BİR BAŞKA YÜZÜYLE İSTANBUL

Somuncu Baba

"Osmanlı demek İstanbul demekti. Bu imparatorluğu yıktık ama onun ihtişamını taşıyan İstanbul'un bu tarihî miras hakkını korumuştuk. Şimdi onu da elinden alıyoruz gibi… Kaçakçıların¸ hırsızların¸ kabadayıların birbirine karışıp umacı bir topluma dönüştürülen İstanbul ahalisini¸ bu kirlilikten kurtarmanın yolu neyse onun üzerinde durulması gerekir."


İstanbul dünyanın "Kültür Başkenti" misyonunu üstlendi. ‘Bu şehir böyle bir imtiyazı hak ediyor mu?' diye elin oğlu durmamış¸ gelip gezmiş ve gördüklerini de: 'Ne kültür başkenti¸ İstanbul Avrupalı bile değil.' diye yazıp yayınlamayı ihmal etmemiş.


İngiliz GQ dergisinden A. A Gill bakınız daha neler demiş:


"Şehirde cazdan metale ve alaturkaya kadar her türlü müziğin dinlenebileceği barlar var. Kentin en ünlü gece kulübü ise Reina. Yüksek sınıf bir eğlence mekânı olan Reina'ya ulaşmak bir kâbus! Türkler inanılmaz bir saldırganlıkla araba kullanıyor ve özellikle bu mekânın bulunduğu hatta trafik insanı çileden çıkarıyor.


Reina'nın kapısında ilginizi ilk çeken şey; çift taraflı park etmiş Mercedesler ve sinirli bodyguardlar oluyor. İçeri girerken üzeriniz aranıyor. Bunun nedeni olası bir El Kaide saldırısından çekinilmesi değil¸ Türk erkeklerinin silaha olan merakı. Geçmişten gelen 'at¸ avrat ve silah' tutkularından vazgeçemeyen Türk erkeklerinin çoğu silahla dolaşıyor ve onlara karşı dikkatli olunması gerekiyor.


Müthiş bir manzaraya sahip olan Reina'da her türlü içki bulunuyor. Mekânda eğlenen Türk erkekleri Rus bodyguard'lara benziyor. Kadınlar ise sarışın¸ mini etekli¸ etine dolgun ve erkekleri tahrik etmek için mutlaka göğüs dekoltesi veriyor! Kadınlar dansöz gibi kıvırıyor. Erkeklerse bir metronun içinde tek elleriyle demire tutunmuş bilinçsizce sağa sola sallanan tipler…


İnsanlar gece boyunca eğlenir gibi yapıp¸ aslında birbirini kesip sevgili arıyor. Reina'daki şişko erkeklerin yanlarındaki kadınlar için fahiş fiyatlara şampanya patlatması tam bir Ortadoğululuk göstergesi. Türk erkeklerinin hepsi birer John Travolta. Sık sık tuvalete gidip saçlarını ıslatıyorlar¸ gömleklerinin bir düğmesi açık dolaşıyorlar ve etrafa vurucu bakışlar atıyorlar. Bu halleriyle çok gülünçler.


İstanbul öyle bir kent ki¸ her yer güvenli ama insanları güvenilir değil! Sokaklarda türbanlı hatta kara çarşaflı kadınlarla transeksüeller birlikte yürüyor. Bazı restoranları New York'unkilerle yarışacak düzeyde ama Ortaçağ'dan kalma karanlık köşeler de var.


Kentte birçok cami var. Bunlar arasında belki de en görkemlisi Sultan Ahmet Camii. Dışarıdan gerçekten harika¸ ama içerisi buram buram ayak kokuyor! Temizlikleriyle övünen Müslümanlar Allah'ın karşısına galiba ayaklarını yıkamadan çıkıyor! Orayı gören her turist böyle düşünüyor."


