EL-VEHHÂB: KARŞILIK BEKLEMEDEN BOL BOL VEREN

Somuncu Baba

"O¸ dilediği kimselere nimetlerini bolca hibe edebilir. Bu konuda yaptıklarından O'nu sorumlu tutacak hiçbir makam yoktur. Nimetin sahibi de O'dur¸ dağıtıcısı da O'dur."

Arapça'da el-Vehhâb¸ ‘ivazsız bağış¸ bahşiş¸ karşılıksız hediye'  anlamına gelen hibe isminden türemiştir. Hibe¸ bedelsiz ve karşılıksız olarak verilen temlikten ibarettir. Bu işi yapan zata Cevvâd-Vehhâb denilir. İşte bu anlamda Allah'ın en güzel isimlerinden birisi olan el-Vehhâb¸ sebepsiz olarak kullarına bol bol in'amda ve karşılıksız hibede bulunan anlamına gelir.[1]  Bundan dolayı el-Vehhâb ismine; "hiçbir maksat olmadan hayatı sonlandıran ve hiçbir bedel olmaksızın veren" denilmiştir. Çünkü hayatı ve mülkü bize hibe eden O'dur. Bu anlamdaki gerçek hibe¸ ancak cömertliği nihâyetsiz olan Allah'tan elde edilir. Hibenin temel iki rüknünden birisi temlik¸ diğeri ise bedel/karşılık ödememektir. Dolayısıyla¸ mânevî boyut açısından temliğe kullar güç yetiremez. Kulların bütün fiillerini yaratan Allah'tır. Bu fiillerin içerisine kalb ve bedenle yapılan fiiller de girer. İnsanın iki tip fiili vardır. Bunlardan birisi insanın irade ve ihtiyarına bağlı olarak gerçekleşen fiiller¸ diğeri ise¸ irade ve ihtiyarının dışında meydana gelen zorunlu fiillerdir. Biz¸ irade ve ihtiyarımıza bağlı olan fiillerden sorumlu tutulacağız. İnsanın bütün fillerini yaratan Yüce Allah¸ bu fiilleri meydana getiren¸ yapıp eden de insandır. Şu âyetlerde açıkça bu durum ortaya konmuştur:


"Allah¸ her şeyin yaratıcısıdır. Her şey üzerine vekil de O'dur."[2]


 "Hiç yaratan (Allah)¸ yaratmayan (putlar) gibi olur mu? Artık siz düşünmez misiniz?"[3]


 “Hâlbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.”[4]


 İnsanlar özgür iradeye dayalı olarak yaptıkları eylemlerin çoğu defa içyüzünü bilemezler. Herhangi bir eyleminde tam bir bilgiye sahip olmayan kimse¸ onu var kıldığını nasıl iddia edebilir? İslâm düşünce tarihinde bir takım dinî anlayışların ifade ettiği gibi¸ insan¸ kendi eylemlerinin mutlak anlamda yaratıcısı değildir. İnsanın bütün eylemlerini yaratan Allah'tır.  İşte en güzel isimleri arasında yer alan el-Vehhab¸  Allah'ın kullarına yönelik sayısız lütuflarla işlevsel mânâda yaratıcılığını gösterdiği niteliklerden birisidir. İnsanın başkalarına bağışta bulunmasıyla Allah'ın bütün bir varlığa bağışta bulunması aslâ mukayese kabul etmez. Çünkü insanların bağışlarına¸ desinler ya da bir karşılık beklemek gibi niyetler ve süflî arzular karışabilir. Gerçek hasbîlik ise¸ ancak yüce ruhlara özgüdür. Bu sebeple ivazsız ve garazsız hakîkî bağışta bulunan sadece ve sadece Allah'tır. Kur'an-ı Kerim'de hibe¸ iki âyette sebeplilik yönüyle insana¸ diğer âyetlerde de fâil olarak Allah'a nispet edilmiştir. Şu âyette hibe¸ sebeplilik yönünden meleğe izafe edilmiştir:


 "Melek: Ben¸ yalnızca¸ sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbinin bir elçisiyim¸ dedi."[5]


Şu âyette ise hibe¸ sebebiyet yoluyla insana izafe dilmiştir:


"Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını¸ Allah'ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan câriyeleri¸ amcanın¸ halanın¸ dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helâl kıldık. Bir de Peygamber kendisiyle evlenmek istediği takdirde¸ kendisini peygambere hibe eden mü'min kadını¸ diğer mü'minlere değil¸ sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık). Kuşkusuz biz¸ hanımları ve ellerinin altında bulunan câriyeleri hakkında mü'minlere neyi farz kıldığımızı biliriz. (Bu hususta ne yapmaları lâzım geldiğini onlara açıkladık) ki¸ sana bir zorluk olmasın. Allah bağışlayandır¸ merhamet edendir."[6]


Aşağıdaki âyetler grubunda el-Vehhâb doğrudan doğruya Yüce Allah'ı tavsif için gelmiştir:


"Süleyman: Rabbim! Beni bağışla; bana¸ benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen¸ daima bağışta bulunansın¸ dedi."[7]


 "Orada Zekeriyy⸠Rabbine dua etti: Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz sen duayı hakkıyla işitensin¸ dedi.[8]"


 "(Onlar şöyle yakarırlar:) Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin."[9]


"Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı."[10] 


Görüldüğü gibi bu âyetler grubundan birisinde Hz. Süleyman (a.s)'ın hükümranlık; diğer bir âyette Hz. Zekeriya (a.s)'ın hayırlı nesil; bir başkasında rahmet ve peygamberliğin hibe edilmesinin istendiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bizler de Allah elçilerinin ve sâlih kulların yaptığı gibi¸ Yüce Allah'ın el-Vehhâb isimini vesile ittihaz ederek meşru isteklerimizi O'na arz edebiliriz.


