EL-AZÎM

Somuncu Baba

Çok azametli¸ çok büyük¸ varlığı ve mahiyeti insan idrakine sığmayacak derecede büyük olan.

"Toplumsal hayatta bazı insanlar dünyevî ölçütlerden hareketle varlıklarına güvenerek¸ (hâşâ) Allah'a hiçbir ihtiyaçları yokmuş gibi fiili bir yaşam içerisine girerler. İşte birey ya da toplumların kendileri için Allah'ın yardımına ihtiyaç hissetmeme tavrı içerisine girmelerine ve başkalarını küçük görerek tahkir etmelerine ‘kibir'; bu sıfatın davranışlara yansımasına ‘tekebbür'; kendilerini büyük görme eylemine ‘istikbâr'; kendilerini büyük görerek

Allah'ın en güzel isimlerinden biri olan el-Azîm¸ "büyük olmak" mânâsına gelen bir sıfattır. Yüceliğinde kamil olan ancak O'dur. Bu sebeple yegâne ‘ta'zîm' edilmesi gereken zat¸ Allah'tır. Yerde ve gökte bulunan bütün varlıklar¸ kendilerine özgü dua¸ zikir ve ibadet biçimleriyle O'nu ta'zim eder¸ büyüklerler.


Allah'ın en güzel isimleri arasında yer alan el-Azîm¸ emirlerine hiçbir şekilde karşı gelmek mümkün olmayan ve âciz bırakılamayan¸ zâtının ve sıfatlarının mahiyeti anlaşılamayacak kadar ulu varlık mânâsını ifade eder. el-Azîm¸ mutlak anlamda sadece Allah'a ad olabilir. Çünkü hiçbir zaman âciz bırakılmayan kâdir-i mutlak ve gerçek mânâda azîm sadece Allah'tır.[i]


Kur'an-ı Kerîm'de Yüce Allah'ın kendisini el-Azîm ismiyle vasfetmiş olması¸ İlâhî Zât'ını büyüklük ile nitelendirmiş anlamına gelir. Dolayısıyla bir mü'min sadece O'nun zatını değil¸ O'nun sıfat ve fiillerini de büyüklemelidir. Nitekim Kur'an'da¸ "Allah'ın yasaklarına kim saygı gösterirse (yuazzım)¸ bu Rabbinin katında onun iyiliğinedir"[ii] buyrulmuştur. Bir başka âyette de Allah'a karşı sorumluluk şuuru taşıyan ve bu bağlamda dinî sorumluluklarını yerine getiren kimselerin mânevî mükafatının büyütülüp (yu'zam) artırılacağı vurgulanmıştır.[iii]


Kur'an-ı Kerîm'de Yüce Allah¸ muhtelif âyetlerde kendisinin nasıl ta'zim edileceğini bize tarif etmiştir.  "Allah'ı ta'zim etmek nasıl olmalıdır?" sorusunun cevabı şu âyette açıkça verilmiştir: "O halde¸ O yüce Rabbinin adını tesbîh et (yücelt)."[iv] Bu ve benzeri ayetlerde tesbîh¸ rab ve azîm kavramlarının yan yana gelmesi¸ hikmetlidir.


Tesbîh¸ Yüce Allah'ı şanına yakışmayan söz¸ davranış ve yaratılmışlık alâmetlerinden soyutlamak anlamına gelir. Özellikle kulluk hayatımızda gerek sözlü¸ gerek fiilî ve gerekse niyet bağlamında ibadeti sadece O'na has kılmak tesbîh kavramının anlamlar dünyasını oluşturur. Bir başka ifade ile Allah'ı tesbîh etmek¸ O'na ibadet edip¸ O'na şükretmek mânâsına gelir: "Yedi gök¸ yer ve bunların içinde bulunanlar Allah'ı tesbîh ederler. Her şey O'nu hamd ile tesbîh eder. Ancak¸ siz onların tesbîhlerini anlamazsınız. O¸ halîm'dir (hemen cezalandırmaz¸ mühlet verir)¸ çok bağışlayandır."[v]


 


