MANGALDA BALIK

Somuncu Baba

"Trafikte iyice ısınan arabada¸ bunalarak yol almaya
çalışırken Nadir babasını "Baba inelim¸ tuvaletim geldi"
diye dürtmeye başladı. Safi "Oğlum şimdi sırası mı
biraz sonra hastaneye varırız orada girersin." dedi"

Mangalda pişen alabalık ile Şile palamudunun kokusunu duydukça¸ Zeliha'nın iştahı daha çok kabarıyordu. Kaşarpeynirli alabalığı ve palamudu yanında şalgam suyu¸ ezilmiş kırmızıbiberli soğan ve Antep ezmesiyle ne güzel yiyeceğinin hayalini kurarken¸ kocası Safi¸ (Aslında ismi dedesinin adı olan Safiyüddin'di. Ama çok uzun olduğu için babası Nadir Bey dışında herkes kısaca"Safi" diyordu.) pişen balıkları tam da Zeliha'nın önüne koydu. Zeliha balıklara bakarken ağzının sulandığını hissetti. Çatalı uzatırken¸ içinden bu anın hiç bitmemesi için dua ediyordu. Önce alabalıktan bir parça kopardı. Kaşarpeyniri üzerinde ne güzel erimişti. Kopardığı lokmayı ağzına doğru götürürken kaşarpeyniri uzadı uzadı ve Zeliha ağzını açtı. Tam balığı yiyecekken¸


"Anneeee! Tuvaletim geldi!"


Seslenen yeni tuvalete alışan iki buçuk yaşındaki oğlu Nadir'di. Zeliha birden gözlerini açtı. Parmakları hâlâ çatal tutar şekildeydi ve burnunda mangalda pişen balıkların kokusu vardı. Rüyaya kaldığı yerden devam edebilmek için hemen tekrar gözlerini kapattı¸ ama Nadir'in susmaya niyeti yoktu. Tekrar ve bu defa daha yüksek bir sesle bağırdı. Safi'nin uykusu çok ağır olduğundan oğlanı duymuyordu. Çaresiz Zeliha kalktı. Nadir'i tuvalete götürdü¸ bir bardak da süt içirdikten sonra yatağına yatırdı. Kendi de gidip yattı¸ ama gözünün önüne hep mangaldaki balıklar geldiği için bir türlü uyuyamıyordu. Üç aylık hamileydi ve ilk defa canı bir şeyi bu kadar çok istiyordu.


Kahvaltıda Safi'ye rüyasını anlattı. Safi "Yemekten hemen sonra aşağı çarşıya iner alırım. Mangal da yakarım bir güzel pişiririz."


"Acaba gidip bir yerde mi yesek. Şimdi git al temizle pişir. Bir sürü iş. Ne dersin?"


"Bu mevsimde lokantalarda taze balık zor bulunur. Çoğu ithal palamut onların. Ben bir koşu gider alırım¸ sen merak etme."


"Baba ben de geliyim. N'olur?"


"Oğlum bu sıcakta senin ne işin var."


Nadir'in vazgeçmeye niyeti yoktu. Safi çaresiz onu da yanına aldı. Evde kalan Zeliha da hemen bulaşıkları yıkamaya koyuldu. Balığın yanında yiyecekleri¸ ezmeyi¸ salatayı hazırlamak istiyordu ki balık piştiği anda hemen yemeye başlayabilsin.


Safi ile oğlu sokakta bir süre yürüdükten sonra¸ çarşıya giden yola dönmek için hamle yapacakken karşıdan hızla gelen arabayı fark edip kenarda beklediler. Araba tam yanlarından geçerken acı bir fren sesiyle durdu. Yanlarındaki bahçe duvarının üzerinden Habibe Hanım'ın simsiyah kedisi arabanın önüne düşmüştü. Araba son anda durduğu halde yine de kediye çarptı. Fren sesini duyan Habibe Hanım ağlayıp bağırarak sokağa fırladı. Kedisinin yerde hareketsiz öylece yattığını görünce¸ var gücüyle dizlerini dövüp "Ah yavrum! Seni ne hallere getirdiler!" diyerek ağlayıp bağırmaya başladı. Ortalık bir anda ana baba gününe dönmüştü. Her kafadan bir ses çıkıyor kazayı gören görmeyen kendince bir fikir beyan ediyordu.


"Araba da ne kadar eski. Şoför garanti acemidir."


"Eee! N'olacak¸ önüne gelene ehliyet verirlerse olacağı budur."


"Aslında suç Habibe'nin. Yedirdi¸ yedirdi¸ hayvancağız sonunda kendini taşıyamayıp duvardan lap diye düştü."


"Ben de gördüm¸ kedi kendi düştü¸ arabanın önüne."


"İyi de hırsızın hiç mi suçu yok. Sokak arasında bu kadar hızlı gidilir mi?"