Yüce Allah'ın el-Vehhab ismi¸ O'nun zatıyla kâim olan ilâhî bir sıfatıdır. Eğer O¸ ezelî ilminde bağışta bulunmaya hükmetmemiş olsaydı¸ bu bağışın meydana gelmesi mümkün olmazdı.  Burada O'nun el-Âlim ve el-Vehhâb isimleri arasında yakın bir ilişki vardır. Allah'ın her şeyi önceden bildiği ilkesinden hareket edilirse¸  O'nun kime neyi¸ nasıl ve hangi miktarda hibe edeceğini de yine kendisinin uhdesinde tuttuğunu söyleyebiliriz. O¸ dilediği kimselere nimetlerini bolca hibe edebilir. Bu konuda yaptıklarından O'nu sorumlu tutacak hiçbir makam yoktur. Nimetin sahibi de O'dur¸ dağıtıcısı da O'dur. Çünkü varlık alanında¸ sonradan yaratılan bir şeyin Allah'ın iradesine¸ hükmüne ve ilmine aykırı olması imkânsızdır.


Yüce Allah'ın sonsuz nimetine mazhar olan insan¸ O'nun yarattığı âciz ve nâkıs bir kuldur. Dolayısıyla¸ eğer O vermezse insan hiçbir şeye mâlik olamaz. Nitekim bu durum Kur'an'da "köle-eli açık efendi" misaliyle şöyle anlatılmıştır: "Allah¸ hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile¸ kendisine verdiğimiz güzel rızktan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayan kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah'a mahsustur¸ fakat onların çoğu bilmezler."[11]  İslâm'a göre¸ mülk Allah'ın olduğuna göre¸ mükemmel ölçüde temlîk görevi de O'na aittir. Aslında her insan¸ Allah'ın sayısız nimetlerine mazhar olmuştur. Dünyaya gelişimiz başlı başına bir hibe örneğidir. Biz seçilerek gelmişizdir. Bu âlemde her bir varlığın kendisine yüklenen bir sorumluluğu vardır. Âzâlarımızın sağlam oluşu¸ sâlih bir çevrede yetişmemiz¸ sâlih eş ve evlatlarımızın oluşu¸ yaşamak için su¸ hava¸ toprak¸ ateş gibi nimetlerin sunulmuş olması vb. gibi sayısız nimetler¸ bizim açımızdan büyük bir değer ifadesidir. Yaşadığımız imtihan dünyasında her insan¸ varlığın tekâmüle eriştirilmesinde bir parça görev yapmaktadır. Parçalar ise¸ bütünü oluşturur. Allah'ın sonsuz nimetlerine mazhar olan insanın da¸ sahip olduğu nimetleri meşrû bir çerçevede ihtiyaç sahipleriyle paylaşmak gibi ahlâkî bir sorumluluğu vardır. Bunun başında da önceliği¸ kendisine sayısız nimet veren Yüce Varlığı takdir etmek gelir. Bu takdir duygusu¸ hem dil ve hem de fiilî planda gerçekleştirilmelidir.[12] Çünkü bize olan hibenin sürekliliği şükür denilen takdir duygusuyla artma kaydeder. Eğer biz¸ Allah'ın hibesi olan malımızın bir kısmını yoksullarla paylaşırsak¸ malımız artacak; eğer biz¸ hibe olarak bize verilen ilmimizi toplumla paylaşırsak¸ ilmimiz artacak; eğer biz¸ hibe olarak bize verilen zamanımızı faydalı işlerle değerlendirirsek¸ zamanımıza bereket gelecektir.


Sonuç olarak söylemek gerekirse¸ insan da hibe olarak sahip olduğu nimetleri¸ nimet sahibinin beyan ettiği kimselerle paylaşmalıdır. Her ne kadar mutlak anlamda herhangi bir hastaya şifa¸ bir kısıra çocuk¸ bir sapığa hidâyet¸ bir mübtelâya âfiyet veremesek de -ki bütün bunları Yüce Allah vermeye kâdir ve mâliktir- sebeplilik yoluyla katkıda bulunma gibi bir imkânımız her zaman olabilir. İşte ancak o zaman Yüce Allah'ın el-Vehhab ismiyle ahlâklanmış oluruz. 


 






[1] Râzî¸ Fahreddîn¸ Şerhu Esmâillahi'l-Husn⸠Beyrut¸ 1984¸ s. 233.



[2] 39/Zümer¸ 62



[3] 16/Nahl¸ 17.



[4] 37/Sâffât¸ 96.



[5] 19/Meryem¸ 19.



[6] 33/Ahzâb¸ 50.



[7] 38/Sâd¸ 35.



[8] 3/Âl-i İmrân¸ 38.



[9] 3/Âl-i İmrân¸ 8.



[10] 26/Şuar⸠21.



[11] 16/Nahl¸ 75.



[12] Bkz. 2/Bakara¸ 152.

Sayfayı Paylaş