SAHİP, MÂLİK, ISLÂH EDEN, TASARRUFTA BULUNAN, YARATAN, YÖNETEN, HELÂL VE HARAM KOYAN: RABB

Somuncu Baba

"Tevhîdin tarihine baktığımız zaman¸ insanların şirke düşme nedenlerinden birisi
Allah'ın isimleri arasında yer alan "Rabb" vasfının bir mefhum olarak O'ndan
başka varlıklara izafe edilmesi sonucu olduğunu görmekteyiz. İşte Kur'an¸ önce bu
noktada insanların akîdesini düzeltmek için işe başlamıştır."

Allah'ın zatıyla ilişkili olan güzel isimlerinden birisi "Rabb" ismidir.  Arapça'da  "Rabb" kelimesi¸ "terbiye" ile aynı kökten gelir. Terbiye ise¸ bir şeyi olgunluk derecesine ulaştırıncaya kadar aşama aşama inşa etmek¸ yetiştirmektir. "Kureyş'ten bir adamın beni terbiye etmesi¸ Hevâzin kabilesinden bir adamın beni terbiye etmesinden daha fazla iyidir." sözü bu anlama gelir. Yine "rabb" kelimesi; yaratma¸ büyütüp yetiştirme¸ eğitme¸ yağmur indirip rızık verme¸ helâl-haram kılma¸ sahip ve mâlik olma¸ görüp gözetme¸ tedbir etme¸ nimet verme gibi anlamların yanında; "ululuk ve efendilik" mânâlarını da bünyesinde toplayan; şefkat¸ merhamet ve sevgi neticesinde tezahür eden bir vasıftır.[1]


Tevhîdin tarihine baktığımız zaman¸ insanların şirke düşme nedenlerinden birisi Allah'ın isimleri arasında yer alan "Rabb" vasfının bir mefhum olarak O'ndan başka varlıklara izafe edilmesi sonucu olduğunu görmekteyiz. İşte Kur'an¸ önce bu noktada insanların akîdesini düzeltmek için işe başlamıştır. Çünkü tevhîd¸ bir binanın su basmanı gibidir. Tevhîde dayalı dindarlık sağlam olmazsa¸ bunun üzerine bina edilecek ibadet¸ ahlak ve muâmelât gibi davranış tarzları Allah katında bir anlam ifade etmeyecektir. Bundan dolayı¸ Kur'an-ı Kerîm'in ilk inen âyetlerini incelediğimiz zaman en çok kullanılan isimlerden birisinin ‘Rabb' olduğunu görürüz.


Rubûbiyet Sıfatları Allaha'a Aittir 


Kur'an¸ Yüce Allah'ın dışında bir takım nesnelere ulûhiyet atfederek O'na ortak koşan müşriklerin¸ Allah'ı tanıdıkları ve ikrar ettiklerini bildirmektedir. "Andolsun¸ eğer onlara¸ “Gökleri ve yeri kim yarattı¸ güneşi ve ayı hizmetinize kim verdi?” diye soracak olsan mutlaka¸ “Allah” diyeceklerdir. O halde nasıl (haktan) döndürülüyorlar?"[2] Burada asıl ortaya çıkan tezatlardan birisi¸ sadece ve sadece Allah'a kulluğu terk edip¸ yaratılmış nesnelerin Allah'ın rubûbiyeti üzerinden ilâhlaştırılmalarıdır. Hâlbuki rubûbiyet sıfatı¸ Allah'a aittir. Hiç hakkı olmayan varlıkları rab yerine koyup¸ onlara yaklaşarak üzerlerinde bunca hakkı bulunan Allah'ı bırakıp da hiç hakkı bulunmayan hayali şeylere tapmak anlamsızdır ve haksızlıktır. İşte Kur'an birçok âyette bu mânâsızlığa ve haksızlığa dikkatleri çekerek vicdanları uyandırmakta ve rubûbiyet sıfatlarının  Allah'ait olduğunu ilan etmektedir:


"Hamd¸ âlemlerin rabb'i Allah'a mahsustur."[3]


"Şüphesiz senin Rabbin¸ kendi yolundan sapan kişiyi daha iyi bilir. O¸ hidâyete erenleri de daha iyi bilir."[4]