"Doğru diyon¸ ya önüne çıkan çocuk olaydı…"


 Şoför bir anda toplanan bu gürültücü kalabalıktan korkarak bir süre arabasından inmedi. Sonra üzerine dikilen bakışlardan rahatsız olup bir an önce orada uzaklaşmak için Habibe Hanım'a "Kediniz kımıldanıyor¸  hem görünüşte bir yara bere de yok. Ama yine de isterseniz hemen bir veterinere götürelim." dedi. Safi ise kalabalık toplanmaya başladığı andan itibaren oradan uzaklaşmak için fırsat kolluyordu. "En iyisi geri dönüp arka yoldan çarşıya gitmek" diye düşünüp oğlu ile oradan savuşmaya çalışırken Habibe Hanım'ın tiz sesiyle irkildi. "Safi Bey oğlum Safirimle beni yalnız bırakma¸ n'olur sen de hastaneye gel bizimle." Safi "Yanımda çocuk var abla¸ hem evden de beklerler." derken onca kalabalığın "Bu anda zavallı kadını yalnız mı bırakacaksın?" der gibi yüzüne baktıklarını görünce çaresiz "Tamam haydi gidelim bari." dedi.


Veteriner 15 dakikalık bir yoldaydı¸ ama maalesef yerinde yoktu. Kapıda "Bir hafta sonra döneceğim." yazıyordu. Kâğıtta tarih yoktu¸ ama onlar için şu anda önemli de değildi zaten. Arabada yaralı kediyle bekleyen Habibe Hanım veterinerin olmadığını duyunca tekrar ağlayıp sızlanmaya başladı. Bir yandan da ağıt yakar gibi kedinin ne kadar akıllı olduğundan ne kadar söz dinlediğinden bahsediyordu. Safi içinden kadına söylenerek "Zeliha'nın rüyası benim kâbusum oldu." diye düşünüyordu.  


Bir yandan da şoför devamlı söyleniyordu. "Pazar günü başıma bela oldunuz. Hayvan hastanesine de götürürüm¸ sonrasına karışmam ha teyze."


"Şuna bak hem suçlu hem güçlü. Az daha Safirimi öldürüyordun. Konuşacağına sür şu külüstürü de bir şey olmadan yetiştirelim yavrucağı."


Trafikte iyice ısınan arabada¸ bunalarak yol almaya çalışırken Nadir babasını "Baba inelim¸ tuvaletim geldi" diye dürtmeye başladı.  Safi "Oğlum şimdi sırası mı biraz sonra hastaneye varırız orada girersin." dedi¸ ama çocuğun dinleyecek hâli yoktu. Bir yanda oturduğu yerde kıpır kıpır hiç durmuyor¸ bir yandan ağlayarak "Baba ya! Çabuk!" diye bağırıyordu. Şoför "Sizi bana sayıyla mı verdiler?" diye söylenerek arabayı yol kenarına çekti. Safi çocuğu kucağına alıp¸ etrafta tuvalet ararken ileride bir cami gördü. Oraya doğru tam gaz koşarken¸ ayağı taşa takıldı. Çocukla birlikte düşmemek için yalpalarken¸ yanında bulunan simit tezgâhına çarptı. Simitler yere saçılırken Safi düşmemeyi başarmanın sevinciyle tekrar camiye doğru yöneldi. Simitçi  "Heeey! Hemşerim. Tezgâhı devirdin nereye kaçıyorsun?" diye bağırarak peşlerine düştü. Onlar başlarına başka bir kaza gelmeden işlerini bitirip çıktıklarında¸ simitçiyi kızgın bakışlarla kapıda bekler buldular. Simitçi hırsla Safi'nin yakasına yapışacakken Safi "Dursana hemşerim. Zararın ne ise öderiz." diyerek adamın elini yakasından çekti ve tezgâhta bulunan simitler için en az iki kat para ödeyerek adamın elinden kurtuldular. Safi "Keşke bir balık lokantasına gitseydik. Daha az ödeyip¸ hiç yorulmadan balığımızı yerdik" diye söylenirken aklına Zeliha geldi. "Şimdi bizi ne kadar merak etmiştir. Bir arayım da merak etmesin" diye elini cebine attı; ama telefonu evde kalmıştı. Hastaneye varınca etraftaki bir kontörlüden aramaya karar verdi. Bu sırada Nadir ilerideki bir parkı işaret ederek


 "Baba n'olur parka gidelim!" diye yalvarmaya başladı. Safi hiç âdeti olmadığı halde iyi bir küfür savuracakken son anda kendini tuttu ve çocuğun dikkatini başka yöne çekmek için oradan geçen pamuk helvacıdan büyük pembe bir pamuk helva aldı. Nadir pamuk helvadan bütün yüzüne bulaştırarak kocaman bir parça kopardı ve ağzı dolu gülümseyerek "Baba ne güzel geziyoruz di mi? "


Bütün sinirleri gerilmiş olan Safi birden boşalarak katıla katıla gülmeye başladı ve "Evet oğlum. Bugün Pazar ya¸ konu komşu hep beraber gezmeye çıktık."


