SAVAŞLAR VE PETROL

Somuncu Baba

"Arap ülkelerinin¸ petrol sayesinde¸ Batılılarca kurdurulan irili ufaklı devletlerle (petrol
emirlikleri) siyasî bağımsızlıklarına kavuştukları tarihen ortadadır. Zengin petrol
rezervlerinin¸ devlet tanımına uymayan ülkelerde ve bölgelerde yer almasından ötürü¸
ya birtakım şirket veya kumpanyalar devlet şekline büründürülmüş veya kabileler
ülke kisvesine girdirilmiş ya da her ikisinin karışımı olmuştu."

Eski başkan George Bush¸ 20 Ocak 1990'da Amerikan Kongresi'nde yaptığı bir konuşmada 20. yüzyılın bir "Amerikan Yüzyılı" olarak tarihe geçtiğini belirtmiş ve 21. yüzyılın da bir başka "Amerikan Yüzyılı" olacağını iddia etmişti. Bush¸ ima yoluyla "Yeni bir yüzyıla daha damgamızı vurabilmemiz için Ortadoğu petrolünü ve petrol kaynaklarını mutlak surette kontrolümüz altında bulundurmak zorundayız" demek istemiş¸ petrol ile güç ve iktidar arasındaki sıkı bağa bir kez daha temas etmişti. Petrole kurban giden başka bir eski başkan Harding de buna şöyle parmak basmıştı: "Dünya iktisadının anahtarı ve istikbalin en kuvvetli teminatı petroldür." Nasıl olsa artık¸ komünist rejimin çökmesiyle devre dışı kalan Soğuk Savaş Dönemi'nin dişli rakibi Rusya'nın frenleyici etkisi de yoktu ve "dünya hâkimiyetini" besleyen petrolü tekeline geçirmek için ABD'nin "kontrol edilemez disiplinsiz kuvvet olarak" Ortadoğu'da istediği gibi cirit atması şimdi daha da kolaylaşmıştı.


Tüm dünya¸ Saddam'ın 2 Ağustos 1990'da Kuveyt'i işgal etmesiyle Ortadoğu petrolünün üçte ikisine hâkim bir konuma geldiğini ve Amerika'nın hayatî çıkarlarını büyük bir tehlike altına soktuğunu hemen fark etmişti. Dolayısıyla Amerika¸ Körfez'e müdahale ederken Kuveyt'i kurtarıp bağımsızlığını tekrar iade etmekten çok¸ 21. yüzyılda kendisini güçlü ve lider kılacak petrol kaynaklarını hegemonyasına alma hırs ve telaşına düşmüştü. Çünkü Washington¸ Körfezi ve Akdeniz'i bir "Amerikan Gölü" olarak görüyordu. Cemal Abdünnasır'ın çok yakınında bulunmuş Mısırlı gazeteci-yazar Muhammed Heykel'in de dediği gibi "Iraklılar bir dizi yanlış hesaplar yüzünden Kuveyt'te tuzağa düşmüşlerdi ve onlar saldırı ve işgalin doğuracağı tepkiyi küçümsemişlerdi. Amerika için 21. yüzyılda Arap petrolünün önemini iyi hesaplayamamışlardı."


George Bush¸ Ağustos 1990'da krizi çözme amacıyla yaptığı ziyaret esnasında Ürdün Kralı Hüseyin'e şunu söylemekten çekinmemiş¸ bir bakıma Saddam'a¸ petrolü kaptırmayacağına dair meydan okumuştu: "Petrol bizim hayat tarzımızdır. Ben o adama (Saddam'a) Körfez'in petrolünün üçte ikisine hâkim olmasına izin vermeyeceğim. Bu adam ABD'nin düşmanıdır ve elleri bizim can damarımızdadır. Orada hayatî menfaatlerimiz vardır. Ve onları korumaya mecburuz." Aynı konuya¸ Almanya eski Başbakanı Willy Brandt da Saddam'ı ziyaretinde dikkat çekmiş ve ona şöyle sormuştu: "Onların¸ sizin Ortadoğu'da üstünlük sağlamanıza ve dünya petrol rezervlerinin üçte ikisini ele geçirmenize izin vereceğine gerçekten inanıyor musunuz?"


