KUTLU YOLCULUK

Somuncu Baba

"Kâbe'yi ilk gördüğümüz anda içimizdeki en güzel duaları yapmaya gayret ettik.
Vakıf başkanımızla birlikte tavaf başlamıştı¸ bu kadar güzelliklerin bir arada
bulunması normal şartlarda mümkün değildi; ama biz hep birlikte o güzellikleri
yaşıyorduk. Tavaf başlayıp da dualar yapıldığında¸ bu an hiç bitmesin diyorduk."

3 Mayıs 2009'da Umre yolculuğu için Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı Mütevelli Heyet Başkanı H. Hamidettin Ateş Efendi ile tur organizasyonunun bu grubundaki arkadaşlarla¸  İstanbul Atatürk Hava Limanı'nda buluşluk. Bütün arkadaşlar ihramlarını giymişler ve uçağın havalanma zamanını bekliyordu. İşte o anda gönüllerimize çok güzel bir mutluluk¸ bir maneviyat geldiğini hissettik. Küçük çocuklar gibi neşeli bir halde yolculuğun başlamasını heyecanla beklemeye başladık.  Vakıf Başkanının hava limanındaki C terminaline doğru yürümesi bu kutlu yolculuğun ilk anını ve ilk huzurunu bizlere yakalattı. Herkes neşeli idi ve gözlerinin içi gülüyordu. Bu yolculukta çok şeyler öğreneceğimizi hissediyor¸ onun neşesi ve hazzını yaşıyorduk. Kutlu yolculukta kutlu mekânlara gitmenin ayrı bir özelliği vardı. Bunu ancak yaşayan anlayıp hissedebilirdi.


Güzel bir uçak yolculuğundan sonra¸ Cidde Hava Limanı'na indik ve hep birlikte ikindi namazını eda ettikten sonra otobüslerle Mekke-i Mükerreme'ye doğru yola çıktık. İçimizdeki mutluluk ve coşku tarif edilebilir gibi değildi. Hele bu kutlu yolculuğa ilk kez çıkan arkadaşlarımızın heyecanı daha farklıydı. Sanki insanların içi içine sığmıyor mutluluklarını hareketleri ile gösteriyorlardı. Dualarla¸ tekbirlerle¸ yakarışlarla yolculuğumuz sürüyordu. Ayrıca bu kutsal mekânlar hakkında devamlı bilgiler veriliyor; ayet ve hadisler okunuyordu. Akşam namazını Mekke yolunda bir mescidde edâ ettikten sonra yatsıdan önce Mekke-i Mükerreme'ye vardık. Eşyalarımız odalara taşındıktan sonra Umre görevini yapmak için Kâbe'yi Muazzama'ya gittik. Kâbe'yi ilk gördüğümüz anda içimizdeki en güzel duaları yapmaya gayret ettik. Vakıf başkanımızla birlikte tavaf başlamıştı¸ bu kadar güzelliklerin bir arada bulunması normal şartlarda mümkün değildi; ama biz hep birlikte o güzellikleri yaşıyorduk. Tavaf başlayıp da dualar yapıldığında¸ bu an hiç bitmesin diyorduk. Hiç kargaşa olmadan¸ sıkışıklık olmadan tavafımız devam ediyor¸ önümüz 8-10 metre açılıyor¸ insanları incitmeden güzel bir şekilde o manevî atmosferin muhteşemliği içerisinde tavafımızı tamamlıyor ve say yapmak için Safa ve Merve tepelerine doğru yürüyorduk.


