OSMANLI'DAN SONRA YILDIZIMIZ YENİDEN PARLAR MI?

Somuncu Baba

"Mazimiz kadar
muhteşem bu
bilgiler¸ bugünümüz
ve geleceğimiz adına
ne anlam ifade
ediyor veya neler
çağrıştırıyor?"

Ülkemizin içerde ve dışarıda¸ derin buhranlar anaforunda kıvrandığı ve global buhranın yeniden ayyuka çıktığı bir esnada¸ böyle bir mevzu çok tuhaf karşılanabilir; bugün itibariyle birbirine taban tabana zıt ve bir araya gelmesi imkânsız "iki uç kavram" şeklinde düşünülebilir. Buradan hareketle¸ "21.yüzyılda yıldızımız yeniden parlayacak mı?" gibi "uçuk" bir soruya cevap aramak¸ ilk bakışta abesle uğraşmak olarak görülebilir. Fakat millet olarak¸ şu an her şeyden daha fazla üzerine âdeta ölü toprağı serpilmiş insanlarımızın yeni bir heyecana¸ dinamizme¸ gayrete ve ruha¸ hava ve su kadar ihtiyaç duyduğu da inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Birkaç asırdır¸ biricik aslî davamızın ve yegâne gündemimizin¸ bu hayatî konu olduğunu hatırdan çıkarmayalım. Bizim gibi¸ geride şan ve şerefle dolu muhteşem bir geçmiş bırakan bir milletin¸ gelecekte güçlü ve belirleyici olması ve yeniden kendine gelmeyi düşlemesi kadar tabiî ne olabilir ki? Milletçe¸ varlığımızı tekrar ispat edebilmek için¸ "yeni tutamaklar ve dayanaklar" bulmak¸ her zamandan daha ziyade mecburiyet arz etmektedir.


Esasen¸ böyle bir iç muhasebe ve kendimizi ve konumumuzu sürekli ciddî bir sorguya çekme; hayat belirtilerimizin ve bizi biz yapan "ruh gücümüzün" hâlâ canlı; özgün plân ve projeler üretme ve bunları uygulamaya koyma kabiliyetine sahip olduğunun bir alâmeti kabul edilmelidir. Bu hususta¸ Edward Hallet Carr'ın şu sözü¸ gayet yerindedir: "Gelecekte gelişmeye inancını kaybeden bir toplum¸ geçmişindeki ilerlemeyle ilgilenmekten de vazgeçer." Maalesef¸ hâlihazırda toplumumuzda¸ geleceğe yönelik karamsarlık¸ güvensizlik ve azimsizlik hat safhada seyretmektedir. Devlet ve millet bazında¸ geleceğe dair elle tutulur¸ sistemli bir projemiz/programımız yoktur. Zihnî tıkanıklık¸ ufuksuzluk¸ günübirlik yaşama ve en önemlisi de kendine itimatsızlık¸ aşamadığımız büyük engellerdendir. Milleti millet yapıp ayakta tutan dinamiklerde¸ dünden bugüne mühim ölçüde tahrifatlar olmuştur.


 


21. Yüzyıl ve Düşlerimiz


 


Tanzimat'tan beridir kendimizi¸ özgüvenimizi ve potansiyelimizi kısır çatışmalarla tüketmekten henüz vazgeçmiş sayılmayız. Türkiye¸ o günden beridir¸ Batılılaşma eksenli bir modernleşme sancısı çekmekte; ancak yanlış anlayışlar ve çarpık uygulamalar sebebiyle¸ hedeflediği "muasır medeniyet"e hâlâ ulaşabilmiş değildir. Bu yapı¸ zihniyet ve asırların biriktirdiği problemler yumağıyla¸ arzuladığımız "Türk Rönesans'ı" nasıl gerçekleşecek; 21. yüzyıl¸ yıldızımızın bir defa daha parladığı "Türk Asrı" olabilecek mi? Yaklaşık iki-üç asırlık suskunluk ve aymazlığımız son bulacak mı? 21. yüzyıla¸ "vaat edilmiş yüzyılımız" diyebilecek miyiz? Bugün itibariyle¸ bu tabirler¸ içi boş ve realitede iflas etmiş gibi görünse de kendimizi birazcık ırgalayıp hesaba çeksek¸ önümüzdeki bütün problemleri dahi¸ "bizi parlak bir geleceğe ulaştıracak olan ümit ve azmimizi kamçılamaya vesile kılsak" ne kaybederiz ki? 