Bizi En Güzel Şekilde Yetiştiren Rabbim¸ Sen Yüceler Yücesisin


Kim tesbîh edilecek? "Rabbinin Yüce Adı" tesbîh edilecektir. Burada ikinci anahtar kavram Rab'dır. Bu Kur'an sözcüğünün asıl anlamı¸ terbiye etmek/yetiştirmek demektir. Bu da¸ bir şeyi olgunluk dere­cesine ulaşıncaya kadar aşama aşama inşâ etmektir. "Beni rabbim terbiye etti¸ ne güzel terbiye etti." nebevî kavli bunu açıklar.  Rab kelimesi¸ tek başına mutlak olarak sadece varlıkların maslahatını üstlenen Yüce Allah için kullanılır.[vi] Rab¸ terbiyenin yanında¸ yağmur yağdıran¸ rızık veren ve yasa koyan anlamlarını da ihtiva eder. Yücelik anlamına gelen el-Azîm ise¸ Rabb ismine vasıf yapıldığı zaman bize¸ sadece Allah'ın tesbîh ve tenzîh edilmesi sorumluluğunu yükler. Bundan dolayı biz¸ her namazda rükûa eğildiğimiz zaman "Sübhâne Rabbiye'l-Azîm" deriz. Bunun mânâsı¸ "Beni en güzel şekilde yetiştiren Rabbim! Sen Yüceler Yücesisin¸ bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve kemâl sıfatlarınla muttasıfsın." Eğer bu zikri; kalb ve beyin koordinatlarıyla birlikte buluşturursak¸ Yüce Allah'ın bizi yetiştirmek adına ilâhî vahye muhatap kılmasının büyük bir lütuf olduğunu ikrâr ve tasdîk etmiş oluruz. İlmî açıdan O'nun yüceliğini benimseyen bir mü'min¸ sadece O'nun önünde eğilir¸ sadece O'na ta'zim ve hürmet gösterir. İşte Azîm olan Yüce Allah'ın önünde eğilmek¸ kulluğun zirvesidir.


Yine Kur'an okumayı bitirdiğimiz zaman "sadaka'llahü'l-azîm" deriz. "Yüce Allah doğru söylemiştir." anlamına gelen bu söz¸ bizim¸ bir iman konusu olan Kur'an'a bağlılığımızın da bir göstergesi ve nişanesidir. Çünkü o¸ Yüce Allah'ın sözüdür. O'nu okumak ve onun getirdiklerine hayat vermek¸ mânen Yüce Allah'ı ta'zîm ve takdîs etmenin bir başka ifade biçimidir.


