ANADOLU'DA KONUKSEVERLİK

Somuncu Baba

Anadolu topraklarında yaşayan bazı varlıklı aileler uşaklarını kapıda beklettirir ve dışarıdan geçen insanları yemeğe davet ederdi. Bu¸ her Pazartesi ve Cuma gecesi olurdu. Ramazan'da ise her gece olurdu. Uşaklar yemeğe davet etmek için o kadar çok ısrar ederlerdi ki¸ insanları neredeyse zorlarlardı. Bu günlerde¸ ekonomik şartlar yüzünden her şey değişti.

Cömertliği¸ misafirperverliği ve hayırhahlığı ile tanınan ecdadımızın öncülük ettiği medeniyete "Vakıf Medeniyeti" adı verilmiştir. Ölümlerinden sonra geriye köşk¸ saray ve servet bırakmaktan çok han¸ hamam¸ cami¸ çeşme¸ medrese ve tekke gibi içtimaî müesseseler bırakmışlar¸ Anadolu topraklarına İslâm'ın mührünü vurmuşlardır. Varlıklarını insanlığın saadeti için cömertçe harcamışlar¸ halka hizmeti Hakk'a kulluk telâkki etmişlerdir.[1]


Osmanlı toplumunda zengin olsun¸ fakir olsun herkesin evinin dışında bir de misafir evi bulunurdu. Misafirler¸ o evler kendilerine aitmişçesine gönüllerince kalırlardı. Karınları doyurulur¸ çok güzel bakılırlardı. Son olarak da giderken yolda harcamaları için ev sahibi tarafından para bile verilirdi. Misafir evlerindeymiş gibi o evlerde diledikleri gibi kalırlardı. Ev sahibinin kaldığı evde kendilerini o evin kurallarına uymak zorunda hissedebilirler ve bu yüzden sıkılabilirler diye bahçeye konuk evi yaptırmak gibi bir incelik vardı. Yemek ve diğer lazım olan her şey esas evden gönderilirdi.[2]


Müslüman ecdadımızın cömertlik duyguları o kadar gelişmiştir ki gelen misafirleri ağırlamak için birbirleri ile yarışmışlardır. 14. yüzyılda İslâm dünyasını baştan aşağı gezen meşhur Tunuslu Seyyah İbn Batûta (ö. 770/1369)'nın yaşadığı dikkat çekici bir olay bunun çok güzel bir örneğidir. İbn-i Batûta Anadolu'yu gezerken o dönemde Lâdik ismiyle anılan Denizli'ye uğrar. Denizli'de başından geçen ve kendisini hayretler içerisinde bırakan bir olaydan eserinde şu şekilde bahseder:


"Beldeye girdiğimiz saatlerde¸ biz çarşıdan geçerken bazı kimseler dükkânlarından çıkıp hayvanlarımızın dizginlerine yapıştılar. Bir başka grup ise bunlara engel olmaya kalkıştı ve bu yüzden de aralarında kavga çıktı. Hatta bazıları birbirlerine bıçak çekmeye bile kalkıştı. Ne söylediklerini anlayamadığımız için müthiş bir korkuya kapılarak¸ bölgede yol kesicilik yapan Germiyanlılarla karşılaştığımızı¸ bu şehrin onlara ait olduğunu ve mallarımızı elimizden almaya çalıştıklarını sandık. Ortalıkta tam bir kargaşa yaşanıyordu. Bu sırada Cenab-ı Hak bizi Arapça bilen bir hacıya rast getirdi. Ondan¸ bu kişilerin bizden ne istediklerini sordum. ‘Korkmayın¸ bunlar ahîlerdir. Sizi ilk karşılayanlar Ahî Sinan'ın¸ diğerleri ise Ahî Duman'ın yoldaşlarıdır. Her iki grup da kendi zaviyelerine inmenizi istiyorlar!' dedi. Olacak iş değildi. Eşkıya olmasından korktuğumuz bu adamların yegâne kavga nedeni¸ bizim hangi zaviyede ağırlanacağımızdı. Onların bu yüksek misafirperverliği karşısında gerçekten hayretler içerisinde kaldım. Nihayet¸ aralarında kur'a çekilmesi ve kur'a hangi tarafa isabet ederse o tarafın zaviyesine misafir olmamız karşılaştırıldı. Böylece aralarında sulh yapılmış oldu.


