MUTLU YUVANIN ANAHTARI

Somuncu Baba

“O evine karşı hoşgörülü¸ saygılı ve sevgi
doluydu. Zaman zaman ev işlerine yardımcı
olurdu. Bazen de kendi işini kendisi yapardı.”

Allahu Teâlâ toplum huzurunun ve gelişiminin temini için Kur'an-ı Kerim'de evliliği teşvik etmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Ey mü'minler! İçinizdeki bekârları evlendirin. Eğer durumları yerinde değilse Allah fazl u kereminden onların ihtiyaçlarını giderecektir.”[1] Öyleyse¸ bekârları evlendirmek¸ maddî sıkıntı çekenlere katkıda bulunmak toplumsal bir zorunluluk halini almaktadır. Onlara yardımcı olarak pek çok ahlak dışı çözülmenin de önüne geçeriz; bir anlamda millet olmanın gereğini de yerine getirmiş oluruz. Bu¸ sonuç itibarıyla kendi kendimize yaptığımız bir iyilik olmaktadır.


Yuva kurmak önemlidir¸ ancak mutlu toplumlar mutlu ailelerden oluşur. Aileler mutsuzsa o toplumun dirlik ve beraberliği tehlikededir demektir. Ailelerin saadeti ise toplumu besleyen mânevî dinamiklerin aile yaşantısında etkin olmasına¸ bireylerin bu çerçevede üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmesine bağlıdır. Aile bireylerini birbirine bağlayan değerlerin kopması ve herkesin adeta bir tarafa çekmesi mutluluğu baltalar ve fertleri birbirinden uzaklaşır. Sonuçta da ortaya parçalanmış aileler çıkar. Burada esas sorumluluk¸ aile olgusunun ikisiyle meydana geldiği eşlere düşmektedir. Çocuklarıyla birlikte yuvalarının gidiş yönünü tayin edecek olanlar onlardır.


Allahu Teâlâ'nın kurulmasını ve korunmasını öğütlediği aile hayatı daha önce yabancı olan iki insanın bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Dolayısıyla paylaşmayı¸ anlaşmayı¸ yeri geldiğinde feragat etmeyi¸ katlanmayı ve affetmeyi gerektirmektedir. Bu olmadığı takdirde kaçınılmaz sonucun ne olacağı bellidir. İstenmeyen sonucun ortaya çıkmaması¸ hayatın her iki taraf için de çekilmez hale gelmemesi için eşlere bazı sorumluluklar düşmektedir. Kur'an ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'in penceresinden konuya baktığımızda¸ mutluluğu sağlayan temel esaslar hakkında özetle şunları söyleyebiliriz:


İslâm¸ Arap yarımadasında yayıldığı için diğer toplumlar bu dini Araplardan öğrendiler. Araplar ise dinin buyrukları yanında pek çok âdet ve geleneklerini de devam ettirdiler. İslâm'ı bu toplumdan alan diğer milletler ise son din Arabistan'da indiği için Arapların pek çok bölgesel anlayış ve yaşantı tarzını da dinin bir parçasıymış gibi algıladı. Bunların başında da kadına bakış gelmektedir. İslâm¸ kendisinden önceki toplumda hiçbir değeri olmayan¸ insan olarak bile görülmeyen kadına özgürlük kapısını açmış¸ o dönem şartları içinde devrim sayılabilecek özgürlükler getirmiş¸ bunun daha da ileriye götürülmesinin yolunu açmıştır. Ancak daha sonraki dönemlerde bu çığır akâmete uğramış ve kadın toplum içinde belli bir alan içine hapsedilmiş¸ erkeklerin aile içi ihtiyaçlarını gideren varlıklar olarak görülmüştür. İslâm öncesi dönemde kadına toplum içinde oldukça geniş yer ve yetki veren toplumlar bile bundan etkilenmiş¸ kadının yaşam ve özgürlük alanını oldukça daraltmıştır. Bu anlayış İslâm toplumlarında da günden güne kırılmakla beraber¸ sosyal bünyede varlığını egemen anlayış olarak hala sürdürmektedir. Sonuç olarak¸ zihinlerde var olan bu bakış açısının İslâmî bir bakış açısı olmadığını¸ Allah ve Rasulünün bizlerden bunu istemediğini bilmek durumundayız. Kadını bir eş ve hayat arkadaşı olarak görmek¸ aile denilen müessesenin iki paydan meydana geldiğini anlamak durumundayız. Yoksa kültürlerin kendilerine göre yorumladıkları hayata ve kadına yanlış bakışı Allah'ın dini imiş gibi görmek son derece sakıncalıdır. Böyle bir yaklaşımın kadın ve erkek arasındaki dengeyi nasıl bozduğunu görmek zor değildir.