Biraz sonra say başlamıştı. Bu kadar muhteşem güzellikteki say'ı görebilmek mümkün değildi. Sağ omuzlar açılmış vaziyette yürünüyor¸ ara ara hızlı adımlarla koşuluyor¸ tıpkı Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin gerçekleştirdiği gibi¸ Umre görevi yapılıyordu. Burada yaşanan bu manevî hazzı sözle¸ yazıyla anlatmak mümkün değildir¸ ancak yaşanabilir. Tur görevlilerin 3 ila 4 saatlik zamanda yapabiliriz¸ dedikleri görevi bizim kafilemiz 50 dakikada gerçekleştirmişti. Görevliler "Biz de anlayamadık¸ çok kısa zamanda ve çok kolay oldu" diyorlardı. Sanki zaman genişlemiş¸ ibadetler kolaylaşmış¸ Allah'ın lütfu tecellisi üzerimize doğmuştu.  Otele dönüp tıraşlarımızı olduktan sonra ihramlardan çıktık. Bir müddet sonra¸ tekrar Kâbe-i Şerif'e geldik. Gecenin büyük bir kısmını burada tamamladık. Arkadaşlarımızdan kimisi namaz kılıyor¸ kimisi Kâbe'yi seyrediyor¸ kimisi Allah'ı anıyor¸ kimisi de Allah'a şükrediyordu. Tavaf yapanlarda ise ayrı bir neşe vardı. Allah'ın Beyti'nin çevresinde pervane gibi tüm insanlarla birlikte dönmenin mutluluğunu yaşıyorlardı. İslâm kaynaklarından şunu biliyoruz ki Cenab-ı Allah¸ Kâbe-i Şerif'e günde 120 kez tecelli eder. Bu tecelliler ise tavaf yapanların¸ namaz kılanların¸ Allah'ı ananların¸ Kâbe'yi seyredenlerin ve uyuyanların üzerine olurdu. İşte bu anın tamamını fiilen bu gece yaşıyorduk.


Mekke-i Mükereme'de günlerimiz çok güzel geçiyor sohbet¸ namaz¸ tavaf üçgeni içersinde gönüller güzelleşiyor¸ kalpler yumuşuyor¸ çehreler nurlanıyordu. Sabah¸ akşam ve yatsı namazları Vakıf başkanımız ile birlikte Altınoluk'un karşısında kılınıyor¸ öğle ve ikindi namazları Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in miraca çıktığı yerin yakınında edâ ediliyordu. Bu kadar neşe ve huzuru bir arada bulduğumuz için rabbimize şükrediyorduk. 07.05.2009 Perşembe günü öğle namazını kıldıktan sonra hep birlikte serinlemek için dondurma yemeye geçildi. Orada İngiltere'den gelen Pakistan asıllı Sacit İkbal ve Adnan İkbal'le görüşüldü. Bu iki genç vakıf başkanımızı ve umre grubumuzu Altınoluk'un karşısında görmüşler ve vurulmuşlardı. İlk sözleri şu oldu. ‘Efendim sizi görünce Allah'ı ve Resûlullah'ı hatırlıyoruz¸ bizler sizlerle birlikte olabilir miyiz?' Beraber sohbet edildi ve nerede kaldıkları soruldu.


Bu arada vakıf başkanımız ve ecdadının ‘Seyyid' olduğunu öğrenince daha da heyecanlandılar¸ ellerinden öptüler ve Sacit İkbal şunları söyledi; "Benim için dua eder misiniz¸ ben kıyamet gününde siz ve sizin büyük dedenizle birlikte olmak istiyorum."  Vakıf Başkanımız ise tebessüm buyurdu. Sacit İkbal¸ "Efendim siz ve arkadaşlarınızdaki manevî güzelliği görüyorum. Ne olur bizleri yanınızdan ayırmayın." dedi. Bunun üzerine bu iki arkadaş otelimize davet edildiler. O akşam gelerek sohbete katıldılar ve duygularını şöyle anlattılar: "Efendim biz anne ve babamızdan daha fazla Allah ve Resûlünü¸ Allah dostlarını seviyoruz¸ mal ve mülkümüzden¸ dünyadan ve her şeyden daha fazla sizi seviyoruz. Ne olur bizlere himmet ve dua edin. İngiltere zor bir yer¸ orada ahlâken bozulmaktan korkuyoruz. Eğer siz sahip çıkarsanız dua ederseniz¸ biz bozulmadan hayatımızı devam ettirebiliriz." Sonra kalkarak kendileri de çay hizmetinde bulundular. Medine'ye gideceğimizi öğrenince "Bizi de götürür müsünüz?" diye sordular ve Sacit şunu ekledi: "Ümit ediyorum ki Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin torunu bizleri bu yolculukta yalnız bırakmaz." Medine'ye geçtiğimizde bu iki arkadaş da bizimle birlikte idiler.