 


Muhteşem Geçmiş¸ Geleceğimizin Referansı


 


Her şeyden evvel¸ tarihî perspektif ve muhteşem mazimiz¸ bu mevzuda "ümitli" olmamız icap ettiğinin en esaslı ve sağlam "dayanağı"dır. Geleceğe ümitli bakmamızı sağlayan; güç¸ moral ve ilham kaynağımız¸ hiç kuşkusuz geçmişin altın sayfaları ve parlak tablolarıdır. Dünyayı titretip¸ üç kıtaya hükmeden¸ tarihe yön veren¸ kıtaların ve devletlerin varlık ve geleceklerini şekillendiren ve nihayet muazzam medeniyetler kuran bir geçmişin torunları olarak istikbalden ümidi kesme; karamsarlık ve miskinliğin dehlizlerinde kaybolma¸ bize yakışacak hasletler olamaz. Aksi takdirde¸ şanlı geçmişten habersiz yaşayan¸ devraldığı mirası reddeden "haramzadeler" derekesine düşeriz. Bu anlamda¸ "mazisi itibariyle gelecekten en fazla ümitli olması ve geleceğin dünyasında en ağırlıklı yeri edinmesi gereken milletlerin başında biz gelmeliyiz."


Nasıl olmasın ki; yerli ve yabancı tarihçiler¸ 15. ve 16. yüzyılda (özellikle Kanunî zamanında)¸ hükmettiğimiz coğrafyalara Türk-İslâm mührünü vurduğumuzu ve bu zaman diliminin "Türk Asrı" olarak onaylandığını¸ kendi adımıza şeref ve iftiharla belirtmektedirler. Bu¸ öyle bir asırdır ki¸ Osmanlı Devleti'nin "Muhteşem Süleyman'ı"¸ sözde Fransa Kralı'na bir vâli gibi hüküm gönderebiliyordu. "Ufukların Efendisi" sıfatıyla¸ tek başımıza bir kıtayla savaşabiliyor; bize karşı sayısız "Haçlı İttifakları" teşkil eden Avrupalı Devletleri hezimete uğratıp dize getirebiliyorduk. Kısacası¸ siyasî dengenin yegâne ölçü taşı ve milletlerarası siyasî arenanın en kudretli ve azametli lideriydik. Hatta tarihçi Abdülkadir Özcan'ın değerlendirmesine göre dünya üzerinde¸ günümüz Amerika'sından daha etkili ve rakipsizdik; kendi başımıza bütün dünyanın¸ yapıcı manada tek hükümran gücüydük. Zira yakın zamana kadar ABD'nin karşısında siyasî hâkimiyeti paylaşan SSCB vardı ve dünya iki kutuplu idi. Tarihçi Yılmaz Öztuna'nın tespitine göre Osmanlı¸ tam 316 sene (1453–1769) dünyanın en süper devleti vasfını korumuştur. (Ki¸ Osmanlı yıkılırken bile gelişmişlikte 22. sıradaydı; oysa bugün modern Türkiye 73. sıradadır.) Osmanlı'yı sırasıyla; İngiltere (1769–1799)¸ (1813–1936)¸ Fransa (1799–1813)¸ Almanya (1936–1941) izlemiştir. II. Dünya Savaşı'ndan bugüne kadar ise¸ ABD hâkimiyetini sürdürmektedir.


