"İLÂH"

Somuncu Baba

Bütün gönüllerin sevgi¸ ümit¸ korku¸ güven¸ tevekkül¸ yardım¸ du⸠kurban¸ adak vb. gibi tüm ibadet türlerinde bağlandığı varlık

Allah'ın zatıyla ilişkili olan isimlerinden birisi de "ilâh" lafzıdır


Arapça'da genel olarak hiçbir şeyden türememiş has ismi olarak kabul edilen Allah kavramının aslının¸ "ilâhun" olduğu yönünde görüşler ileri sürülmüştür. Gerçek yaratıcı olan Allah hakkında kullanıldığı gibi¸ her türlü mabut için de kullanılan bir isim olmuştur. Nitekim Allah taâlâ için birçok âyette O'ndan başka ilâh olmadığı ifade edilmiştir.[1] "Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır."[2] şeklindeki âyetler¸ kul için kulluk edilecek tek mabudun Allah olduğu ifade edilmiştir. Müşrikler¸ kendilerine ulûhiyet atfettikleri varlıklar hakkında "ilâh" (tanrı) ismini kullanmışlardır. Nitekim Kur'an'da bu hususa işaret edilerek şöyle buyrulmuştur: "İbrahim¸ babası Âzer'e¸ "Bir takım putları ilâhlar mı sediniyorsunuz? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum." demişti."[3] "Dediler ki: Ey Hûd! Sen bize açık bir mucize getirmedin¸ biz de senin sözünle tanrılarımızı (ilâhlarımızı) bırakacak değiliz ve sana iman edecek değiliz."[4] "Bizim tanrılarımız (ilâhlarımız) mı hayırlı¸ yoksa O mu?" dediler. Bunu sana ancak tartışmak için söylediler. Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur."[5]  


"Müşrikler ancak Allah'tan başka dişi (inâs) tanrıçalara taparlar."[6] Bu âyette geçen inâs sözcüğü¸ Türkçede tanrıça anlamına gelir. Tanrıça¸ cahiliye döneminde Arapların kadın şeklindeki tanrılarına verilen isimlerdir. Yine Kur'an'da da geçen Lât¸ Uzzâ ve Menat gibi putlar da[7] kadın suretinde yapılan ve Arapların kendilerine taptığı putların isimleridir. Dişi varlık anlamına da gelen inâs sözcüğü¸ mecâzî anlamda şehvetlerin putlaştırılmasını ve ilâhlaştırılmasını da ifade eder. Bu kimseler Kur'an'da  "şehvetlerine uyanlar"[8] ve "şehvet sarhoşları"[9] diye zikredilir. Allah'a şirk koşanlar¸ Allah'ı bırakarak inâse dua ederler¸ dişilere çağırır¸ dişilere taabbüd ederler¸ onların en çok ibadet ettikleri¸ gönül verip yalvardıkları mabutları dişiller olmuştur.[10] Ayrıca¸ cahiliye döneminde¸ müşrikler¸ fayda ve zarar verme gücüne sahip olmayan birçok nesneye ulûhiyet atfederek Allah'a ortak koşmuşlardır. Mesela güneşi¸ tanrıça olarak isimlendirmişlerdir. Çünkü onlar¸ güneşi¸ kendilerinin mabutlarından birisi saymışlardır. Buna göre ilâh kelimesi¸ tapılan varlığın kendisi olmaktadır.[11]


Efendimiz Hz. Muhammed (a.s)'a ilk nâzil olan vahyin[12] muhtevâsını incelediğimiz zaman¸ Kur'an'ın doğrudan Mekkelilerin putlarına sataşmayıp¸ Allah'ın kim olduğunu¸ O'nun birliğini¸ güç ve nimetini (yaratıcı ve hâkim olarak) ortaya koyarak¸ insanı uyarmada en son noktaya vardığını görürüz. İlk vahiyde açıkça¸ müşriklerin ilâh edindikleri varlıklardan ziyade¸ yaratılış ve bu yaratılışı gerçekleştiren Yüce Allah'tan bahsedilerek O'nun üstünlüğü ve hâkimiyeti vurgulanmıştır. Bu âyetlerde¸ insanın pıhtılaşmış kandan yaratıldığından söz edilerek Allah'ın sınırsız mutlak gücü ortaya konmaktadır. O'nun bu gücünü kullanırken de bir başkasına muhtaç olmadığı açıkça dile getiriliyor.