Öte yandan¸ unutmamak gerekir ki¸ Yüce Allah'ın el-Azîm ismi¸  bir diğer âyette lafza-i celâl'in sıfatı olarak gelir: “Çünkü o¸ azamet sahibi Allah'a iman etmiyordu.”[vii] Burada azamet¸ bütün bir varlık kendi uhdesinde olan Allah'ın her şeye mâlik oluşunu ifade eder. Bütün bir varlık alanında egemen tek güç¸ Allah'tır. Yaratan O¸ yöneten O. Bu bağlamda iman¸ aynı zamanda Allah'ın varlığını¸ birliğini¸ O'ndan bize iletilen ilâhî mesajı ve kozmik egemenliğin O'na ait oluşunu kabul etmek anlamına gelir. İman ilkelerini diliyle ikrar kalbiyle tasdîk eden kimse¸ mü'mindir. İşte asıl ve gerçek mü'minlik¸ O'ndan gelenlerin yüce değerler olduğunu tasdîk etmektir. O'nu inkâr; O'nu yüceltmemek ve büyüklememek anlamına gelir. Bundan dolayı¸ Allah'ın yüce ve büyük oluşunu tanımamak anlamına gelen "kâfir" sıfatı¸ inkârcılara¸ bunun için verilmiştir. Toplumsal hayatta bazı insanlar dünyevî ölçütlerden hareketle varlıklarına güvenerek¸ (hâşâ) Allah'a hiçbir ihtiyaçları yokmuş gibi fiili bir yaşam içerisine girerler. İşte birey ya da toplumların kendileri için Allah'ın yardımına ihtiyaç hissetmeme tavrı içerisine girmelerine ve başkalarını küçük görerek tahkir etmelerine ‘kibir'; bu sıfatın davranışlara yansımasına ‘tekebbür'; kendilerini büyük görme eylemine ‘istikbâr';  kendilerini büyük görerek seçkinci bir havaya girmelerine ‘istikbâr'¸ böylelerine de ‘müstekbir' denilir. Görüldüğü gibi ‘müstekbir' kavramı¸ olumsuz bir niteliktir. Bu sebeple Kur'an müstekbir kavramını¸ inkârcıların bir vasfı olarak anar. Kaldı ki¸ Kur'an'da  ilk önce  ‘istikbar' sıfatı¸ şeytanın bir vasfı olarak anılmıştır: "Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu."[viii] İblis'e¸ Hz. Âdem'e itaatsizliğinin sebebi sorulunca¸ Hz. Âdem'in çamurdan¸ kendisinin ateşten yaratıldığını söyleyip mukayese ederek Allah'a isyan etmiştir. Onu bu isyana sürükleyen duygu¸ ‘yücelme ve büyüklenme' kompleksine kapılmasıdır. Bu sebeple¸ dil¸ din¸ renk¸ cinsiyet gibi ontolojik anlamdaki farklılıkları mutlaklaştırarak bir ayrımcılık olarak görmek¸ müstekbirce bir duygu ve tutumdur. Böyle bir yolu izlemek¸ İblis'in yolunca gitmektir.


İslâm'da¸ adalet¸ hukukun üstünlüğü¸ ötekine saygı gibi değerleri önemseyen ve bu değerlere yaşama alanı tanıyan hiçbir yönetici¸ servet¸ makam ve mevki sahibi vb. kimseler ‘müstekbir' kavramı içerisinde değerlendirilemez. Müstekbirlik¸ bir duygu hâlidir. Bu duyguyu taşıyan¸ Allah'ın en büyük oluşunu kabul etmediği için kendisini hem Allah'tan ve hem de bütün bir varlık unsurlarından büyük görür. İşte bu hâlet-i rûhiye içerisinde bulunan kimseler¸ ister sıfatı iktidar seçkini¸ ister sıfatı servet sahibi¸ ister sıfatı makam ve mevki sahibi olsun hepsi de bu kavram içerisine girer. Tevhîd tarihine baktığımız zaman bunun birçok örneğiyle karşılaşırız. Toplumları ıslah etmek için gönderilen bütün peygamberler müstekbirleri karşılarında görmüşlerdir. Kur'an'da buna şöyle işaret edilir:


"Andolsun biz Mûsâ'ya Kitab'ı verdik. Ondan sonra ardı ardına peygamberler gönderdik. Meryem oğlu Îsâ'ya da mucizeler verdik. Ve onu¸ Rûhu'l-Kuds (Cebrail) ile destekledik. (Ne var ki) gönlünüzün arzulamadığı şeyleri söyleyen bir elçi geldikçe ona karşı büyüklük tasladınız. (Size gelen) peygamberlerden bir kısmını yalanladınız¸ bir kısmını da öldürdünüz."[ix]


Müstekbir olmak¸ Allah'a rağmen¸ O'nun yardımına ihtiyaç duymadan yaşama talebinin adıdır. İstikbâr; birey¸ toplum ya da iktidar seçkinlerinin kendisini üstün görme duygusudur. Bu duyguyu taşıyanlar¸ gitgide Allah'ın en büyük oluşunu sözleriyle reddetmeseler de davranışlarıyla reddeder bir pozisyon kazanırlar. Kendilerini başta Allah olmak üzere¸ her türlü varlıklardan üstün gördükleri için toplum üzerinde siyasî¸ hukukî¸ fikrî¸ harsî ve iktisadî alanda tahakküm kurarlar. Toplumu bir tür köleleştirirler. Kur'an'ın anlattığı müstekbirlik hâli¸ salt tarihsel bir durum değil¸ evrensel bir tutumdur. Bu sebeple ibret almalı¸ ruh ve düşünce dünyamızı kontrolden geçirerek istikbâra yol açacak hallerden arındırmalıyız. Bir Müslüman için Allah'ın büyüklüğünün dışında bütün büyük olma durumlarının izâfî olduğunu bilelim ve ‘takvâ'yı merkeze alan bir yaşam alanı oluşturmanın mücadelesini verelim.