"Akşama kadar böyle gezecez mi? Hani balık alacaktık?"


"Alacağız almasına da önce şu Safirle Habibe Hanım'dan kurtulmamız lazım. Sonra doğru balık pazarına."


Dur-kalklarla on dakikalık yolu kırk beş dakikada alarak hastaneye vardılar. Kedi bu arada kımıldanmaya başladı. Hastanede kiminin yanında köpeği¸ kimi kafesiyle kuşu¸ en çok da kucaklarında kedileriyle insanlar bekliyordu. Şoför "İnsanlara bu kadar bakmazlar. Hastalar hastane kapılarında ölür kimsenin kılı kıpırdamaz¸ tövbe tövbe."


Bekleyenlerden biri alınarak ters ters "Bize mi diyorsun¸ hayvan düşmanı!" diye diklendi. Şoför altta kalır mı "Hee sana diyorum¸ yalan mı? Sokaklarda hasta muhtaç birini görseniz…"


Bekleyen hastanın sırası gelmeseydi münakaşa daha çok uzayacaktı¸ ama Allah'tan çağırdılar da içeri girdi. Safir ise diğer hayvanları görünce gözlerini açtı ve mırıldanarak etrafa bakmaya başladı. Görünüşte bir şeyi yoktu. Nitekim muayene eden doktor da bir şey olmadığını çarpmanın etkisiyle kısa süreli bir şok geçirdiğini söyledi de başta Safi olmak üzere hepsi ayrı sebepten derin bir nefes aldı. Hastaneden çıkarken Safi "İnşallah şu şoförün hoş gönlüne gelir de bizi tekrar götürür. İyice geç kaldık diye söylenirken¸ o ana kadar didişen Habibe Hanım'la şoförün birbirlerine "oğlum"¸ "anne" diyerek¸  gayet samimi konuştuklarını gördü. Safirin iyileşmesi ikisinin de sinirlerini düzeltmişti anlaşılan. Hep birlikte arabaya bindiler.  Habibe Hanım yemek için ısrarla şoförü eve davet etti. Safi "Habibe Abla çok güzel yemek yapar¸ bence bu daveti atlama."


Böylece geldikleri gibi semtlerine aynı araba ile döndüler. Tabi yolda Nadir için bir mola daha vererek.


Balık pazarına girdiklerinde vakit iyice akşama yaklaşmıştı. Bütün tezgâhlara baktılar maalesef balık yoktu. Bütün balıkçılar ağız birliği etmiş gibi "Abi az bir balık geldi onu da mangalcılar aldı."


   Safi "Biz de mangalcı olacaktık ya neyse…" diye söylenip eli boş eve dönecekken mangalda balık kokusu duydu. Kokuyu takip etti. İleride bir balıkçının bir kaç tane çingene palamudu pişirdiğini gördü. Hemen yanına yaklaşıp fiyatını sordu ve onu yıkan cevapla karşılaştı. "Balık yok abi¸ son kalanları da kendimiz için pişiriyoruz."


Safi yalvardı¸ adam "Yok" dedi. Safi değerinin çok üstünde fiyat teklif etti. Adam yine "Yok." dedi. Ne dese ikna olmuyordu. Sonunda karısının hamile olduğunu ve bunu almadan eve giderse çok üzüleceğini söyleyince adam ikna oldu ancak sadece Zeliha'ya yetecek kadar balığı ekmek arasına koydu verdi. Safi ona da şükrederek aldı fakat ne kadar ısrar ettiyse adam para almadı.


Safi "Hiç değilse elimiz boş dönmedik diye sevinerek zile bastı. Otomatik açılıp da apartmana girince keskin bir balık kokusu karşıladı onları. Evden de çok ses geliyordu.


"Misafir mi geldi acaba?" diye düşünerek merdivenleri çıktılar. Koku kendi evlerinden geliyordu. Zeliha gülerek kapıda karşıladı onları. "Hoş geldiniz. Safir nasıl?"


Safi "Olanları duydun mu?"


"Evet ya komşunun kızı görmüş sizi arabaya binerken. Cepten arayacaktım yanına almamışsın."


Safi gururla balık ekmek paketini uzatırken "Senin için aldım. Annemler mi geldi?"


"Evet. Sizden biraz sonra¸ annenler abinler hepsi birlikte geldiler. Gelirken abin balık da almış. Geç geleceğinizi düşünüp sizi beklemedik. Ama hakkınızı ayırdık."

Safi kâbus gibi geçen o günü düşünürken birden çok acıktığını hissetti ve onların ayırdığını değil de büyük emeklerle aldığı çingene palamudunu yemeye başladı. Nadir ise o sırada dilinin döndüğünce nasıl gezdiklerini anlatıyordu.

Sayfayı Paylaş