"Rabbinin adını an ve bütün benliğinle O'na yönel. O¸ doğunun da batının da Rabbidir. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Öyle ise O'nu vekil edin."[5]


"Rabbini yücelt."[6]


"Yaratan Rabbinin adıyla oku! O¸ insanı “alak”dan yarattı. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır."[7]


Rabb kelimesi¸ fâil-özne için kullanılan bir mastardır. Tek başına mutlak olarak sadece varlıkların maslahatını üzerine alan Yüce Allah için kullanılır. Örneğin şu âyette olduğu gibi: "Hoş bir ülke¸ çok bağışlayan Rab!"[8] Ayrıca şu  âyet de bu anlama gelir: "Size: “Melekleri ve peygamberleri rabler edinin! diye emretmez."[9] 


Yukarıdaki âyetlerde görüldüğü gibi¸ Yüce Allah¸ meleklere ve peygamberlere ulûhiyet atfederek ilâh konumuna koymayı yasaklıyor. Çünkü onlar yaratılmış varlıklar olup¸ hiçbir zaman ne sebeplerin müsebbibi ve ne de insanların çıkarlarına olan şeyleri üslenen yaratıcı varlıklardır.


Kur'an'ın nüzul yıllarında "Rabb" sözcüğü¸ Arapça'da¸ kendisine itaat olunan efendi¸ herhangi bir durumu düzelten kimse ve bir şeyin sahibi anlamlarına geliyordu. Müşrikler bu ismi¸ Allah'a değil de Allah'ın dışındaki bir takım varlıklara özgü kılıyorlardı. Kur'an indiği zaman¸ Rabb kelimesi¸ tevhîde uygun bir anlam kazanarak; benzeri olmayan efendi¸ verdiği sayısız nimetleriyle yarattığı canlıların durumunu düzelten¸ yaratma ve yönetmenin sahibi anlamına kullanılmaya başladı. Böylece İslam¸ Rabb ismini¸ putlara özgü olmaktan kurtarıp¸ Allah'a verdi.


Rabb kelimesinin mutlak ve ma'rife olarak kullanılışı yalnızca Allah içindir. Fakat Kur'an'da "er-Rabb" şeklinde hiç varit olmamış olması dikkat çekicidir. Allah'tan başkası için ise¸ muzaaf olarak kullanılması caizdir. Bu kelime¸ Allah lafz-ı celalinden sonra Kur'an'da Yüce Allah'ın en çok kullanılan ismi olmuştur (970 defa geçer.) İlk vahiyden itibaren "Rabb" kelimesi Kur'an'da ençok ¸ "Rabbüke"¸ "Rabbühum" şeklinde zamirlere ya da "Rabbü's-semâvâti ve'l-ardı"¸ "Rabbü'l-âlemîn"¸ "Rabbü'l-arş" gibi önemli varlık ve kavramlara izafe edilmek suretiyle kullanılmıştır. Rabb vasfının her defasında muzaf olarak kullanılmasından şu sonucu çıkarabiliriz. Kur'an bu vasfı ulûhiyetin yaratılmışlar âlemiyle nisbetlerini ve münâsebetlerini göstermeye vesile yapmaktadır. Zira Allah lafzı muzaf olarak kullanılmadığından¸ bu zaruri ihtiyaç böylece giderilmiştir.[10]


Kur'an'ın ilk muhatapları olan müşrik Araplar¸ aslında Allah'ı bir mefhûm olarak biliyorlardı: "İyi bilin ki¸ halis din yalnız Allah'ındır. Onu bırakıp da başka dostlar edinenler¸ “Biz onlara sadece¸ bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez."[11] Bu âyetten de anlaşıldığı gibi¸ sorun Allah'ı bilip bilmemekte değil¸ nasıl bir Allah tasavvuruna sahip olup olmamakta düğümleniyordu.