Mazimiz kadar muhteşem bu bilgiler¸ bugünümüz ve geleceğimiz adına ne anlam ifade ediyor veya neler çağrıştırıyor? İbni Haldun'un dediği gibi; "Geçmişler geleceğe¸ suyun suya benzemesinden daha çok benzer." hükmünce; geçmişin azamet ve şevket devrelerindeki harikulade haller¸ daha güçlü ve aydınlık bir gelecekte¸ yeniden zirveleri tutabilmede¸ en büyük "dayanak ve esin kaynağımız" olmalıdır. Bu zorlu yolda¸ tarih şuuru ve mantığı başlıca "azığımız ve projektörümüz" mevkiindedir. Zaten¸ geleceğin dünyasındaki mevkiimizi ve ömrümüzü belirleyecek hayatî kıstasların başında; güçlü bir tarih hafızası ve şuuru gelecektir. Medeniyetler ve devletler tüm zamanlarda¸ hep bu sağlam ve yıkılmaz tarih bilinci üzerine kurulmuştur. İstikbale dair ideal/kızıl elma arayışımızın yegâne adresi¸ ihtişam ve ibretlerle bezeli tarih ummanıdır. Tahsin Banguoğlu'nun şu mükemmel tespitlerine¸ tüm yüreğimiz ve benliğimizle katılmamak ve aydınlık yarınlara yürüyüşümüzde rehber edinmemek elde değildir: "Biz tarih boyunca lider bir millet olagelmiştik. Yeniçağda da taklitçi¸ kuyruk değil; her zaman olduğu gibi geleceğe yön veren motor olmalıyız!"


Tarih şahittir ki¸ genlerimizi dokuyan; güçlü devletler kurup¸ "cihan hâkimiyeti"¸ "nizam-ı âlem" ve "ilâ-yı kelimetullâh" (Allah'ın dinini yaymak) davası gereğince lider ve denge unsuru millet olma tutkusu¸ tabiatımızın en belirgin vasfı olagelmiştir. Erol Güngör'ün şu tahlilleri bu noktada oldukça isabetlidir: "Dünyada Türkler kadar eski bir tarihe sahip olan pek az millet gösterilebilir. Bu kadar uzun bir macerası olan bir millet hâlâ yaşadığına göre¸ her şeyden önce eşi az görülür bir hayat gücüne sahip demektir. Türk Milleti¸ şimdiye kadar hiç esir olmamış¸ üstelik bugün Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın millet sıfatını verdiği birçok toplulukları idaresi altında tutmuştur." İngilizlerin dünyaca meşhur tarihçisi Arnold Toynbee'nin şu nefis görüşü¸ tüm zamanlardaki değişmez konumumuza dikkat çekmektedir: "Dünyada¸ imparatorluk kurabilecek iki millet vardır. Bunlar Batı'da İngilizler¸ Doğu'da ise Türklerdir." Kaşgarlı Mahmud'un¸ "Divan-ı Lügat-it Türk"ündeki şu kanaatler ise; dün yerine getirdiğimiz¸  bugün ve gelecekte de lâyık/aday olduğumuz¸ "yeryüzünün hakikî mirasçılığı" görevinin sahibi konumunda bulunduğumuzu¸ bize yeniden hatırlatmaktadır: "Gördüm ki¸ yüce Allah devlet güneşini Türklerin burçlarında doğdurmuş. Göklerdeki daireleri onların devletlerinin çevresinde döndürmüş. Onları yeryüzünün hakanı kılmış!"


 


Potansiyel Kaynaklarımız ve Geleceğimiz


 


Türkiye'nin¸ yüzyıllardan beridir elindeki en büyük kozu¸ hiç şüphe yok ki stratejik ve jeopolitik mevkisidir. Geleceğin dünyasında¸ yıldızı en çok parlayan bölgelerden olan Avrasya'nın tam ortasında köprü ve denge ülke olarak Türkiye¸ arzın en cazip ve kıskandırıcı bir noktasında bulunmaktadır. Bütün kötü gözlerin ve emellerin üzerinde odaklandığı bu coğrafyada¸ güçlü ve caydırıcı olabilmeyi her zaman becerebilir ve onun bize sunduğu avantajları çok iyi kullanabilirsek; önce bölge¸ ardından da dünya devleti olmamız kaçınılmazdır. Yeter ki¸ her anlamda birlik ve beraberliğimizi koruyalım; güç ve kudretimizi yitirip zafiyet göstermeyelim. Anadolu coğrafyasıyla¸ tanıştığımız andan itibaren yıldızımız hep barışık olmuş ve bize parlak ve güçlü bir siyasî gelecek bahşetmiştir. Büyük Selçuklu¸ Anadolu Selçuklu¸ Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti gibi dört cihan devletini¸ bu coğrafyada kurmaya muvaffak olmuşuzdur. Bu coğrafyaya hükmetmenin¸ bahtımızı ve istikbalimizi yeniden açmanın yolu ise¸ vatanımızın stratejik önemini ve potansiyel dinamiklerini¸ kaynaklarını; güçlü bir siyasî iradenin eliyle dâhiyane bir biçimde işletip kullanabilmekten geçmektedir. Osmanlı'nın siyasî tecrübeleri¸ yolumuzu aydınlatacak bu mevzudaki en büyük kılavuzlarımızdandır.