Allah'ı Yüceltmek¸ Ondan Gelen İlâhî Öğretiyi Tasdîk Etmek ve Yaşamakla Olur


Allah'tan başka hiçbir varlık¸ Allah statüsünde yücelik vasfıyla vasfedilmeyi hak edemez. Müslümanın inancında bundan en küçük bir sapma düşünülemez. "Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O¸ yücedir¸ büyüktür."[x] Bu sebeple bir Müslüman bütün bir varlığın kendi lisanında Yüce Allah'ı tesbîh ettikleri/büyükledikleri gibi¸ büyüklemesi gerekir. Allah'ın büyüklüğünü kavramak¸ O'nun hakkında derinlikli bilgi sahibi olmakla gerçekleşir. Biz O'nun hakkında bilgiyi¸ ya varlık düzlemindeki sonsuz gaye ve nizamlılığı müşahede etmekle¸ ya O'nun bütün sıfatlarını içeren isimlerinin anlamlarını öğrenmekle ya da ilâhî vahyin özüne muttali olmakla sağlayabiliriz. Bunun yolu üç aşamadan geçmektedir. Bunlardan ilki taklittir. İkincisi¸ ilim¸ üçüncüsü ise¸ zevk dediğimiz dini tecrübe alanıdır. Demek ki¸ Allah'ın yüceliğini kavramada; ilim vardır¸ hâl vardır¸ ef'âl vardır. O'nu yakînî olarak bilmek¸ iç dünyamızda O'na olan iştiyak ve vecdimizi artırır¸ davranış planında da hayatımızı O'nun emir ve yasakları ölçüsünde yaşamaya teşvik eder.


Netice¸ her Müslüman Yüce Allah'ın el-Azîm ism-i şerîfinden ahlâkî planda  kendi derecesine göre hisselenmelidir.


Allah'ı Yüceltmek¸ dilimizde kalbden gelen evrâd ve ezkârla¸ O'nun en büyük oluşunu ibadetler bağlamında beden yoluyla¸ mal yoluyla¸ hem mal ve hem beden yoluyla fiili olarak göstermektir.


Allah'ı Yüceltmek¸ zikir¸ fikir ve ibadet üçlüsüyle olur. Allah'a karşı sorumlulukları hakkıyla yerine getirmek olan takv⸠O'nu yüceltmenin ve ululamanın zirvesidir. Bunun temelinde¸ yapılan bütün ibadetleri sadece ve sadece O'na has kılmak vardır. Bunun adı¸ ihlâstır.


Allah'ı yüceltmek¸ Allah'tan gelen ilâhî öğretiyi hayata taşımak suretiyle ihtiramda bulunmaktır.


Allah'ı Yüceltmek¸ İslâm'ı hayatımızın bütün alanlarında görünür kılmaktır.

Ne mutlu Allah'ın el-Azîm ismini ahlâkî hayatlarında yaşayan ve yaşatanlara!.




[i] Suad Yıldırım¸ "el-Azîm" DİA¸ İstanbul¸ 1991¸ IV¸ 329.



[ii] 22/Hacc¸ 30.



[iii] Bkz. 65/Talâk¸ 5.



[iv] 56/Vâkıa¸ 74¸ 96; 69/Hâkka¸ 52.



[v] 17/İsr⸠44.



[vi] 34/Sebe'¸ 15.



[vii] 69/Hâkka¸ 33.



[viii] 38/Sâd¸ 74.



[ix] 2/Bakara¸ 87.



[x] 42/Şûr⸠4; 2/Bakara¸ 255.

Sayfayı Paylaş