Rabbimiz¸ Allah'tır


İslam öncesi câhiliye döneminde¸ putperest câhiliye insanının ilâhları arasında yerine göre Allah¸ yerine göre Rabb denen ve bütün tanrılardan üstün sayılan bir ilâh inancı vardı. Mesele¸ herhangi bir ilâh inancına sahip olmak değil¸ yalnız bir olan bir ilâh inancına sahip olmaktır. Nitekim Kureyş Suresi'nde: "Kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve onları korkudan emin kılan bu evin (Kâbe'nin) Rabbine kulluk etsin."[12] âyetleri¸ Mekke'lilerin orada Allah'a tapıyor olduklarının yegâne delilidir. Yalnız şu var ki¸ onların nezdinde Allah¸ tek rabb değil¸ O'nun yanında birçok Rabler ve tapınaklar vardır. İlk defa İslam O'nu bütün bir kâinatın hâkimi ve otoritesi yaptı. Kur'an¸ Allah'tan başka rabler tanıyanları da kınadı:  Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı uydurma rabler mi daha iyidir¸ yoksa mutlak hâkimiyet sahibi olan tek Allah mı?[13] Tevhîdin tarihinde Yusuf (a.s) da dâhil hiçbir peygamber¸ ümmetini Allah'tan başka varlıkları ilâh edinmeye¸ rab kabul etmeye ve onlara kulluk yapmaya aslâ çağırmamışlardır. Onların geliş misyonu¸ Allah'ı her türlü kemal sıfatlarıyla muttasıf kılmaya ve noksan sıfatlardan da arındırmaya çağırmaktır.


Rab kelimesinin anlamlarından birisi de helâl ve haram kılma yetkisine sahip olmaktır. Kur'an'dan öğrendiğimiz kadarıyla¸ inanç tarihinde Yahudi ve Hıristiyanların şirke düşme sebeplerinden birisi¸ helâl ve haram kılma yetkisini Allah'tan alarak din adamlarına vermeleri suretiyle olmuştur. Kur'an onların şirkini şöyle anlatır: "(Yahudiler) Allah'ı bırakıp¸ hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rab edindiler. Oysa bunlar da ancak¸ bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O¸ onların ortak koştukları her şeyden uzaktır."[14] Bu âyet inince¸ Adiy b. Hatem¸ "Biz din adamlarımıza tapmıyoruz" demişti de¸ Efendimiz¸ "Onların Allah'ın indirdiği hükümlere aykırı hükümler koymaları ve sizin de onların koymuş olduğu bu hükümlere tabi olmanızdır¸ tapınmak" buyurmuştu.[15]


O halde¸ Rabbimiz¸ Allah'tır.


Bizi besleyen¸ büyüten¸ yetiştiren¸ ilâhî eğitimden geçiren¸ yağmur yağdıran¸ bizi görünür-görünmez kötülüklerden koruyan¸ helâl ve haramları birbir açıklayan O'dur.


 Öyleyse¸ sadece ve sadece böyle bir Rabb'e kulluk etmek muvahhid bir Müslüman olmanın bir gereğidir. Bu bağlamda her Müslüman¸ kabirde sorulacak olan "men Rabbüke/Rabbin kim?" sorusunun cevabını bu dünyada hem iman ve hem de davranışlar boyutunda hazırlamak zorundadır.


 









[1] İbn Manzûr¸ Lisânü'l-Arab¸ Kahire¸ ts.¸  I¸ 399-400; el-İsfehân el-Müfredât¸ s. 269.



[2] 29/Ankebût¸ 61.



[3] 1/Fâtiha¸ 2.



[4] 68/Kalem¸ 7.



[5] 73/Müzzemmil¸ 8-9.



[6] 74/Müddessir¸ 3.



[7] 96/Alak¸ 1-3.



[8] 34/Sebe'¸ 15.



[9] 3/Âl-i İmrân¸ 80.



[10] Ulutürk¸ Veli¸ Kur'an-ı Kerim Allah'ı Nasıl Tanıtıyor?¸ İzmir¸ 1986¸  s. 92.



[11] 39/Zümer¸ 3.



[12] 106/Kureyş¸ 3-4.



[13] 12/Yûsuf¸ 39.



[14] 9/Tevbe¸ 31.



[15] İbn Kesîr¸ Tefsir¸ Beyrut¸ 1981¸ I¸ 137.

Sayfayı Paylaş