I. Körfez Savaşı'nda¸ ABD Savunma Bakanı Dick Cheney ve Genelkurmay Başkanı Norman Cshwarzkopf¸ ABD'nin en önemli hedefleri arasında petrol alanlarını ele geçirmek ve koruma altına almak olduğunu açık bir dille ifade etmişlerdi. Şu hâlde¸ ilk savaşın devamı niteliğindeki 2003 yılında başlayan Irak'ın işgali operasyonu için de aynı hedef geçerlidir ve Amerika'nın ilk işi¸ petrol kuyularını sabotajlardan korumanın önlemlerini almak ve Irak petrolünü ne şekilde kullanacağının hesaplarını yapmak olmuştur.


Rakamlar Ne Diyor?


1980'li yılların sonuna doğru Gelişmiş Dünya¸ petrolün pratik bir alternatifinin yakın bir gelecekte bulunmasının mümkün olmadığını anlamıştı. Nükleer enerjinin eksiklik ve zararları gösterdi ki petrole belki 100 yıl kadar daha bir enerji kaynağı olarak başka hiçbir şey ciddi bir rakip olamayacaktı. Uzmanların¸ bu yüzyılın ilk yarısında petrol kavgasının yeniden kızışıp kara bulutların Ortadoğu semalarında toplanacağı istikametindeki tahminlerini¸ Körfez Krizi ve Savaşları doğrulamaya devam etmektedir. Bilim adamları¸ Batılı ülkelerin rezervlerinin en geç 25-30 yıl içerisinde tükeneceğini; buna karşılık Ortadoğu'nun %65'lik rezervinin 80 yıl daha yeteceğini ifade etmektedirler. Hâlihazırda dünyanın günlük 75 milyon varillik petrol üretiminin 19¸6 milyon varilini (%26) ABD¸ 13¸5 milyon varilini de (%18) AB ülkeleri tüketmektedir. Bu durum¸ petrole bağımlı olan ve ihtiyacının yaklaşık %50'lik kısmını buradan karşılayan ABD ve Avrupalı devletlerin bütün nazarlarını Ortadoğu'ya yöneltmelerine sebep olmaktadır. BP tarafından hazırlanan 2001 Yılı Dünya Enerji Raporu'ndaki verilere göre¸ petrol¸ dünya enerji tüketiminde % 40 ile ilk sırayı alıyor ve dünyanın kanıtlanmış en büyük petrol rezervine sahip ilk beş ülkesi Ortadoğu'da bulunmaktadır. Buna göre ilk sırayı 261¸8 milyar varil (%38¸2) ile Suudi Arabistan alırken¸ ikinci sırayı da 112¸5 milyar varil (%16¸4) ile Irak almaktadır. Ki Irak'ın yaklaşık 250 milyar varillik (%20) bir potansiyele sahip olduğu tahmin edilmekte ve bu da ABD'nin 20 yıllık petrol ihtiyacına denk düşmektedir. Ortadoğu bölgesinin toplam petrol rezervi ise 685 milyar varil ve bu potansiyeliyle içinde ABD'nin de bulunduğu Kuzey Amerika kıtasının (63¸9 milyar varil¸ %6¸1) 10 katından daha fazla bir rezerve sahiptir.


Ortadoğu'nun Petrole Endeksli Kaderi:


Petrol ve Kan Kokusu Bitmeyecek mi?