Allahu Teâlâ erkeklere seslenerek eşlerle iyi geçinmeyi emreder ve şöyle buyurur: “Eşlerinizle iyi geçinin. Eğer onlarda hoşlanmadığınız bir hal görürseniz sabredin. Hoşlanmadığınız bir şeyi Allah çok hayırlı kılmış olabilir.”[2] Hz. Peygamber (s.a.v.) de eşlere iyi davranmayı erkeklere tavsiye etmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Sizin imanı en olgun olanınız ahlakı en güzel olanınızdır. En hayırlılarınız da hanımlarına karşı en hayırlı olanlarınızdır.”[3]


Bu âyet ve hadise baktığımızda Allah bağışlayıcı olmayı¸ şefkatli yaklaşmayı ve ayıpları örtücü olmayı en önemlisi de hanımları hizmetçi olarak değil de birer eş ve hayat arkadaşı olarak görmeyi tavsiye etmektedir. Zaten bu olduğu takdirde ortada pek sorun kalmayacaktır. Rasulullah bu yönde tavsiyede bulunurken yaşamında da uygulamalı olarak bunu bizlere göstermiştir. O evine karşı hoşgörülü¸ saygılı ve sevgi doluydu. Zaman zaman ev işlerine yardımcı olurdu. Bazen de kendi işini kendisi yapardı. Zaman zaman ev halkıyla şakalaşır ve onları eğlendirirdi. Hz. Aişe ile yarış yapması¸ bir defasında Hz. Aişe'nin başka bir defasında da Hz. Peygamber (s.a.v.)'in onu geçmesi Hz. Peygamberin aile yaşantısını nasıl algıladığını göstermesi açısından mühimdir.


Sözün özü¸ erkeğin en başta gelen vazifesi eşine karşı ilgisiz kalmaması¸ çocuklarının terbiyesi¸ eğitimi¸ evin geçimi ile yakından ilgilenmesi¸ eğer çalışıyorsa hanımının da kendisi kadar yorulduğunu düşünerek ev işlerinde daha anlayışlı olması ve ona yardımcı olmasıdır. Eşi dışarıda bir yerde çalışmayan da hanımının akşama kadar ev içinde kalarak sıkıntıya katlandığını ve bunaldığını¸ çocuklarla devamlı ilgilenmesi nedeniyle yorulduğunu göz önünde bulundurması¸ fırsat buldukça ev dışı ortamlara¸ değişik mekânlara götürerek dinlenmesine yardımcı olmasıdır.


Hz. Peygamber (s.a.v.) eşlerle ilgilenilmesi üzerinde o derece dururdu ki¸ ölçüyü kaçırıp ibadete fazla düşkünlük gösterilerek eşlerin ihmal edilmesine hiç rızâ göstermezdi. Dolayısıyla ölçüsüz ibadete bile karşıydı. Çünkü aileyle ilgilenmek de kulluğun bir parçasıydı. İbadete dalarak dünyadan uzaklaşan ve ailesiyle çocuklarını ihmal eden bir sahâbîsine şöyle buyurmuştu: “Gözünün ve bedeninin senin üzerinde hakkı var. Hanımının da senin üzerinde hakkı var. Gece hem ibadet et¸ hem de uyu. Bazen oruç tut¸ bazen de tutma.”[4]


Erkeğe düşen en önemli görevlerden birisi de¸ sahip olduğu imkânlar ölçüsünde eşinin ve çocuklarının nafakasını temin etmesi¸ onları giydirmesidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ kadının erkek üzerindeki haklarını sayarken¸ erkeğin yediğinden ve giydiğinden ona da yedirip içirmesini zikretmiştir. Bakmakla mükellef olduğu insanın ihtiyaçlarını gidermeyen kimseye ise bunun günah olarak yeteceğini belirtmiştir. Bu¸ anlayan akıllar için yeterli bir uyarıdır.