 


Muasır Medeniyetten Vaat Edilmiş Asra


 


Cumhuriyetle doruk noktaya ulaşan birkaç asırlık yenileşme serüvenimiz içinde¸ biz ekstra bir yolla¸ medeniyet nimetlerini elde etme ve paylaşma kavgası verirken; günümüzün gelişmiş milletleri¸ her şeyi insana¸ ahlâka¸ eğitime¸ kültüre bina ederek; bizim takılıp kaldığımız her noktayı âdeta uçarak geçmişler ve bugünkü zirvelere ulaşmışlardır. Hâlbuki ülkemizin muasır medeniyete ulaşamaması ve beklenen rönesansı gerçekleştirememesi; coğrafî konumumuzdan¸ imkânlarımızın kıtlığından ve insanlarımızın kabiliyetsizliğinden değil; doğru modernleşme esprisinin kavranamamasından¸ düşünce fukaralığından¸ ilim ve hakikat aşkının yerini dimağları körelten şabloncu ve statükocu anlayışın almasından kaynaklanmaktadır. Daha¸ Alman Birliğinin sözünün bile edilmediği 19. asrın başlarında¸ biz yenilenme rüyaları görürken Almanya; üzerinden âdeta silindir gibi geçen iki dünya harbinin onca tahribatına rağmen¸ bugün Avrupa'nın tek süper devleti olma iddiasındadır. Bizden yarım asır sonra¸ yenilenme sıtmasına tutulan Japonya ise¸ yakın tarihindeki iki büyük atom bombası sarsıntısına rağmen¸ bir hamlede bütün sıkıntıları aşıp bizi geçmiş ve bugün dünyayı idare eden güçlü devletler arasındaki yerini almıştır. Biz yeniden diriliş nağmeleriyle teselli olup; iki yüz yıllık bir yolculuktan sonra varacağımız hedeften daha çok¸ çıkış noktasının dedikodularıyla birbirimizi kemirirken onlar; çoktan rönesanslarının meyvelerini toplamaya ve Batıyla aralarındaki mesafeyi kısa zamanda kapatmayı başarmışlardır. Japonya¸ dünyadan alacağı şeyleri alırken de atacağı şeyleri atarken de hep millî kimliğine sadık kalmış; tarihine sövüp reddetme ve mana köklerini inkâr etme yoluna sapmamıştır. O hep¸ az gelişmiş bir ülke olarak bulunduğu nokta ile hedeflediği zirve arasındaki uçurumları realistçe hesaplamış; tutarlı projeler üretip bütün problemlerini millî ve ahlâkî temellere dayalı bir toplum organizasyonuyla çözebileceğine inanmıştır. 


 


Kızıl Elma'ya Götürecek Manifesto


 


Sonuç itibariyle¸ "kendimiz olarak" bu yüzyılda yeniden bir yapılanma ve zirveye yükselme düşlüyor ve medeniyet adına orijinal bir üslup arıyorsak; içimizde ruh ve mana köklerimizi tahribe programlanmış ne kadar yabancı düşünce ve anlayış varsa¸ hepsinin işgaline son verip¸ mutlaka kendi kültür atlasımız üzerine düşünce tarzımızı¸ inanç sistemimizi ve hayat felsefemizi işleyebileceğimiz bir yol takip etmemiz gerekmektedir. Nurettin Topçu'nun şu müthiş tespiti¸ bu noktada ne kadar isabetlidir: "Kendimizi¸ yine kendimizde aradığımız şu anda¸ ruh dünyamızda bir rönesans yapmak; devletimizin Anadolu'da kurulduğu günden bu yana kazanılmış en büyük zafer olacaktır." Eğer¸ buraya kadar zikrettiğimiz hususların icaplarını lâyıkıyla yerine getirmez ve yeterince realist davranmazsak; ayakları yere sağlam basmayan¸ tatlı hülyalar veya ham hayallerle beslenen; kuruntular peşinde koşan dîvâne toplumlar durumuna düşmekten maalesef kurtulamayız. Bediüzzaman'ın şu sözleri bize bu konuda yol gösterici olabilir: "Eski hâl muhal (imkânsız)¸ ya yeni hâl ya izmihlâl (yok olmak)!"


