EL-ĞANÎ: HİÇBİR KİMSEYE, HİÇBİR ŞEYE MUHTAÇ OLMAYAN

Somuncu Baba

"Yüce Allah hem ğanî ve hem de muğnîdir.
Allah'ın ilim ve malla zengin kıldığı kimsenin
mutlak anlamda yaratanına ihtiyaç
duymaması mümkün değildir."

Arapça'da "ğanî"¸ hiçbir şeye ihtiyacı olmamak demektir.  Allah'ın en güzel isimleri arasında yer alan el-Ğanî¸ hiçbir şeye muhtaç olmayan kendi dışındaki her şey O'na muhtaç olan anlamına gelir.[1]  Çünkü her şeyin sahibi O'dur: "Göklerde ve yerde ne varsa hep O'nundur. Doğrusu Allah müstağnîdir¸ övülmeğe layıktır."[2] Bu âyette "ğanî¸ hamîd" terkibinin birlikte kullanılması anlamlıdır. Allah'ın ğanîliğinin dışında bütün ğanî oluşlar izafileşir. Yerde ve gökte olan her şey O'na aittir. İnsanların varlıklı oluşu¸ O'nun varlık denizinin yanında bir damla bile değildir. Nitekim şu âyette bu husus çok açık bir şekilde dile getirilir: "Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaçsınız¸ Allah ise müstağnîdir¸ övülmeğe layık olandır."[3] Bu âyette geçen ve  "sizsiniz Allah'a muhtaç fakirler"¸ cümlesinde öznenin  (el-fukarâ)¸ marife (elif lamlı) olarak gelmesi oldukça önemlidir. Bu sebeple insanın mükellef kılındığı dinin temel kurallarını hayata geçirme ve ibadet yapma vazifesine Allah'ın ihtiyacı değil¸ bizim ihtiyacımız vardır. İslâm'da emir ve yasakların sayısız hikmetleri olup¸ her birisi birey ve toplumun yararınadır. Varlıklar içinde¸ insan¸ "zayıf" olarak yaratılmıştır.[4]  Hangi konum ve derecede olursa olsun¸ her zaman Allah'a muhtaçtır. Dolayısıyla insan¸ zayıflığını bilmeli ve her an Allah'a ihtiyacı olduğunu kavramalı¸ O'na olan kulluğunda azami gayret göstermelidir.  Hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu Allah'a verdiği sayısız nimetlerden dolayı hamd edilmeli ve şükredilmelidir. Hamd¸ isteğe bağlı yapılan bir iyiliğe karşı gönül açıklığı ile o iyiliğin sahibine saygı ifade eden bir övgü sözüdür.  Gerçekte O'ndan başka nimet veren¸ O'ndan başka övülmeğe ve yüceltilmeye layık olan yoktur. Onun için dilek ve istekleri verirse¸ ancak O verir.


GERÇEK ANLAMDA ZÜHD¸ MÜLKİYETİ GEREKTİRİR.


