan bazı dinî akımlar¸ Hz. Musa'nın bilmediği ilâhi sıfatları bildiklerini iddia etmiş oluyorlar ki¸ bu yanlıştır. Ayrıca Allah Teâlâ: “Eğer dağ yerinde durabilirse sen de beni görürsün."[9] buyurmak suretiyle kendisinin görülebilmesini dağın yerinde durmasına bağlamıştır. Dağın yerinde durması ise¸ aklen mümkün olan bir şeydir. O halde bir hâdisenin mümkün olan bir şarta bağlanması onun da imkân dâhilinde olduğunu gösterir.[10]


Diğer taraftan âyette: “Beni asla göremezsin[11] ifadesi¸ bu görme fiilinin dünyada olamayacağına delildir; görme imkânını büsbütün kaldırmaz. Âyetin başında gelen “len” edâtı¸ ebedîlik için değil¸ “te'kid" için gelmiştir. Bu görüşü pekiştiren bir ifade Kur'ân'da Hz. Meryem'in dilinden: “Bugün hiçbir kimse ile konuşmayacağım."[12] sözünde geçer. Cenâb-ı Hak¸ bu âyette geçen “len" edâtını “el-yevm" kelimesiyle beraber kullanmıştır. “el-Yevm" sınırlı bir zaman dilimini ifade ettiğine göre “ebediyet" ile sınırlı oluş birbiriyle tenâkuz halinde olan iki şeydir. “Len" edâtı ebediyet için bile olsa¸ ondan maksat¸ rü'yeti âhirette değil¸ dünyada nefyetmekten ibaret olur.[13] Bu görüşü destekleyen başka âyetler de vardır.[14]


 


Allah'ın Cemal'ini Temâşâ


Kur'ân'da¸ “O gün Rablarına bakan ve ışıl ışıl parlayan yüzler vardır."[15] buyrulmuştur. Bu âyette geçen "..ışıl ışıl parlayan yüzler" tanımlaması¸ estetik boyutu sergilemesi açısından oldukça manidar bir ifade biçimidir. Ehl-i sünnet¸ ‘nazar' kavramına dil kuralları açısından yaklaşarak¸ ‘intizar'/beklemek anlamının verilmesine karşı çıkmıştır. Onlara göre bu âyette geçen ve “ilâ" edâtıyla kullanılan “nazar" (bakmak) kelimesi¸ beklemek anlamına değil¸ rü'yet/bakmak anlamına gelir. Dil kâidelerinin ve aklın gereği de budur.[16]


Ayrıca Kıyâmet Suresi'nin 23 ve 24. âyetlerinde müjde ve beşâret makâmına sevkedilecek mü'minlerin âhirette kavuşacakları nimetin büyüklüğü de vurgulanmaktadır. Hâlbuki Mu'tezile'nin anladığı gibi ‘beklemek' şeklinde bir yorum yapılsaydı¸ böyle güzel bir sonuca ulaşmak mümkün olmazdı. Çünkü beklemede eziyet ve ceza vardır. Hâlbuki Allah'ın cemalini temâşâ ise¸ en büyük bir ödül ve nimettir ki¸ burada rahatlama söz konusudur.  Bizce de âhirette Allah¸ insanların amel ve ibadet derecelerine göre herkese farklı şekillerde tecellî edecektir. Bu tecellî her an değişecek ve Hüsn-i Mutlak olan Allah'ın Cemal'ini temâşâda insanlara hiçbir bıkkınlık ârız olmayacaktır. Ancak âhirette Allah'ın nasıl görüleceği keyfiyeti bizce meçhuldür. O'nun görülmesi¸ fıtratı ve amelleri tayyib (temiz) olan insanlara Allah'ın ilâhi bir lütfudur.


Sonuç olarak söylemek gerekirse¸ Allahu Teâlâ'nın bütün açıklığıyla görünmemesi¸ zuhûrunun şiddetinden dolayıdır. O'nun zâhir oluşu¸ aynı zamanda bâtın oluşunun sebebidir. Çünkü O¸ nuru ile tüm yaratılmışlardan perdelenir. Varlık alanında zuhûrunun şiddetinden dolayı¸ onlara gizli kalır. O¸ bakmasını bilenler için apaçıktır. Yine O¸ hissi ve mânevi gözlerini kapatanlar için bâtındır. Bakmasını bilenler için Yüce Allah hem zâhir ve hem de bâtındır. Âşikâr olanı da gizli olanı da bilir. Yarın rûz-i mahşerde cemâlullah'ı müşâhede edenler¸ O'nun hem zâhir hem bâtın¸ hem evvel ve hem de âhir olduğuna yürekten inananlar olacaktır.


 


 






[1] 53/Necm¸ 32.



[2] 6/En'âm¸ 120.



[3] 57/Hadîd¸ 3.



[4] El-İsfehânî¸ Râgıb¸ el-Müfredât¸ İstanbul¸ 1986¸ s. 66–67.



[5] 6/En'âm¸ 103.



[6] Bekir Topaloğlu¸ İslam Kelamcılarına ve Filozoflarına Göre Allah'ın Varlığı¸ Ankara¸ 2001¸ s. 131.



[7] Ramazan Altıntaş¸ İslam Düşüncesinde Tevhid ve Estetik İlişkisi¸ İstanbul¸ 2002¸ s. 157.



[8] 7/A'râf¸ 143



[9] 7/A'râf¸ 143.



[10] Nesefî¸ Ebu'l-Muîn¸ Tebsıratü'l-Edille¸  (tahk.  H. Atay)¸ Ankara¸ 2004¸  510-11.



[11] 7/A'râf¸ 143.



[12] 19/Meryem¸26



[13] Nesefî¸ a.g.e.¸ I¸ 514; Sâbûnî¸ ûureddîn¸ el-Bidâye Fî Usûli'd-Dîn¸ (tahk. B. Topaloğlu)¸ Dımeşk¸ 1979¸  s.39-40.



[14] 2/Bakara¸  95; 43/Zuhruf¸  77.



[15] 75/Kıyâme¸ 75/23



[16] Krş. Nesefî¸ a.g.e.¸I¸ 520-521; Sabûnî¸ a.g.e. ¸ s.40.

Sayfayı Paylaş