Dayatmacı¸ tekçi¸ statükocu ve devletçi anlayıştan kurtulmak; "köklü bir zihniyet inkılâbına gitmek"¸ yarının umutlu Türkiye'sinin temellerini oluşturacaktır. "Çağdaş devlet" söylemi¸ samimiyetle hayata geçirildikçe ve güçlü-kutsal devlet anlayışından¸ fert egemenliğine geçtikçe¸ geleceğin mutlu limanlarına o ölçüde daha sağlam demir atabiliriz. İnsanlara para karşılığında cennet satan¸ büyücü avcılığı yapan¸ dinden aforoz eden Ortaçağ Avrupa'sından bugünkü çağdaş Batı çıkabiliyorsa; bağnazlıkta onlarla kıyas kabul etmeyecek kadar iyi olan milletimizin¸ bu değişimi yaşayamayacağını söylemek; herhâlde en ağır haksızlık ve insafsızlık olacaktır. İki dünya savaşının enkazı altında kalmış bir Almanya¸ ya da iki atom bombası yemiş bir Japonya gibi¸ bu ülke de neden kalkınamasın; süper devlet olmasın? ABD eski devlet başkanı Bill Clinton'ın¸ Kasım 1999'da ülkemizde yapılan AGİT toplantısında sarf ettiği şu sözler bile¸ Batılıların geleceğimiz hakkında son tahlilde bizden daha iyimser olduklarını göstermeye kâfidir: "…İnanıyorum ki¸ gelecek yüzyıl¸ Türkiye'nin bugünkü ve gelecekteki rolünü belirlediği yol ile önemli ölçüde şekillenecek. Çünkü Türkiye¸ Avrupa¸ Ortadoğu ve Orta Asya'nın kesiştiği noktada bulunuyor. Eğer Türkiye istikrarlı¸ demokratik¸ laik bir Müslüman ulus olarak Avrupa'da tam olarak yerini alabilirse; gelecek daha iyi olacak."


 


Kaynakça: Yeni Ümit Dergisi¸ "Kendi Medeniyetimize Doğru"¸ Nisan-Mayıs-Haziran 1998¸ Sayı: 40¸ s.2-5; Yeni Ümit Dergisi¸ Sayı: 41-42¸ s.2-5¸ 2-4; Birol Uzunay¸ "Türklerin Vadedilmiş Yüzyılı"¸ Aksiyon Dergisi¸ 6-12 Kasım 1999 Sayısı¸ s.32-38; Harun Odabaşı¸ Nihal Bengusi Karaca¸ "Açıl Sistem Açıl"¸ Aksiyon Dergisi¸ 27 Kasım-3 Aralık 1999 Sayısı¸ s.31-38.; M. Ali Eren¸ "Türklerin Zamanı"¸ Aksiyon Dergisi¸ 16-22 Kasım 1996 Sayısı¸ s.36-38; İsmail Çolak¸ "Mekanize Reform Histerisi"¸ Tarih ve Medeniyet Dergisi¸ Ocak 1998¸ Sayı: 46; Alâeddin Yalçınkaya¸ "21.Yüzyılın Yıldız Ülkesi"¸ Tarih ve Düşünce Dergisi¸ Şubat 2000¸ Sayı: 4¸ s.32-35; Ali Aslan¸ "Zambiya Kadar Özgürüz"¸ Zaman Gazetesi¸ 25 Aralık 1999¸ s.10; Zaman Gazetesi¸ 18 Aralık 2001¸ s.8; Erol Güngör¸ Türk Kültürü ve Milliyetçilik¸ s.77-78; Tahsin Banguoğlu¸ Kendimize Geleceğiz¸ s.12; Hallett Carr¸ Tarih Nedir?¸ s.135; İsmail Çolak¸ Osmanlı'nın Gizli Tarihi¸ İstanbul¸ 2008¸ 6. Baskı¸ Nesil Yay.¸ s.82-87.

Sayfayı Paylaş