İslâm'ın doğuşundan önce Mekkeliler putperesttiler. Fakat onlarda¸ o zaman dahi¸ tekâmül etmiş¸ yüce¸ tek ve her şeye gücü yeten bir tanrı fikri vardı. Bu mefhum ilâh kavramının yanında özel olarak¸ erkek-dişi veya tekil-çoğul bir şekil almayan Allah kelimesiyle ifade ediliyordu. Putlarsa¸ Allah'ın yanında şefaatçi olarak nitelendiriliyordu. Müşriklerin Allah adında bir ilâh kabul ettiklerini Kur'an'ı Kerim'den anlamamız mümkündür:


 "Andolsun¸ eğer onlara¸ “Gökleri ve yeri kim yarattı¸ güneşi ve ayı hizmetinize kim verdi?” diye soracak olsan mutlaka¸ “Allah” diyeceklerdir. O halde nasıl (haktan) döndürülüyorlar?"[13]


 "De ki: “Eğer biliyorsanız söyleyin: Yer ve yerde bulunanlar kime aittir? “Allah'ındır"  diyecekler. “Öyle ise siz hiç düşünüp öğüt almaz mısınız?"de. De ki: “Yedi kat göklerin Rabbi¸ büyük Arş'ın Rabbi kimdir?" .”Allah'ındır"  diyecekler. “Öyle ise ona karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” de. De ki: “Eğer biliyorsanız söyleyin: Her şeyin hükümranlığı elinde olan¸ kendisi koruyan¸ kendisine karşı korunulamaz olan kimdir?” “Allah'ındır” diyecekler. “Öyle ise nasıl aldanıyorsunuz?"de."[14]


"Andolsun¸ onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette¸ “Allah” derler. Öyleyken nasıl döndürülüyorlar?"[15]


Ayrıca müşrikler¸ telbiye ederek Allah'ı birliyorlardı. İlahlarını da yanına katıyorlar¸ fakat sahipliğini yine de O'nun eline veriyorlardı. Yüce Allah¸ peygamberine¸ "Onlardan çoğu Allah'a ancak ortak koşarak inanırlar"[16] buyuruyor. Hatta Hz. Peygamber risalet vazifesiyle görevlendirilip insanları tevhide çağırmaya başladığı zaman¸ "Ne o¸ ilâhları bire mi indirdi? Doğrusu bu şaşılacak bir şey."[17] diyerek eleştirmeye kalkıyorlardı.


Allah'tan başkasını ilâh edinmek bir şirktir. Sözlükte şirk¸  "ortak koşmak" mânâsına gelir.  Dinî anlamda şirk¸ Allah'ın ulûhiyet¸ sıfat ve fiillerinde eşi ve ortağı olduğunu kabul etmek ve Allah'tan başkasını ilâh tanıyarak ibadet etmektir. Bu da putlara¸ ağaçlara¸ hayvanlara¸ kabirlere¸ semavî cisimlere¸ tabiat kuvvetlerine¸ ruhanî varlıklara ve insanlara ulûhiyet vererek tapınmak şeklinde meydana gelir. İşte Allah'a¸ ulûhiyet makamına yakışmayan; eksiklik¸ kusur¸ âcizlik ve hata gibi kemalsizlik ifade eden bütün sıfat¸ mânâ ve mefhumları isnat etmek şirktir.