Gill¸ yazısında Türkiye'nin bugüne kadar AB'ye girebilmek için boş yere alay konusu olduğunu da belirtmiş: "Türkler kendilerine ' Midnight Express' filminin hatırlatılmasından nefret etseler de Türkiye okumamış gençleri¸ Kürt terörü ve Çingeneleriyle Avrupa'nın içinde bir işçi sınıfı olarak kalmaya mahkûm."


Onur zedeleyici böyle bir yazı için hemen savunma reflekstiniz devreyle girebilir. Hakkımız da yok değil. Biz yakın zamana kadar böyle değildir. İstanbul da böyle değildi.


1990 öncesinin İstanbul'u gerçekten İstanbul'du. Şimdi neredeyse köye dönüştürülmüş. Doğal olarak bir yabancı bugünkü İstanbul'u anlatırken gelip gördüğü o günkü İstanbul'a bakacaktır. Buna rağmen¸ adamın yazdıklarının tamamına doğru demeniz mümkün değil. Ama onu böyle bir kanaate götürecek olumsuzlukların var olabileceğini de gözden uzak tutmamak gerekir.


Eminönü'nde¸ Sultanahmet'te¸ Sirkeci'de meydanları işgal eden satıcılar¸ aylak insanlar¸ yabancılar¸ işsizler bu şehrin görünmesi gereken o güzelim tarihî ve mistik yüzünü çamur sıvanmış duvar haline getiriyorlar. Eskiden böyle değildi İstanbul… Tarihle tabiatın kucaklaştığı şehirde gerçekten geçmişe yolculuk yapardınız. Osmanlı demek İstanbul demekti. Bu imparatorluğu yıktık¸ ama onun ihtişamını taşıyan İstanbul'un bu tarihî miras hakkını korumuştuk. Şimdi onu da elinden alıyoruz gibi… Kaçakçıların¸ hırsızların¸  kabadayıların birbirine karışıp umacı bir topluma dönüştürülen İstanbul ahalisini¸ bu kirlilikten kurtarmanın yolu neyse onun üzerinde durulması gerekir.


Elin adamı peşin hükümle gelince¸ kıyıda köşede bu hükmünü besleyecek yalan yanlış çok şeyleri bulabilecektir. Aslında bir pavyon havasından İstanbul'a bakmak sarhoş Batılı için normaldir. O¸ Hyde (Hayd) Park'ın İngiltere'yi yansıttığı kadar¸ Reina'nin bırakın Türkiye'yi¸ İstanbul'u bile temsil edemeyeceğini bildiği halde¸ böyle şeyleri söyleyecektir. Önyargılarıyla gelmiş bir adamın dünyası o kadardır işte.


Gayrimeşru yoldan zengin olanlar¸ bu kazandıklarını gayrimeşru mekânlarda tüketeceklerdir. O şablona İstanbul'u hapsetmek¸ bu şehri anlamamaktır. Dedik ya peşin hükümle gelince mantık böyle tersten çalışır. Yine de ben¸ "Türkiye okumamış gençleri¸ Kürt terörü ve Çingeneleriyle Avrupa'nın içinde bir işçi sınıfı olarak kalmaya mahkûm." diyen bu adamı suçlamıyorum. Sen yıllardır devasa bir geçmişi reddeder¸ hatta ona küfredersen¸ ortada duran böyle bir tablo ile çıkarsın adamların karşısına!.. Bunun birinci sorumlusu geçmişini reddedenlerdedir. Değilse¸ ne İstanbul¸ ne de Türk halkı böyle bir aşağılamayı hak etmiştir… Dün bunların efendisiydik. O efendiliği reddettiğimiz için böyle bir yorumla geçmişin intikamını almak istiyorlar. Bari bundan bizim aydınımız dersini alabilse!.


Şehirli olmak medenî olmaksa¸ şehrin bir yüzüyle tamamının fotoğrafını vermeyi Batı ahlakî zaafının gereği olarak görüp savunmaya geçmek yerine¸ şapkamızı önümüze koyup bu miras şehri bu hale nasıl sürükledik¸ kim götürdü¸ kim çöküşüne izin veriyor? Bunları araştırıp tartışmamız gerekir.

Sayfayı Paylaş