ALLAH'IN HER ŞEYİ YERLİ YERİNCE KOYMASI VE YARATMASI: EL-ADL

Somuncu Baba

“Adalet¸ doğal bir ahlâk kanunudur. Allah insanın ontolojik anlamda yapısına adalet duygusunu ahlâkî bir ilke olarak yerleştirmiştir. İslâm bireysel ve toplumsal hayatın tüm katmanlarında adaletli davranmayı emreder”

Adalet masdar olarak¸ her türlü sapmanın ve haksızlığın karşıtı olup¸  bir şeyi ait olduğu yere koymak¸ hakkını vermek¸ eşit ve denk yapmak” anlamlarına gelir. Bu anlamda Adalet kelimesi; insaf¸ haklılık¸ söz ve eylemde doğruluk mânâlarını kapsayan bir denkleştirmedir.[1] Bu durum fonksiyonellik açısından; aşırılık ve ihmalkârlık arasında bir birleştirme noktası olan terazinin diline benzer.  Bundan dolayı Adalete ve Adalet sistemine mîzân da denilir. Nitekim şu âyette bu husus şöyle açıklanır: “Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mîzânı indirdik. Biz demiri de indirdik ki¸ onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu¸ Allah'ın¸ dinine ve peygamberlerine gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir¸ daima üstündür.”[2]


 Yüce Allah'ın en güzel isimlerinden birisi olan el-Adl; maddî ve manevî olarak her şeyi yerli yerince koyması ve yaratması anlamına gelir. İşte bu anlamda Adalet¸ mutlak eşitlik değil; verilen ile hak edilen arasındaki dengeyi ifade eder. Her ne kadar bu denge bazı durumlarda eşitlikle gerçekleşirse de mutlak anlamda adalet¸ eşitlik değildir. Bir işin değerinin emek sarfiyatının çokluğu ile orantılı olmadığı gibi…  Belki görünürde küçük bir iş gibi görülen şey¸ değer açısından büyük bir işe eşittir. Örneğin¸ mühendis birazcık düşünür proje çizmek gibi basit bir iş yapar. Onun bu düşünmesi¸ emrinde çalışan ve projesini gerçekleştirmek için zahmet çeken birçok insanın işine denktir. Ordu komutanının durumu da böyledir. Onun yönetimi¸ sevk ve idaresi kimilerine göre belki de basit bir iştir. Gerçekte ise bu¸ onun kumandasında ve ağır şartlar altında savaşan kimselerin yaptıkları bütün işlere denktir. İslâm hukukunda diyet ve tazminat yoluyla adaletin sağlanması da bu örneklere benzer.  Peygamber (s.a.v)'in; “Çocuklarınıza verdiklerinizde âdil olun”[3] rivâyetindeki adalet de bu anlamdadır. Bu örneklerden yola çıkarak söylemek gerekirse¸ yerine göre denklik ve eşitlik anlamına gelen adalet¸ psikolojik mânâda doğruluğu¸ insan zihninde yerleşmiş olma durumudur.


Adalet¸ doğal bir ahlâk kanunudur. Allah insanın ontolojik anlamda yapısına adalet duygusunu ahlâkî bir ilke olarak yerleştirmiştir. İslâm bireysel ve toplumsal hayatın tüm katmanlarında adaletli davranmayı emreder:  “Muhakkak ki Allah¸ adaleti¸ iyiliği¸ akrabaya yardım etmeyi emreder¸ çirkin işleri¸ fenâlık ve azgınlığı da yasaklar. O¸ düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.[4] Aynı zamanda İslâm¸ her türlü ayrımcılığı da yasaklar: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan¸ adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin¸ sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu¸ Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah'a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.[5]


Fert¸ toplum ve devlet hayatında adaletin uygulama alanı oldukça geniştir. Meselâ bir Müslüman¸ ne pahasına olursa olsun¸ konuşmasında bile adaletten ayrılmamalı¸ hakkı ve doğruyu söylemelidir: “…Söz söylediğiniz zaman¸ yakınlarınız dahi olsa adaletli olun¸ Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size¸ iyice düşünesiniz diye bunları emretti.”[6]


Adalet hukukun mihveridir: “Allah size¸ mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici¸ her şeyi görücüdür.[7] 


Adalet barışta taraflar arasında gözetilmelidir: “Eğer mü'minlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa¸ Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını âdaletle düzeltin ve (her işte) âdaletli davranın. Şüphesiz ki Allah¸ âdil davrananları sever.[8]


Adalet şahitlikte yerine getirilmelidir: “İddet müddetlerini doldurduklarında onları ya meşru ölçüler içerisinde (nikâhınız altında) tutun veya onlardan meşru ölçülere göre ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın. İşte bu¸ Allah'a ve âhiret gününe inananlara verilen öğüttür. Kim Allah'tan korkarsa¸ Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah'a güvenirse O¸ ona yeter. Şüphesiz Allah¸ emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.”[9]  


Helâl ve harama riayet etmek için adalet alış-verişte uyulması gereken ilâhî bir yasadır: “…ölçü ve tartıyı adaletle yapın.”[10] “Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu¸ hem daha iyidir hem de neticesi bakımından daha güzeldir.[11]


Adalet¸ Allah'ı birlemede itikat haline getirilmelidir: “Hamd¸ gökleri ve yeri yaratan¸ karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. (Bunca âyet ve delillerden) sonra kâfir olanlar (hâlâ putları) Rab'leri ile denk tutuyorlar.” [12]


SONUÇ


Görüldüğü gibi Adaleti gözetmek toplumun çekirdeği olan aile içi ilişkilerden tutun da devlet yönetimine varıncaya kadar merkezi bir konum¸ değer ve öneme sahiptir. “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan¸ kendiniz¸ ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar¸ fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın¸ (şahitliği) eğer büker (doğru şahitlik etmez)¸ yahut şâhidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”[13]  Onun için toplumsal hayatta herkese insanca yaşama imkânı sağlayan sosyal Adalet hizmetleri¸ eşitlik üzerine değil¸ denge üzerine kurulmalıdır. Eğer aksi bir tutum olursa¸ bundan toplumsal düzen ve barış zarar görür. O halde hakkaniyet ölçüsü olan adaletin -ister lokal¸ isterse küresel düzeyde olsun- gerçekleştirilmesi için mücadele vermek¸ insan onurunu korumanın doğal bir yoludur.


 


 





[1] Bkz. El-İsfehânî¸ Râgıb¸ el-Müfredât¸ İstanbul¸ 1986¸  s. 487.



[2] 57/Hadîd¸ 25.



[3] Buhârî¸ Sahîh¸ “Hibe”¸ 12.



[4] 16/Nahl¸ 90.



[5] 5/Mâide¸ 8.



[6] 6/En'âm¸ 152.



[7] 4/Nis⸠58.



[8] 49/Hucurât¸ 9.



[9] 65/Talâk¸ 2-3.



[10] 6/En'âm¸ 152.



[11] 17/İsr⸠35.



[12] 6/En'âm¸ 1.



[13] 4/Nisa¸ 135.

Sayfayı Paylaş