Gerçek anlamda İlâh; bütün gönüllerin sevgi¸ ümit¸ korku¸ güven¸ tevekkül¸ yardım¸ du⸠kurban¸ adak vb. gibi tüm ibadet türlerinde bağlandığı varlıktır. Bu sebeple¸ bütün bu konularda Allah'tan başka varlıkları O'na ortak koşmamak gerekir. ‘Ulûhiyet ve ubudiyette tevhîd' dediğimiz zaman¸ ilâh'lığı ve ibadetleri sadece Allah'a has kılmak anlaşılmalıdır. Kur'an'a göre¸ iki ilâhın varlığını benimsemek şirktir.[18]


Arapça'da ilâh lafzının şaşkınlık ve hayret göstermek anlamına gelen "tahayyara" fiili ile de ilgisinin olduğu söylenmiştir. Bu bağlamda "elihe" şaşırmak ve hayret etmek mânâsına gelmektedir. Ulûhiyette tevhîdi benimseyen bir mü'min¸ Allah'ın güzel isim ve sıfatları karşısında âcizliğini ifade etmekten ve O'na olan takdir duygularını yerine getirmekten başka bir şey yapamaz. Bunu Hz. Ali'nin şu sözü doğrulamaktadır:


"O 'nun sıfatları karşısında bütün güzel tasvirler âciz kaldı¸


  Dillerin bütün ifadeleri burada şaşkınlığa düştü."[19]


İslâm itikadına göre Allah (c.c)¸ tasvîrî olarak değil¸ tavsîfî olarak bilinir. Onun güzel isim ve sıfatları üzerinden düşünen bir kimse¸ hayretler içinde kalır. O'na olan sevgisi ve teslimiyeti kat kat artar. Bundan dolayı¸ Bir rivâyette Hz. Peygamber: "Allah'ın zâtını değil¸ Allah'ın nimetlerini düşününüz."[20] buyurmuşlardır.  Çünkü Allah'ın zatını bizim gibi yaratılmış fânîlerin kavraması mümkün değildir. Tarihte O'nun zatı üzerinde tefekkür yapmaya kalkanlar¸ doğru yoldan ayrılmak gibi bir sonuçla karşılaşmışlardır. Nihâyetinde bi kısım insanlar biçimci bir ilâh tasavvuruna kadar gitmişlerdir. Bu sebeple¸ gerek Allah'ın yarattığı varlık üzerinde ve gerekse kullarının yararına olmak üzere takdim ettiği sayısız nimetler konusunda akıl yürütmek O'nun azameti karşısında takdir duygusunu artırmaya yarar. Bizden istenen de bu değil midir zaten?


