ÇORUM EVLİYALARI

Somuncu Baba

Medeniyetimizi oluşturan unsurlardan birisi olarak tasavvufî alanda da Çorum ön plandadır. Bu manadan olmak üzere öncelikle¸ Anadolu'muzun manevî dinamiklerinden olan ve Çorumî nisbesiyle bilinen Altın Silsilenin Altın Halkalarından Çorumî Hacı Mustafa Rumî Hazretlerinden kısaca bahsetmek daha doğru olacaktır.

Çorum ili¸ tarihin derinliklerinden günümüze¸ dikkate değer izler taşıyan bir bölgedir. Her tarafında en eski tarihlerden bu güne kadar gelmiş değişik medeniyetlere ait kalıntıları saklayan açık hava müzesi özelliğini taşır. Çorum¸ Anadolu kültür mozaiği içerisinde eşsiz bir konuma sahiptir.


Tarih çizgisi içerisinde Çorum ilimizden insanlığı aydınlatan¸ Türk Milletinin medâr-ı iftiharı olmuş¸ vatanı ve milletine hizmeti kendisine şiar edinmiş olan çok sayıda şahsiyet yetişmiştir.


Medeniyetimizi oluşturan unsurlardan birisi olarak tasavvufî alanda da Çorum ön plandadır. Bu manadan olmak üzere öncelikle¸ Anadolu'muzun manevî dinamiklerinden olan ve Çorumî nisbesiyle bilinen Altın Silsilenin Altın Halkalarından Çorumî Hacı Mustafa Rumî Hazretlerinden kısaca bahsetmek daha doğru olacaktır.


Künyesi "Farukî Şiranî" olan Çorumî Mustafa Rumî Hazretleri Gümüşhane iline bağlı Şiran'ın Sarıca Köyünde doğmuştur. Soyu Hz. Ömer (r.a.) Efendimize dayanır. Tarikat-ı âliyyenin kurallarına son derece titiz ve dikkatli davranan Mustafa Rumî Hazretleri¸ Hatm-i Hacegân ve sohbet mevzuunda taviz ve ciddiyetsizlik kabul etmezdi. Çorumlu Pir Efendi Hazretleri 1901 yılında Medine'de vefat etmiş ve Bakî Mezarlığına defnedilmiştir.


Muhyiddîn-i İskilibî


Kanunî Sultan Süleyman zamanının meşhur Şeyhülislâmı Ebussûd Efendinin babası olan Muhyiddîn-i İskilibî Semerkant tarafından gelip İskilip'e yerleşen ailedendir. İskilip'te doğan İskilibî'nin doğum tarihi hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır.


Bir süre meşhur Ali Kuşçu ile Alâeddin Aliyy-i Tûsî'den ders alan Muhyiddîn-i İskilibî Hazretleri Ali Kuşçu'nun vefatı üzerine¸ tasavvufa yönelerek önce Şeyh Muslihüddîn-i Kocavî'nin yanında bulunmuş¸ daha sonra da ârif bi-llâh Şeyh İbrahim-i Kayserî'nin hizmetine girerek ondan irşat için icazet almıştır.


Şeyh Muhyiddîn İskilibî hacca gitmek için yola çıktığında Amasya'da bulunan¸ zamanın Amasya valisi Şehzâde II. Bâyezîd ile görüşüp tanışmış ve kendisiyle sohbet etmiştir. Bu sohbetlerin birinde II. Bâyezîd'ın ileride tahtın kime müyesser olacağı hususundaki bir sorusuna Muhyiddîn-i İskilibî Hazretleri hac görevini ifa edip geri döndüğünde saltanatın kendisine geçeceğini belirtmiştir. Bu cevaba çok memnun olan Şehzâde Bâyezîd¸ hükümdar olunca şeyhin bu sözlerini unutmamış ve kendisine İstanbul'da Eyüp'te büyük bir zaviye yaptırmıştır. Halk arasında son derece rağbet gören bu zaviyeye ulemadan¸ askerlerden¸ vüzeradan¸ kısacası cemiyetin her tabakasından insanlar gelmiş İskilibî Hazretlerinin sohbetlerine bulunmuşlardır. Hatta öyle ki¸ Sultan II. Bâyezîd'in¸ Muhyiddîn Efendiyi kendisine ‘şeyh' edinmiş ve bu sebeple şeyh¸ halk arasında ‘hünkâr şeyhi' olarak anılmıştır.