Arap ülkelerinin¸ petrol sayesinde¸ Batılılarca kurdurulan irili ufaklı devletlerle (petrol emirlikleri) siyasî bağımsızlıklarına kavuştukları tarihen ortadadır. Zengin petrol rezervlerinin¸ devlet tanımına uymayan ülkelerde ve bölgelerde yer almasından ötürü¸ ya birtakım şirket veya kumpanyalar devlet şekline büründürülmüş veya kabileler ülke kisvesine girdirilmiş ya da her ikisinin karışımı olmuştu. Devlet sınırları ise imtiyaz sahibi olan petrol şirketlerinin temsilcileri tarafından petrole göre yapay bir biçimde çizilmişti.


Misalen 1922'de Suudi Arabistan ile Kuveyt arasındaki sınırı görüşmek üzere düzenlenen konferansta anlaşmazlık zuhur eder. Ortadoğu haritasına şekil verme işine bakan İngiliz İstihbarat Yetkilisi Sir Percy Cox'un¸ ilerde Suudi Kralı olacak Abdülaziz es-Suud'a çok sert çıkması münasebetiyle yaşanan şaşkınlık ve şoku¸ yardımcısı şu ibret ve dehşet yüklü ifadelerle aktarmıştı: "Ben¸ sultanın haylaz bir çocuk gibi azarlanmasına şaştım kaldım. Sir Percy Cox¸ ondan ayağını denk almasını istedi. Suud neredeyse ağlayacaktı ve ağlamaklı bir sesle Sir Percy'nin kendisini yetiştirdiği ve bugün bulunduğu mevkiye yükselttiği için hem babası hem annesi olduğunu söyledi ve kendisi isterse krallığın yarısını¸ hatta hepsini kendisine feda etmeye hazır olduğunu ilan etti. Cox¸ eline bir harita ve kalem aldı ve Suudi Arabistan ile olan sınırı çizdi." İş başına gelmeleri ve iktidarlarını korumaları¸ Batının desteği sayesinde olan krallar ve emirler minnet borçlarını bugün¸ emperyalizmin iktidarını pekiştirmek ve varlığını/çıkarlarını sürdürmek için sık sık sunî krizler çıkartıp müdahalelerde bulunmasına davetiye hazırlayarak yerine getirmektedirler.


Petrol gibi büyük bir zenginliği elinde bulunduran Arap ülkeleri¸ dünyanın en gelişmiş ve mamur bölgesi olması gerekirken maalesef yüz yılı aşkındır siyasî istikrarsızlık ve çalkantıların en yoğun olduğu¸ emperyalist güçlerin rahatlıkla at oynattığı bir arenaya dönüşmekten kurtulamamıştır.


Konuyu daha anlaşılır kılmak için burada Kuveyt örneğini ele almak isabetli olacaktır: Kuveyt¸ kurulduğundan kısa bir müddet sonra elde ettiği petrol gelirleriyle bir bolluk ve zenginlik adacığı hâline gelmiştir. Yurtdışındaki yatırımları olağanüstü bir miktardaydı ve 100 milyar doları geçmekteydi. Emirliğe her yıl 6 milyar dolardan fazla kâr getiriyordu ki bu petrol gelirlerinden daha yüksek bir rakamdı. Arap Bankaları Derneği'nin hesabına göre¸ Irak'ın Kuveyt'i işgalinden sonraki 2-6 Ağustos 1990 tarihleri arasında Körfez bölgesinden Avrupa'ya 9 milyar dolara yakın para transfer edilmiştir. Eylül başına kadar bu miktar 22 milyar dolara çıkacaktır. İsviçre bankaları ise bu para akınıyla başa çıkamıyorlardı. Mesel⸠tanınmış bir Kuveytli tüccar¸ Union des Banques Svisses'e gidip 8 milyon dolar yatırmak istediğini ve bunun için yüksek bir faiz beklediğini söylediğinde aldığı cevap şuydu: "Bankamızın bu paraya ihtiyacı yoktur. Ancak illâ yatırmak istiyorsanız bunun için¸ uyguladığımız genel faizin altında bir faiz verebiliriz." Tüccar şaşa kalmıştı¸ bir ay öncesine kadar böylesine büyük miktarda para yatırmak isteyen bir kişiye herhalde kral muamelesi yapılırdı. Batı bankalarındaki durum da pek farklı değildi. Kuveyt dinarı şöyle dursun¸ tüm Arap paralarını bozmayı durdurmuşlardı. Avrupa başkentlerindeki dükkân ve mağazalar¸ Kuveyt çek ve kredi kartlarının kabul edilmeyeceğine dair levhalar asmışlardı.