Kur'a Ahî Sinan'a düştü. Bu zat kur'anın kendilerine çıktığını haber alınca arkadaşlarından bir grupla gelip bizi karşıladı. Hep birlikte onun zaviyesine gittik. Bize çeşit çeşit yemekler getirdiler. Sonra Ahî Sinan bizi hamama götürdü. Bizzat kendisi hamama girerek benim için koşturduğu gibi¸ arkadaşlarından üçü dördü de bir arkadaşımın hizmetinde bulundu. Hamamdan çıktıktan sonra mükellef bir sofra hazırlandı. Sofra türlü türlü yemekler¸ çeşit çeşit tatlılar ve bol bol meyvelerle donatılmıştı. Yemeği yedikten sonra hafızlar Kur'an-ı Kerim okudular. Ondan sonra hepsi sema ve raksa başladılar. Gelişimiz Sultan'a haber verilmiş olduğundan¸ ertesi akşam da o bizi davet ediyordu. Davet¸ Sultan'ın yanımıza elçi olarak gönderdiği Kadı Alaaddin-i Kastamonî tarafından iletildi.


Zaviyeye döndüğümüz zaman¸ bu kez de dünkü kur'ayı kaybeden Ahî Duman ile arkadaşlarını bizleri bekler bulduk. Ekibimizi dostça buyur edip zaviyelerine götürdüler. Bunlar da aynen Ahî Sinan grubu gibi yemek ve hamam ziyafetinde bulundular. Hatta fazladan bir jest yaparak hamamdan çıktıktan sonra bize gülsuyu döktüler. Sonra hep birlikte zaviyeye geldik; yine diğerleri gibi yemekler¸ tatlılar ve meyvelerle iltifat gösterdiler. Yemekten sonra Kur'an-ı Kerim okundu. Arkasından da sema ve raksa kalktılar. Bunların zaviyesinde de birkaç gün kalmış olduk"[3]


Anadolu halkının konukseverlik geleneğini yansıtan bir başka öykü ise şu şekildedir: Eski zamanlarda seyyahın biri küçük bir Anadolu kasabasına gelir. Seyyah ahaliden bir grupla karşılaşır. "Bana bu gecelik kalacak yer verecek bir cömert var mı aranızda? Sabah yolculuğuma devam edeceğim" der. Ahali¸ "Evet¸ misafirleri yediren içiren biri var. Orada kalırsanız¸ karnınızı doyurur¸ yatacak yer verir ve size çok nazik davranır¸ fakat sizi uyarmamız lazım¸ bu adamın çok garip bir huyu vardır. Sabah olunca oradan ayrılmadan önce misafirleri çok kötü pataklar." der. Mevsim kıştır ve hava da çok soğuktur. Seyyah¸ "Vallahi geceyi bu soğukta aç karnına sokakta geçiremem. Gidip o adamın evinde kalacağım¸ karnımı doyurup sıcak bir odada uyuyacağım¸ sabah ister döver¸ ister söver umurumda değil." der. Seyyah¸ bahsi geçen cömert adamın evine gidip kapıyı çalar¸ son derece nazik bir adam kapıyı açar. Seyyah¸ "Tanrı misafiri" olduğunu söyleyince¸ adam kendisini hemen içeri davet eder ve seyyaha evindeki en güzel yeri ve en iyi yastıkları verir. Seyyah¸ "Eyvallah" der. Aralarında şöyle bir konuşma geçer:


– Daha rahat etmenizi temin etmek maksadıyla sırtınıza bir yastık daha koyabilir miyim?


– Eyvallah.


– Aç mısınız?


– Eyvallah.


Ev sahibi mükellef bir sofra donatır ve seyyahı bir güzel doyurur¸ daha sonra da biraz daha isteyip istemediğini sorar.


– Eyvallah


– Kahve alır mısınız?


– Eyvallah.


– Yatağınızı yapayım mı?


– Eyvallah.


Ev sahibi son derece rahat bir yatak hazırlar ve içine kuş tüyü yastıklar koyar.


– Uyumadan önce biraz su ister misiniz?


– Eyvallah.


Ev sahibi sabah seyyahtan önce uyanır ve kahvaltı ister mi diye sorar.


– Eyvallah


Adam yine mükellef bir sofra donatır.


Kahvaltı bittikten sonra seyyah gitme vaktinin geldiğini fark eder. Duyduğu hikâyelerden sonra başına gelmesi muhtemel akıbetten tedirgin olur. Hem de ev sahibi¸ seyyah için neredeyse bir gün hizmet etmiştir. Korka korka¸ "Müsaadenizle şimdi ayrılmak istiyorum" der.


Ev sahibi yine son derece nazik bir şekilde¸ "Eyvallah” der ve "Paranızın olmadığını tahmin ediyorum¸ size biraz para vermeme müsaade eder misiniz?" diye sorar.


– Eyvallah


Ev sahibi¸ seyyaha on altın verir. Bunun üzerine seyyah¸ "Şimdi yiyeceğim dayağın¸ haddi hesabı olmasa gerek!" diye düşünür kendi kendine.