 Tasavvuf ıstılahında kullanılan "fakr" sözcüğü¸  ferdin mal bakımından yoksul olması değil¸ her hususta kişinin kendisini Allah'a muhtaç hissetmesi[5] anlamındadır. Yoksa İslâm hiçbir zaman yoksulluğu tebcil etmemiştir.  Maddî ve manevî yoksulluk her türlü kötülüğün yeşermesine mümbit bir ortam hazırlar. Dünyada zühdü övme konusunda vârid olan hadislerden¸ hiçbir zaman maddî anlamdaki fakirliği övme kastedilmez. Çünkü züht anlam bakımından mülkiyeti gerektirir. Gerçek zâhid¸ dünyalığı elinde bulundurmasına rağmen onu kalbine sokmayandır.[6] İşte gerçek "fakr"lık hâli de budur. İnsan bencilliği bırakmalı¸ Allah'a rağmenliği besleyebilecek her türlü enâniyet duygusundan gönlünü arındırmalıdır. Nitekim Hz. Mevlâna¸  Mesnevî adlı muhalled eserinde "deniz-gemi" metaforuyla "ğanî-fakr" arasındaki ilişki biçimini çok güzel yorumlar. Onun büyük anlatısında deniz varlığı¸ gemi ise¸ benliği ifade eder. Eğer gemi su alırsa¸ helak sebebidir. Geminin altındaki su ise¸ geminin yürüme sebebidir. Dolayısıyla mal-mülk gibi şeylerle gönül gemisi doldurulursa¸ kişi Allah'tan müstağni olma gibi bir duruma düşebilir. İşte mal¸ mülk¸ saltanat¸ ilim¸ servet vb. gibi hususlar insanı Allah'ı hatırlatmak yerine ondan uzaklaştırıyorsa¸ Mevlâna böyle kimselere mahv ve fakr'lık bilgisinin gerekli olduğunu söyler. Bu manada insan¸ yoksulluğu bir zihniyet hâline getirirse¸  dünya denizine batmaz¸ o denizin üstünde durur. Bütün bir dünya onun mülkü olsa bu mülk¸ gözünde hiçbir şey değildir.[7]  Bundan dolayı gerçek kulluğa ulaşmada Mevlâna'nın en büyük isteği; özgürleşmek ve özgürleştirmektir. Onun:"Oğul; bağını kopar ve kurtul. Ne zamana kadar altın ve gümüş esiri olacaksın?"[8] sözünden bunu anlıyoruz. Bunun için bütün gönül insanları¸ "insanın madde ile olan ilişkisini dengelemek için; paranın avuçta ve cepte taşınması câizdir¸ ama kalbde lâ yecûz/caiz değildir." bakış açısına sahip olmuşlardır.  Çünkü kalbe servet egemen olduğu zaman¸ insan onun emrine girer ve hevâsının yönetim ve denetimi altında yürür¸ eşyanın tutsağı hâline gelir.  Bunun aksine¸ eşyaya egemen olan kimse ise¸  manevî özgürlüğünü elde eder ve eşyaya hükmeder.  Böylece Allah'ın el-Ğanî oluşu karşısında "hiç"liğini kavrar ve asla tuğyanları oynamaz. Çünkü eşyanın kulu-kölesi olmuş bir cimrinin Allah yolunda ihtiyaç sahiplerini görüp-gözetmesi zordur. Kalpleri katılaşmış bu tür insanlar aynı zamanda müstekbir ruhlu hasta insanlardır. Onlar¸ psikolojik açıdan kendilerini asla rahat hissetmezler. Gönüllerine Allah hâkim olmadığı için¸ açtırlar.  Bu sebeple¸ nefsanî hazların peşinden umutsuzca koştukça koşarlar. Gönlü Allah'tan kopuk insanlar ne kadar varlık içerisinde yüzerlerse yüzsünler¸ doymazlar. Gönüller ancak her an Allah'a karşı sorumluluklarının farkında olan insanların fazilet mücadelesi yolundaki eylemleriyle huzur bulur.


MUTLULUĞUN YOLU¸ GÖNÜL ZENGİNLİĞİNDEN GEÇER.


Öte yandan İslâm¸ Müslümanın zihninde "sadaka" algısını da değiştirmiştir. Sadaka sadece¸ maddî anlamdaki varlığımızı ihtiyaç sahipleriyle paylaşmak değil¸ aynı zamanda güzel bir söz söylemek ve başkalarını yaptıkları hatalardan dolayı bağışlamak gibi ahlakî değerlerle de anlam bütünlüğüne kavuşturulmuştur. Dolayısıyla¸ maddî anlamda paylaşma imkânına sahip olmayan insanlar¸ güzel söz söylemek ve başkalarını hatalarından dolayı bağışlamak suretiyle de "sadaka verme" iyiliğine ulaşmış olurlar.  Burada¸ maddî varlığımızı meşru bir çerçevede ihtiyaç sahipleriyle paylaşmada insan onurunu rencide etmemek gibi bir ahlakiliğe sahip olmamız gerektiği de unutulmamalıdır. Yaptığımız işin hayır olabilmesi için güzel yapılması da gerekmektedir. Şu âyette bu hususun altı çizilir:  "Bir tatlı dil ve kusurları bağışlamak¸ arkasından eza ve gönül bulantısı gelecek bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah¸ hiçbir şeye muhtaç değildir¸ halîmdir¸ yumuşak davranır."[9]  Müslüman zengin¸ ihtiyaç sahiplerine yaptığı iyiliği bir vazife olarak yapmalı ve hemen unutmalıdır.  Bununla birlikte¸ gönül alan hoş bir söz¸ başkalarının ayıplarını örtmek¸ saygısızlığa karşı bağış ve iyilikle muamele etmek arkasından her zaman eza verme riskine açık duran sadakadan daha iyidir. Çünkü Allah¸  hiçbir şeye muhtaç değildir. O'na¸ içine gösteriş gibi kirli şeyler sunmak¸ insanın ahireti açısından felaket sebebidir. Bundan dolayı insan¸ asla aklından şu hususu çıkarmamalıdır: Zengin olan ve hiç kimseye muhtaç olmayan Allah¸ bir gün gelir¸ fakir kullarını bol nimetlere boğabilir. Onları da sadaka verebilecek derecede zengin kılabilir. İnsan¸ sahip olduğu nimetin değerini bilmeli ve gerekli olan şükür vazifesini yerine getirmelidir. Zira davranışlarda riyakârlık¸ ahiret ameliyle dünya menfaati gözetmek demektir. Bunun idrakinde olan her Müslüman¸ yaptığı iyilikleri silecek "gösteriş" gibi gizli şirk unsurlarından şiddetle kaçınmalıdır. Bilindiği gibi şirk¸ Allah'ın affetmediği günahlardandır. Eğer "şirk" içinde insanlar yüzüyor da hâlâ kendilerini güvende hissediyorlarsa bu durum onlar için "hatalarından dönme" konusunda bir fırsat olarak görülmelidir.  Allah'ın en güzel isimlerinden birisi de "el-Halîm"dir.  Biraz önceki âyette "ğanî-halîm" isimleri birlikte geçmiştir.  Halîm olan Allah¸  her günahkârı derhal paylamaz. Yaptıkları yardımlarda dünyevî çıkar gözeterek gösteriş yapan¸ yoksulların onur ve haysiyetleriyle oynayan ve gizli şirk içinde bulunan kimselere eğer cezayı hemen vermiyorsa¸ hak etmediklerinden dolayı değil¸ fakat tevbekâr olsunlar diye hilminden dolayı vermiyor. Bu bir mühlettir¸ asla Allah ihmal etmez. Şu âyette Yüce Allah'ın bu konuda izlediği yasa çok açıktır: "Allah insanları işlediklerine karşılık hemen yakalayıverseydi¸ yeryüzünde bir canlı bırakmaması gerekirdi. Ama onları belli bir süreye kadar erteler.  Süreleri gelince gereğini yapar. Doğrusu Allah kullarını görmektedir."[10] Eğer Allah günahlarından dolayı hemen kullarını yakalayıverseydi yeryüzünde insan da dâhil hiçbir canlı nesli kalmazdı. İlahi rahmeti ve lütfü bağlamında el-Halîm isminin bir tecellisi olarak günahkârlara belki dönerler diye süre tanımakta¸ azap verme konusunda acele etmemektedir. O'nun yasasının gereği¸ süre geldiği zaman herkesin iyi ya da kötü davranışlarına karşılığı eksiksiz olarak verilir.


Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Bütün bir varlık O'na aittir. Bu sebeple O¸ sınırsız hazinesinden beklenti ve karşılık olmaksızın kullarına ikramda bulunur. Kur'an'da Allah'ın "ğanî-kerîm" vasfının birlikte kullanılmış olması da gerçekten anlamlıdır: "Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince¸ o bilsin ki Rabbim müstağnidir¸ çok kerem sahibidir.”[11] Bu sebeple insan¸ sahip olduğu nimetleri kendi geleceğini hazırlamak için ihtiyaç sahipleriyle meşrû bir çerçevede paylaşmalıdır. Nasıl ki Allah kullarına sayısız ihsanlarda bulunuyorsa¸ insanlar da ihtiyaç sahiplerine imkânları ölçüsünde keremlerinin bir gereği olarak iyilik ve bağışta bulunmalıdırlar.


Sonuç olarak¸ Yüce Allah hem ğanî ve hem de muğnîdir. Allah'ın ilim ve malla zengin kıldığı kimsenin mutlak anlamda yaratanına ihtiyaç duymaması mümkün değildir. İşte ne zaman ki insan¸ Allah'tan başkasına muhtaç olmadığını kavrarsa¸ gerçek anlamda "ğanî" ismini alır ve bu ahlakla ahlâklanır. Onun için insan¸ ilminde ve varlık sahibi olduğu bütün alanlarda cimrilik yapmamalıdır. "Varlık"lı olmanın gereğini yerine getiren kimseler kendinde bir varlık görmeyen kimselerdir. Böylesi kimselerin hâkim olduğu toplum yapılarında adâlet¸ paylaşma¸ merhamet¸ şefkat dili geçerlidir. Bu değerlerin içselleştirildiği bir toplumda ise¸ huzur vardır¸ sükûn vardır¸ asayiş vardır. O halde gelin el-Ğanî olan Allah'ın yanında "hiçliğimizi" ve âcizliğimizi idrak edelim ve O'ndan başka her şeyden müstağni olalım. İşte o zaman gerçek anlamda İslâm'ın onur ve şerefini temsil etmiş oluruz.










[1] Isfehânî¸ Râgıb¸ el-Müfredât¸ İstanbul¸ 1986¸ s. 549.



[2] 22/Hac¸ 64.



[3] 35/Fâtır¸ 15.



[4] 4/Nisa¸ 28.



[5] Bkz. Kuşeyrî¸ Risâle¸ (haz. S. Uludağ)¸ İstanbul¸ 1978¸ s. 381-391.



[6] Kardâvî¸ Yusuf¸ Müşkiletü'l-Fakr ve Keyfe ‘Âlecehâ el-İslâm¸ Beyrut¸ 1987¸ s. 13.



[7] Mevlân⸠Mesnevî¸ (çev. V. İzbudak)¸ İstanbul¸ I¸ 111.



[8] Mevlân⸠a.g.e.¸ I¸ 42.



[9] 2/Bakara¸ 263.



[10] 35/Fâtır¸ 45.



[11] 27/Neml¸ 40.

Sayfayı Paylaş