MUHTAÇ OLDUĞUMUZ ANLAYIŞ: İNSÂNİYETİMİZ

Somuncu Baba

Yaşadığı dönemlerde meşhur olan insanların çoğu¸ zamanın geçmesiyle unutulurlar ve sanki dünyaya hiç gelmemiş gibi olurlar. Öldükten sonra arkalarında bir eser¸ bir anlayış ve bir fikir bırakan kimseler¸ o fikir ve anlayışlarıyla ile asırlar ötesine isimlerini duyururlar¸ asırlar ötesini tesir altına alırlar¸ böylece isimlerini zihinlerde canlı tutarlar.

Çağımızda insâniyetimizi ve dindarlığımızı unutturan en önemli hastalıklarından biri¸ fertlerin kendilerini her şeyin merkezinde görmesi anlayışıdır. İnsanları böyle bir anlayışa götüren unsurun başında¸ diğer faktörlerle birlikte¸ takriben 17. yüzyılda Avrupa'da ortaya çıkan¸ toplumsal değerler sistemi ve organizasyonlarıyla zamanla bütün dünyaya yayılan modernite denilen anlayış gelir. Modernite anlayışı ben'imizi¸ yani kendimizi dünyanın merkezinin en önemli unsuru haline getirmiş¸ ‘öteki'nin hayatını hiçe saymayı ve ‘öteki' hayatlardan ‘ben'imize bir şeyler çalmayı ya da zorla almayı algılatmış ve öğretmiştir. Bilhassa modernitenin ürünü olan kitle iletişim araçlarında ferdin insanî yönünü körelten yayınların sıradanlaştırılarak ve normalleştirilerek artan tekrarlarla gösterilmesi bireyin dünyayı ve olayları algılamasını değiştirmiştir. Böylece insana ait olan değerler sistemi tahrip edilmiştir. Ayrıca ferdi kutsayan¸ manevî ve kutsal olan değerlere sıcak bakmayan bir yönünün de bulunduğu belirtilen modernite¸ insanın duyarlılığını ve sorumluluğunu gösteren sağduyu ve vicdanını zedelemiş¸ bu duygularını da köreltmiştir. Bundan dolayı modern olduğunu iddia eden insanın vicdânî duyguları her gün biraz daha zayıflamakta¸ giderek onu bütün yönleriyle kuşatan hale gelmektedir. Bundan kurtulmanın ve dur demenin yolu dinî ve ahlâkî değerlere dönmekle birlikte¸ kültürümüzde insâniyetimizi hatırlatan¸ dindarlık anlayışımıza örnek olabilecek pek çok şahsiyet tarafından ortaya konan anlayışları dikkate almaktır. 


Bu çerçevede örnek alınabilecek şahsiyetlerden biri ve ortaya koyduğu anlayışla zihinlerimizde devrim sayılabilecek etki yapan zat Abdullah İbnü'l-Mübârek el-Mervezî (ö.181/797)'dir. Onun kimliğiyle ilgili bilgi verecek olursak o¸ muhaddis¸ müfessir¸ fakih¸ edîb ve zâhid kimliğiyle bilinmektedir. Babası ve annesi Türk'tür. İlimlerin her çeşidinde asrının bilgini kabul edilir. Ayrıca zengin hadis ve fıkıh kültürüne sahiptir. Zühde dair olan Kitâbu'z-Zühd ve'r-Rekâik adlı eseri sahasında meşhurdur. Hadisle ilgili diğer eseri: Kitabu's-Sünen fi'l-Fıkh'dır.  Orta-Asya Türkistan coğrafyasının Horasan bölgesinin ilk eser yazan müelliflerinden sayılır.[1]


Yaşadığı dönemlerde meşhur olan insanların çoğu¸ zamanın geçmesiyle unutulurlar ve sanki dünyaya hiç gelmemiş gibi olurlar. Öldükten sonra arkalarında bir eser¸ bir anlayış ve bir fikir bırakan kimseler¸ o fikir ve anlayışlarıyla ile asırlar ötesine isimlerini duyururlar¸ asırlar ötesini tesir altına alırlar¸ böylece isimlerini zihinlerde canlı tutarlar.


Bu dünyadan göçeli yaklaşık on iki asır gibi uzun bir zaman geçmesine rağmen¸ bu asırda hâlâ Abdullah İbnü'l-Mübârek'in isminden bahsediliyor olmasının zâhid bir kişi ve bir İslâm âlimi olması yanında¸ yaşadığı toplumun sorunlarına duyarlı olması ve bu bağlamda geliştirdiği anlayışla toplumun sorunlarına çözüm sunmasıyla ilgili olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü gerçek âlim toplumun sorunlarından uzak duramaz.