Petrol servetini elinde bulunduran ABD ve Avrupalı devletler¸ görüldüğü üzere İslâm ülkelerine sadece sadaka türünden bir kogörev lütfetmekle (çoğu kez onu da çok görmektedirler) yetinmektedirler. Bunu bile istedikleri şekilde kullanma hakkı tanımayıp Batı'daki bankalarda veya yatırım sahalarında kullanmaya zorlamaktadırlar. Ya da petrol karşılığında bol bol silah satıp bölgeyi silah deposu haline getirmektedirler. Bugün¸ silah tüccarlarının en gözde müşterisi¸ petrol zengini Arap ülkeleri iken¸ hâliyle silah pazarlamacılığının da en cazip bölgesi Ortadoğu'dur. Körfez ülkeleri¸ petrol gelirlerinin önemli bir bölümünü¸ en iyi silah ve askerî malzeme satın almaya ayırmaktadırlar. Şu rakamlar bu mevzuda oldukça çarpıcıdır: 1970-1980 yılları arasında Araplar¸ petrolden aşağı yukarı 2 trilyon 400 milyar dolar gelir elde etmişler ve bunun 155 milyar doları silaha olmak üzere savunmaya toplam 1 trilyon dolar harcamışlardı.


Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre Saddam'ın elindeki füzelerin menzilinde bulunan Suudi Arabistan¸ 1. Körfez Savaşı'ndan sonraki 10 yılda 206 milyar 961 milyon dolar ile en büyük harcamayı gerçekleştirecekti. İşgale uğrayan Kuveyt ise 36 milyar 216 milyon dolar sarf edecekti. Araplar¸ petrol paralarını¸ silahların dışında kumar ve lüks hayat sürmenin gerektirdiği alanlarda da hoyratça çarçur etmektedirler. Suudi Kral Faysal¸ bu gidişat karşısındaki rahatsızlığını 1971'de şöyle dışa vurmuştu: "Dedelerimiz deve kullandı¸ babalarımız ise araba. Biz ve çocuklarımız uçak kullanıyoruz. Ancak korkarım ki eğer bu şekilde paraların çarçuruna devam edilirse torunlarımız develerine dönmek zorunda kalacaklardır."


Şurası muhakkaktır ki 21. yüzyıl ikinci bir petrol yüzyılı olacak¸ ancak dünya petrol rezervinin üçte ikisine sahip olan ama kullanmasını hâlâ beceremeyen bir Ortadoğu için bu vaziyet¸ büyük bir talihsizlik ve engeldir. Buna¸ Ürdün Kralı Hüseyin şöyle işaret etmişti: "Dünyada çıkarılmış ve kanıtlanmış olan petrol yataklarının %65'i bizdedir. Petrol sevkıyatının %40'ı Körfez'den yapılmaktadır. Biz bütün imkânlara sahibiz¸ sahip olamadığımız ortak görüş ve ileriyi görmedir."


Fakat Ortadoğu Müslümanları¸ bir asırlık petrol ve kan ile yoğrulmuş acı tecrübelerden sonra artık geleceğini Batılı güçlere ipotek etmek veya teslim etmekten vazgeçmeli; kendi kaderini belirleyebilme kudret ve becerisini gösterebilmelidir. Şimdiye değin Batılıların lehinde işleyen dengelerin İslâm âlemi lehine bozulmasında ve Müslümanların dünya üzerindeki caydırıcılık ve etkisini artmasında petrol¸ en mühim faktör olmalıdır. Olumsuz gidişata ve kötümser senaryolara rağmen¸ petrol kozunu elinde bulunduran İslâm ülkelerinin istikbalde siyasî¸ iktisadî ve askerî bağımsızlıklarını tam manasıyla kazanmaları halinde bunu gerçekleştirebileceklerini düşünmek kuşkusuz iyimserlik olmayacaktır.