Bir başka görüşe göre Allah lafzının aslı "vilâh" lafzından gelmedir. Allah'ın bu şekilde adlandırılmış olması¸ yaratılan her varlığın O'na doğru aşk ile yönelmiş olmasındandır. Bu¸ cansız varlıklar ve hayvanlarda olduğu gibi ya sadece teshir ile olmaktadır ya da insanlarda olduğu gibi¸ hem teshir ve hem de irade ile olmaktadır. Allah bütün varlıkların sevgilisidir. Kelimenin tam anlamıyla bu bir aşktır. Allah aşkı ve Allah sevgisi dediğimiz zaman bu anlaşılır. İbn Sina¸ Risâle fî Mâhiyeti'l-Işk adlı eserinde bu konuya değinir. Bütün bir varlık¸ Allah'ın kendisine verdiği özel tesbîhâtıyla ilâhî aşkı terennüm eder. Akıllı ve iradeli bir varlık olan insan ise¸ bu dünyada eksik olan aşkı idrak edince¸ kendi eksikliğini anlar ve yetkin olan İlâhî aşka yönelerek O'na daha çok bağlanır. Eksik olan sevgiden¸ sevgililer sevgilisine yükselmek için bütün benliğini O'na açar. İşte O Ma'şuk da Allah'tır. Bu sebeple aşk¸ varoluşsal bir mânâdır. Bundan dolayı Allah'ın fiillerinin vücûdî gereklerinden biri¸ mahlûkatına karşı olan sevgisidir. Bu sevginin temelini O'nun rahîm ve vedûd ismiyle varlık dünyasına tecellîsi oluşturur. Şu âyette bu durum gâyet açıktır: "Şüphesiz Rabbim çok merhametlidir ve (kullarını) çok sever (vedûd)".[21] Özellikle vahdet-i vücûdcu mutasavvıfların ontolojik içerikli tecellî nazariyesi üzerinde çok durmalarının sebebi¸ İlâhî Zât'ın bizzat aşk olduğu düşüncesidir. Bu sebeple İlâhî aşkın bir gereği olarak bütün bir varlık Allah'ı zikreder. Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah'ın şu sözü  buna işaret etmektedir:  "Yedi gök¸ yer ve bunların içinde bulunanlar Allah'ı tesbîh ederler. Her şey O'nu hamd ile tesbîh eder. Ancak¸ siz onların tesbîhlerini anlamazsınız. O¸ halîm'dir (hemen cezalandırmaz¸ mühlet verir)¸ çok bağışlayandır."[22]


O halde her Müslüman itikadının bir gereği olarak¸ Allah'tan başka hiçbir varlığa asla ulûhiyet atfetmez. "Allah'tan başka ilâh yoktur." kelime-i tayyibesi¸ sadece dillerde tekrarlanan bir lafız değil¸ hem dillerde¸ hem gönüllerde ve hem de davranışlarda kendisini gösterir. Mü'min iyi bilir ki¸ sahih bir tevhîd olmadan ne sahih bir iman¸ ne sahih bir düşünce ve ne de sahih bir ibadet olur. Başta itikat olmak üzere¸ ibadetlerimizin ve Allah adına yaptığımız tüm davranışlarımızın O'nun katında memduh ve makbul olması¸ O'ndan başka ilâh tanımamaya bağlıdır. Bu sebeple¸ sahte ilâhları "lâ/hayır" ifadesiyle ortadan kaldıran bir mü'min "illâ/ancak" istisnasıyla gerçek ilâh ismini Yüce Allah'a izafe eder. Buna göre de hayatını düzenler.


 


 


 






[1] Bkz. 2/Bakara. 163¸ 255; 3/Âli İmrân¸ 2¸ 6¸ 18¸ 62; 4/Nis⸠171; 5/Mâide¸ 73 ve başka bir çok âyet.



[2] 2/Bakara¸ 163; 16/Nahl¸ 22; 18/Kehf¸ 110; 21/Enbiy⸠108; 22/Hac¸ 34; 41/Fussılet¸ 6.



[3] 6/En'âm¸ 74.



[4] 11/Hûd¸ 53.



[5] 43/Zuhruf¸ 58.



[6] 4/Nis⸠117.



[7] Bkz. 53/Necm¸ 19–20.



[8] 4/Nis⸠27.



[9] 3/Âl-i İmrân¸ 114.



[10]  Elmalılı¸ Hak Dini Kur'an Dili¸  III¸ 1468–1469.



[11] el-İsfehân el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân¸ s. 25.



[12] 96/Alak¸ 1-19.



[13] 29/Ankebût¸ 61.



[14] 23/Mü'minûn¸ 84–89.



[15] 43/Zuhruf¸ 87.



[16] 12/Yûsuf¸ 106.



[17] 38/Sâd¸ 5.



[18] 22/Hacc¸ 17.



[19] el-İsfehânî¸ el-Müfredât¸ s. 25.



[20] Aclûnî¸ Keşfu'l-Hafa¸ I¸ 311.



[21] Bkz. 11/Hûd¸ 90



[22] 17/İsr⸠44.

Sayfayı Paylaş