Şimdi de Abdullah İbnü'l-Mübârek'in bugün için de muhtaç olduğumuz anlayışını tanımaya çalışalım:


Abdullah İbnü'l-Mübârek¸ zühd edebiyatının en meşhur¸ en yaygın ve ilk dönem zühd anlayışını ortaya koyan eser sahibi olmakla beraber¸ geliştirdiği zühd anlayışı da üzerinde durulması gereken özellikler taşır. Ona göre zühd¸ dünya ile alâkayı kesmek değil¸ dünya hayatını yaşamak¸ ancak yaşarken dünyaya ve dünyalığa bağlanmamaktır. Nitekim o¸ hayatı boyunca ticaretle meşgul olmuş¸ savaşlara katılmış¸ seyahatler yapmış ve ilim öğretmeye çalışmıştır. Onun¸ "İlmi dünya için öğrendik¸ ama ilim bize dünyaya değer vermemeyi öğretti." sözü¸ bu konudaki görüşünü açıkça ortaya koymaktadır. Günün belirli bir bölümünü zikir ve tefekküre ayırdığı¸ bu süre içinde hiç kimseyle konuşmadığı¸ insanlarla sürekli bir arada bulunmayı ve onlarla içli dışlı olmayı ilim ehli için uygun görmediği rivâyet edilir. Ancak onun bu tavrı uzleti tercih ettiği anlamına gelmez. Çünkü o¸ sürekli uzleti doğru bulmazdı. Ona göre kişi daima Allah'ın murâkabesinde olduğunu hatırından çıkarmamalıdır. Yüz şeyden sakınıp bir şeyden sakınmayan kişi muttaki sayılmaz.[2]


Arap asıllı muhaddis imam Sufyân-ı Servî (ö.161/778) bu örnek Müslüman Türk'ün zühd derecesini: "İbnü'l-Mübârek'in sene boyu yaşadığı hayatı ben üç gün olsun yaşamaya kalksam beceremem." şeklinde anlatmaya çalışmıştır. İbnü'l-Mübârek bilindiği üzere¸ kendi devrinin âlimlerini de hayran bırakan ilim ve ahlakının yanı sıra¸ Anadolu cihadına katılmış¸ pehlivan yapılı bir muhârip ve büyük servet sahibi bir tüccardı. Kazancını ilim adamı yetiştirmek ve onların geçimine yardımcı olmak yolunda harcıyordu. Sefîlâne bir hayatın ona göre Müslüman zühdüyle bir alakası yoktu. Aşağıda nakledeceğimiz ibretâmiz hâdise bu büyük zâhidin günümüz için bile rehberliğini sürdürdüğünü gösterecek tazeliktedir:


İbnü'l-Mübârek dostlarıyla beraber yükler dolusu erzakla hac seferine çıkmıştır. Hizmetkârlardan birisi yolda ölmüş ve bir süprüntülüğe atılmış bir keklik getirmiştir. Orada küçük bir kulübe vardır. İbnü'l-Mübârek atının üstündedir ve fark eder ki¸ bu kulübedeki küçük bir kız başını uzatıp uzatıp geri çekiyor¸ görünmeyeceği bir anı kolluyor. İbnü'l-Mübârek böyle bir anı oluşturunca¸ kızcağız üzerindeki tek peştamalla geliyor¸ o ölü kekliği kapıp kulübesine kaçıyor. O an¸ âlimimiz¸ hizmetindeki bir gence;


"Git kapısını çal¸ o kızı al da gel." emrini verir. Getirilen kızdan alınan bilgi yürek parçalayıcıdır. Meğer kulübede iki kız kardeş yaşıyorlarmış. Varlıklı sayılan babaları ölmüş¸ zâlim herifler gelip ellerinde ne varsa alıp götürmüşler¸ tek peştamalla kala kalmış¸ ölü eti yemenin kendilerine helal sayılacağı bir çâresizliğe düşmüşler. Olanları dinleyen İbnü'l-Mübârek kızcağıza soruyor:


"Size bakacak kimse yok mu?" sorusuna "Yok." cevabını alınca içi kararıyor ve yanındaki gence; "Yanımızdaki malları bu kıza ver." diyor ve vekilharcına dönüp; "Kaç paramız var?" diye soruyor. Paranın miktarı bin dinarmış. Bu koca Türk âlim o anda beklenmedik şu kararını açıklıyor:


"Yirmi dinarını ayır¸ Merv'e dönüşümüz için herhalde yeter. Gerisini şu kızın peştamalına doldur." Üstadın emri yerine getirilmiştir. Kendilerine soruyorlar:


"Niçin hacdan vazgeçtin?" İşte emsalsiz adama yakışan cevap:


"Bu yaptığımız¸ bu seneki haccımızdan daha sevaptır."


Günümüzden 1200 sene evvel yaşanmış bu ibret dolu hadisenin başkahramanını rahmetle anıyor; bu davranış ve anlayışının¸ İslâm dünyasında hâlen semt pazarı artıklarından evine azık derleyenlerin az olmadığını zengin Müslümanlara ibret olmasını hatırlatıyoruz.[3]  Ve bunun yanında insâniyetimizi yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini ve dindarlık anlayışımıza rehberlik edecek bu anlayışa çok muhtaç olduğumuzu beyan etmek istiyoruz. Belki bu anlayışlar vesilesiyle bireysel ve toplumsal buhranlarımıza çözüm bulanabilir.







[1] Geniş bilgi için bkz. Raşit Küçük¸ Abdullah b. Mübârek¸ DİA¸ I¸ 123-124



[2] Raşit Küçük¸ Abdullah b. Mübârek¸  DİA¸ I¸ 123



[3] Mehmed S. Hatiboğlu¸ İlk Sufilerin Hadis/Sünnet Anlayışları Üzerine¸ İslâmiyat¸ c: 2¸ sayı:3; Temmuz-Eylül 1999¸ s. 13

Sayfayı Paylaş