Araplar petrole sahip olmanın bedelini maalesef çok ağır ödediler ve hâlâ da ödemeye devam etmektedirler. Dünden bugüne yaşanan kanlı darbeler¸ krizler ve savaşlar ne yazık ki bütün iğrençliği ve ürkütücülüğü ile sürmektedir. Öyle görünüyor ki geçen asırda olduğu gibi bu asırda da Ortadoğu tarihini yazan iki anahtar kelime "petrol ve kan" olacak ve bunun baş aktörü de İngiliz-Amerikan (Anglo-Sakson) emperyalizmi olacaktır. Ortadoğu uzmanlarından Sorborn Üniversitesi profesörü Dr. Gassan Salama¸ bölgede asırlar boyunca petrol ve kan kokusunun nasıl koyu bir şekilde birbirine karıştığına şu enfes tespitiyle parmak basmaktadır: "Lübnan dağlarından Afganistan dağlarına kadar havada tuhaf ve belirgin bir koku hissedersiniz. Biraz kafanızı yorduğunuz zaman bunun "ölüm kokusu" olduğunu anlarsınız."


Sonuç olarak petrol¸ bölgede meydana getirdiği buhranlar bakımından¸ emperyalist güçlerin elinde kalmaya devam ettikçe ve yerini dolduracak bir kudret bulunmadıkça Ortadoğu'yu kan ve ateş çemberi içinde tutma vasfını kolay kolay kaybetmeyecektir. Bu zamana kadar olduğu gibi petrole sahip olmak isteyen ABD ve Batılı ülkelerin bu korkunç mücadelede Müslümanları¸ insafsızca harcayıp petrole bulanmış kan deryalarına gömmekten zerrece çekinmeyecekleri katıksız bir tarihî gerçektir. Çünkü Amerikan emperyalizminin nihaî anlayışına göre¸ sözüm ona dünyanın yeniden düzene sokulması adına¸ "Tanrı tarafından vaat edilmiş bir çiftlik (koloni)" olan yeryüzündeki tüm zenginliklerin "anavatana" taşınmasında hiçbir ahlakî engel yoktur.[1]



 








[1] Muhammed Heykel¸ 3. Petrol Savaşı¸ s.12- 407; Tayyar Arı¸ Basra Körfezi'nde Güç Dengesi¸ Bursa 1992¸ s.1-2¸ 49¸ 52-56¸ 251; Şükrü S. Gürel¸ Ortadoğu Petrolünün Uluslar arası Politikadaki Yeri¸ s.56-65; Leonard Mosley¸ Petrol Savaşı¸ s.47-49; Kubilay Baysal¸ Uluslararası Petrol Sorunları¸ s.67; Pierre Fontaine¸ Petrolün Sırları¸ s.18; Mim Kemal Öke¸ Musul Meselesi Kronolojisi¸ s.12; Lothar Rathmann¸ Alman Emperyalizminin Türkiye'ye Girişi¸ s.16¸ 151-152; Raif Karadağ¸ Petrol Fırtınası¸ s.5¸ 10-11¸ 269¸ 310¸ 334; K. Raşidyan Anderson¸ Irak ve Devam Eden Ortadoğu Krizi¸ İstanbul 1991¸ Pinter Yay; Pıerre Salınger¸ Erıc Laurent¸ Körfez Savaşı¸ İstanbul 1991¸ E Yay; Erıc Laurent¸ Çöl Fırtınası¸ İstanbul 1991¸ İsmail Çolak¸ Doğu-Batı Kavşağında Osmanlı¸ s.275-285.

Sayfayı Paylaş