Erkeklere düşen sorumluluklar olduğu gibi bayanlara da düşen bazı sorumluluklar vardır. Çalışmayan bayanların akşam eve yorgun gelen eşlerinin durumunu göz önünde bulundurmaları¸ onlara kaba ve ilgisiz davranmamaları¸ yorgunluklarını unutturacak bir sevgi ve sevecenlikle eşlerini karşılamaları gerekir. Bunun yanında¸ elinden gelse zaten daha iyisini yapacak olan hayat arkadaşından¸ maddî gücünün çok üstünde şeyleri talep ederek¸ başkalarını örnek göstererek aile hayatını çekilmez hale getirmemeleri icap eder.


Her hangi bir müessesede bireyler kendi sorumluluklarını bilmez ve üzerine düşeni yerine getirmezlerse¸ orada işler yolunda gitmez. Toplumun çekirdeğini oluşturan ailede de durum farklı değildir. Kırgınlıklar¸ sert çıkışlar ve anlayış göstermeme¸ birike birike sonunda eşleri birbirlerinden nefret eder noktaya getirir. Eşler huzuru evlerinin dışında başka yerlerde aramaya başlarlar. Ayrılık artık tek çare haline gelir. İşi bu noktaya getirmeden¸ Allah'ın biz kullara olan geniş merhametini¸ sevgili peygamberimiz dediğimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'in hayatını kendimize örnek alalım. Bu suretle affedici olmaya¸ kusurları görmemeye çabalayalım. Beğenmediğimiz yönleri bulunabilen hayat arkadaşımızın çok daha fazla olan güzel taraflarını görmeye çalışalım. Gözlerimiz bardağın boş kısmını değil de dolu kısmını görsün. Bizler için birer imtihan olan hayatta aile içinde mutluluk adına sergilediğimiz her şeyin namaz ve oruç gibi birer ibadet olduğunu düşünelim. Evimizde bulunuşumuz aile bireylerimiz için mutluluk kaynağı olsun.


Allah'tan¸ hepimize anlayış nasip etmesini ve yuvalarımızı huzurlu ve mutlu etmesini diliyorum.


———————————————————————


Aile Mutluluğunun Tılsımı: Kanâat.


Şapkası başında¸ boynunda atkısıyla titrek bir adam¸ iş çıkışı¸ “Markete bir uğrayayım.” diye geçirdi içinden. Reyonları şöyle bir gezdi¸ eve ne götüreyim diye. Bir şeyler almadan önce bir köşeye çekilerek “Cebimde ne kadar para var?” diyerek mahcup bir edayla elini cebine attı. Birkaç buruşuk parayı avucuna aldı. Ayın çıkmasına birkaç gün daha vardı. Olanla idare etmek durumundaydı. İyice pratikleştiği kısa bir hesaptan sonra ne kadarlık alışveriş yapabileceğine karar verdi. Üç çocuğu için birkaç çikolata¸ beraber çitletmek için de bir paket ay çekirdeği aldı. Doğrusu küçük kızı sütlü çikolatayı çok severdi. Eve bir şeyler götürmenin huzuruyla yola koyuldu. Zile bastığında kapıda kendisini dört güleç yüz beklemekteydi. Selam verdi. Eşi “Hoş geldin.” dedi. Çocukları beline ve ayaklarına dolandı. Bir hafiflik hissetti. Sanki işten değil de istirahattan geliyor gibiydi. Bütün yorgunluğu uçup gitmişti. Akşam yemeği sonrasında çaylar eşliğinde çekirdekleri yerken ailesine şöyle bir baktı. “Rabbim” dedi içinden¸ “Bana huzurlu ve mutlu bir yuva nasip ettiğin için sana şükürler olsun.”


 


 








[1] 24/Nûr¸ 32



[2] 4/Nis⸠19



[3] Buharî¸ Edeb¸ 38-39



[4] Buhârî¸ Savm¸ 55; Müslim¸ Sıyâm¸ 181

Sayfayı Paylaş