Ev sahibi kendisini kapıya kadar geçirir ve "Allah'a emanet olunuz. Allah'a ısmarladık" der. Şaşıran seyyah¸ "Bağışlayın¸ anlayamadım? Ortalıkta dönen çok yersiz bir dedikodu var. Siz¸ şimdiye kadar tanıdığım en cömert insansınız. Ahali sizin misafirlere çok cömert davrandığınızı fakat sabah giderlerken onları çok kötü dövdüğünüzü söylüyorlar. Sizin böyle bir şey yapmadığınızı¸ bunun bir kuru iftira olduğunu ve harika bir ev sahibi olduğunuzu gidip herkese yayayım mı?" der. Ev sahibi¸ "Hayır¸ hayır… Anlattıkları tamamen doğrudur." cevabını verir.


Şaşıran seyyah¸ "Fakat beni dövmediniz" der. Ev sahibi de¸ "Ama siz çok farklıydınız. Diğer misafirlerimin hepsi de bana sıkıntı oldular. Onlara evdeki en güzel yerimi tahsis edince¸ ‘Yok¸ yok siz orada oturun¸ ben böyle rahatım' derler. Kahve teklif edince¸ ‘Bilemiyorum¸ size sıkıntı vermek istemiyorum' derler. Yemek vermeye kalkıştığımda ise¸ ‘Yok canım¸ size zahmet olmasın!' derler. Böyle nimet bilmezleri tabii ki döverim!" cevabını verir.[4]


Bu öyküden de anlaşılacağı üzere¸ Anadolu topraklarında yaşayan bazı varlıklı aileler uşaklarını kapıda beklettirir ve dışarıdan geçen insanları yemeğe davet ederdi. Bu¸ her Pazartesi ve Cuma gecesi olurdu. Ramazan'da ise her gece olurdu. Uşaklar yemeğe davet etmek için o kadar çok ısrar ederlerdi ki¸ insanları neredeyse zorlarlardı. Bu günlerde¸ ekonomik şartlar yüzünden her şey değişti. Fakat dinimiz ne olursa olsun¸ bir misafire yapılan hizmeti Allah'a yapılanla denk tutar. Bu İslâm'daki misafirperverlik ilkesidir.[5]


Özetle¸ son zamanlara dek hemen hemen istisnasız her Anadolu köyünde mali gücüne göre 5-10 kişiye yetecek yatak¸ yorgan¸ yastık¸ kilerinde odun¸ su testisi¸ bardağı¸ oturulan yerin oymalarında kahve kavurma¸ soğutma¸ çekme¸ pişirme araçları ve fincanlar bulunurdu. Böylesine yaygın bir sosyal örgüt ve bunun devam ettirilmesi için gerekli ahlakî duygunun¸ hizmet eğitim ve alışkanlığının yerleştirilmiş olması dünyanın başka hiçbir ülkesinde yoktur. Türkçeye çevrilmiş bulunan "Türkler" adlı kitabında İngiliz gazetecisi David Hotham¸ Türklerin bu konukseverlik ve yabancıya saygı ve yardım hislerini¸ bir tür aşağılık duygusuna bağlaması¸ onun 7-8 yıl Türkiye'de kalmış birçok yerini gezmiş olmasına rağmen¸ Türklerin karakterlerini¸ tarihî gerçeklerini iyi bilmediğini¸ anlayamadığını gösterir. [6]


 









[1] Ömer Çelik-Mustafa Öztürk-Murat Kaya¸ Üsve-i Hasene (Kullukta-Ahlâkta-Adâbda) En Güzel İnsan –sallallahu aleyhi ve sellem-¸ Erkam Yayınları¸ İstanbul 2003¸ s. 325.



[2] Robert Frager¸ Aşktır Asıl Şarap¸ çev. Ömer Çolakoğlu¸ Gelenek Yayıncılık¸ II. Baskı¸ İstanbul 2004¸ s. 109.



[3] İbn-i Battuta¸ Büyük Dünya Seyahatnamesi Tuhfetü'n-Nüzzar fî Garâibi'l-Emsal ve'l-Acâibi'l-Estar¸ çev. Muhammed Şerif Paşa¸ sad. Mümin Çevik¸ ikinci gözden geçirme ve sadeleştirme: Ali Murat Güven¸ Yeni Şafak Kültür Armağanı¸ İstanbul 2005¸ s. 208-209.



[4] Frager¸ Aşktır Asıl Şarap¸ s. 99-101.



[5] Frager¸ Aşktır Asıl Şarap¸ s. 111.



[6] Neşet Çağatay¸ Bir Türk Kurumu Olarak Ahilik¸ Türk Tarih Kurumu Basımevi¸ Ankara 1989¸ s. 92.

Sayfayı Paylaş