Muhyiddîn-i İskilibî Hazretleri daha sonra memleketi İskilip'e dönmüş ve 1514'te burada vefat etmiştir. Sonraki bir tarihte¸ oğlu Ebussuud Efendi tarafından kabrinin bulunduğu yere bir cami ile bir imaret yaptırılmıştır ki söz konusu cami bugün hâlâ mevcuttur.


Elvân Çelebi


Anadolu mutasavvıf ve şairlerinden… Soyu¸ on üçüncü asrın ilk yarısında Moğol istilâsı sebebiyle Anadolu'ya gelmiş ve Anadolu'da önemli bir nüfuz kazanmış Horasan erenlerine dayanan Âşık Paşanın oğlu olan Elvân Çelebi'nin doğum tarihi de kesin olarak bilinmemektedir. Babası Âşık Paşa'nın Kırşehir'de büyüdüğü düşünülecek olursa¸ Kırşehir'de doğmuş olma ihtimali yüksektir.


Elvân Çelebi'nin tahsil hayatıyla ilgili bilgiler de çok sınırlıdır. Fakat şiirlerine bakıldığında¸ onun tasavvuf eğitiminin yanı sıra belki medresede¸ belki özel derslerle¸ ama kuvvetli bir eğitim aldığı anlaşılmaktadır. Tasavvuf terbiyesini babasının yakın halifelerinden Şeyhülislâm Fahrüddîn'den aldığı bilinmektedir.


Babası Âşık Paşa'nın görevlendirmesi üzerine gençlik dönemini geçirdiği Kırşehir'den ayrılarak kendi adıyla anılan "Elvânçelebi" beldesine gelen Elvân Çelebi¸ hayatının büyük bir bölümünü sürdürmüş ve burada vefat etmiştir. Burada yaptırdığı cami¸ tekke-zaviye¸ imarethane ve hamamdan müteşekkil külliyesinde babasının tasavvufî yolunu sürdürmüştür.


Asrının önde gelen şairleri arasında yer alan Elvân Çelebi'nin 2084 beyti bulan ve tam bir mesnevî olmakla birlikte¸ içinde terci-i bend ve kaside tarzında manzumelere de rastlanan Menâkıbu l-Kudsiyye fî-Menâsibi' l-Ünsiyye adlı bir eseri bulunmaktadır. Manzum eser¸ tarihî ve edebî değer taşıyan mühim bir eser olup Elvân Çelebi'nin ecdadının hayat ve menkıbelerinin yanı sıra bazı tarihî hâdiselere de ışık tutmaktadır. Eser Konya Mevlâna Müzesi kitaplığında muhafaza edilmektedir.


Cezbe sahibi büyük bir veli olan Elvân Çelebi'nin¸ gerek yaşayışı gerekse şiiriyle¸ tesiri 16. yüzyıla kadar sürmüştür.


 Yusuf Bahri Efendi


Bugün Samsun ili sınırları içinde yer alan Vezirköprü ilçesinde dünyaya gelen Yusuf Bahrî Efendinin doğum tarihi hakkında kesin bir bilgi yoktur. Babası Muhammed Efendidir.


Yusuf Bahrî¸ tahsil hayatına Samsun Sıbyan Mektebi'nde başlamış¸ Amasya medresesinde Şehit Müftü'den akaid dersleri almıştır. Daha sonra İstanbul'a geçerek devrin meşhur âlimlerinden ilim tahsil edip icazetler aldıktan sonra Muhammed Murtazâ ez-Zebidî'nin Ezher'deki derslerine katılmak üzere Kahire'ye gittiğinde onun ders verdiği caminin kapısında Murtazâ Efendiyi dinlemeye başlar. O sırada içeriden biri gelip¸ "Şeyh Murtazâ Efendi ‘Kapıda duran Yusuf'a omzundaki heybeyi Nil'e atıp gelmesini söyleyin' diyor." der. Yusuf Bahrî bu anî hitap ile şaşırır. Nil kenarına gider ama heybesinde bulunan kitap ve icazetnamelerine kıyamaz ve bir kazık çakar¸ heybeyi iple kazığa bağlayıp Nil'e atarak geri döner. Biraz önce haber veren şahıs tekrar gelerek: "Hoca sana¸ ‘Kazığı çeksin de gelsin¸' diyor." der. Bunun üzerine Yusuf Bahrî bağladığı kazığı söker¸ geri döndüğünde talebeliğe kabul edilir.


Yusuf Bahrî¸ Murtazâ Efendinin derslerine devam ettiği süre içerisinde hac farizasını da yerine getirmiş¸  ‘Bahrî‛ mahlasını bu yolculuğunda almıştır.


Ziyaret maksadıyla Medine'ye uğrayan Yusuf Bahrî¸ iç kapının üstündeki hadis-i şerifte fazladan bir ‘vav‛ harfinin yazılı olduğunu görür. Bunu ilgililere bildirince durumu görüşmek üzere ulema toplanır ve "Bunca senedir hiç kimsenin fazla demediğine¸ bir Türk hoca gelmiş de fazla diyor!" diyerek sert mukabelede bulunurlar. Yusuf Bahrî "Benim söylediğim hadis-i şerifi yazın¸ bir de kapının üstündeki hadis-i şerifi yazın. Her ikisini de kapının önüne koyalım." teklifinde bulunur. Denilen yapılır. Ertesi sabah kâğıtlara bakıldığında¸ Yusuf Bahrî'nin kâğıdının alt kısmına ince bir kalemle; "Sadeka Yusuf Bahrî" (Yusuf Bahrî doğru söyledi) yazılmış olduğu görülür. Yusuf b. Muhammed¸ bundan sonra Bahrî mahlasını da kullanmaya başlamıştır.


Yusuf Bahrî Efendi tasavvufta ilk intisabı Bafra'da bulunan es-Seyyid Süleyman Bafravî'ye olmuştur. Sohbetine katılıp hizmetinde bulunduğu Bafravî'den icazet almıştır. Sonra Kastamonu'ya geçerek burada bulunan Şeyh Şaban-ı Veli Dergâhı'nın şeyhlerinden Hafız Mustafa Vahdetî Efendiyle görüşmek ister. Dergâha giderken bir taraftan da Mustafa Efendi'ye yönelteceği soruları düşünen Yusuf Bahrî¸ şeyhin odasına girdiğinde onu elinde kâğıt ve kalemle bir şeyler yazarken görür. Şeyhin elindeki kâğıtta kendisinin yolda gelirken sormayı düşündüğü soruların cevaplarını görünce Mustafa Efendinin müritleri arasına katılır.


Kastamonu'da bulunduğu süre içerisinde üç kez halvete girmiştir. Bir müddet daha şeyhinin yanında kalan Yusuf Bahrî'ye¸ Mustafa Efendi tarafından icazet verilmiştir.


Daha sonra Çorum'a yerleşen Yusuf Bahrî Efendi¸ burada bulunan Feyziyye Medresesinde 43 yıl müderrislik yapmıştır. Çorum'da güzel ders anlatma ve araştırmalarıyla meşhur olmuştur. Birçok talebe yetiştirmiş ve icazet vererek onları mezun etmiştir.


Yusuf Bahri Efendi¸ hadis isnadı konusunda kendisine müracaat edilen âlimlerinden olup fıkıh ve Arap Edebiyatı gibi diğer dinî ilimlerde de allâme idi.


Çok mütevazı idi. çok nükteli konuşur¸ hazır cevap bir zat idi. Bu yüzden nice hikmeti söz ve nükteleri¸ kerametleri halk arasında meşhurdur.

Ömrünün sonlarına doğru iltihaplı bir cilt rahatsızlığına yakalanan Yusuf Bahrî¸ 1829'da Çorum'da vefat etmiştir.

Sayfayı Paylaş