Aynı gün Peygamber Efendimizin doğduğu ev ziyaret edildi. Bu ev¸ günümüzde Mekke Kütüphanesi olarak kullanılmaktadır. Oysa tarihte bu ev¸ aynen ilk zamanki gibi korunmuş ve restore edilmiştir. İlk restorasyonu Harun Reşid'in zevcesi Zübeyde Hatun yaptırmış sonra da Osmanlı döneminde korunması devam etmişti. Hatta Peygamber Efendimizin doğduğu evde temsilen bir beşik ve üzerinde yeşil örtüler bulunmaktaydı. Mekke'deki tarihî mekânlar gezilirken duygu yüklü anlar yaşandı.


09.05.2009 Cumartesi saat 06.30'u gösterirken hep birlikte Mekke'den ayrıldık ve Medine'ye doğru yolculuğumuza başladık. Bu yolculuk bize Peygamber Efendimizin hicretini o kutlu yolculuğu hatırlattı. Saatler 11.15'i gösterirken Medine'ye varıldı. Medine'nin ayrı bir havası ayrı bir güzelliği vardı. Öğle namazını¸ Sıddık kapısından girerek Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin yaptırdığı gerçek mescidin sınırında kıldık. Burada ayrı bir lezzet ve maneviyat yaşadık. Namaz sonrası Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin mübarek türbelerini ziyaret ettik. Vakıf Başkanımız ile birlikte bu ziyareti gerçekleştirirken sanki göğüslerimiz yarılarak kalplerimiz yerinden fırlayacak sandık. Mana ve maneviyatını anlatmaya kalemimizin gücü yetmez. Bu hal ancak yaşanır¸ anlaşılabilir¸ hissedilebilir. Aynı gün öğleden sonra vakıf başkanımızın emirleri ile Mescid-i Nebevî'nin tarihçesi araştırıldı ve bu mekânlar hep birlikte gezildi ve ziyaret edildi. Mescid-i Nebevî'yi şu şekilde anlatabiliriz:


Mescid-i Nebevî'nin arsası iki yetimden alındı. Onlar bağışlamak istediler fakat Hz. Peygamber kabul etmedi¸ ücreti ödenerek alındı. Kendisi de bizzat yapımında çalıştı. Hz. Muhammed (s.a.v.) iki mescidin yapımında çalışmıştı. Diğeri ise Kuba Mescidi'dir. Mescid-i Nebevî ilk yapıldığında 864 metrekare idi. Ama tarih içerisinde pek çok kez genişletildi ekler ve ilaveler yapıldı. Tarih boyunca da Mescid-i Nebevî 10 kez genişletilmiştir. Mescid-i Nebevî'ye girdiğimizde ilk olarak Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin türbesi gözlerimizin önüne gelir. Onun şu anki türbesi hane-i saadetleri içerisindedir. Kendisi vefat ettiği yere defnedilmiştir. Hz. Ebu Bekir vefatından sonra Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin yanına ve biraz gerisine; Hz. Ömer de vefatından sonra Hz. Ebu Bekir'in yanına ve biraz gerisine defnedilmiş¸ burada manevî edeb muhafaza edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) "Hane-i saadet'ten minberime kadar olan bölüm Cennet bahçelerinden bir bahçedir." buyuruyordu. İşte bu bahçede bazı vakitlerde namazlarımızı edâ ettik ve burada bulunan elçi sütunu¸ muhafızlar sütunu¸ itikâf sütunu¸ teheccüd sütunu¸ tevbe sütunu ve Hz. Aişe Validemizin sütunlarını ziyarette bulunduk¸ dualar yaptık. Bu manevî huzurda tüm benliğimizle huzuru yaşadık.


Namazlarımızı kıldığımız yerin hemen arkasında ‘Kumluk' denilen saha vardı ki burası Hz. Peygamberimizin tüm işlerini (malî¸ idarî¸ askerî vb. ) yaptığı yerdi. Hatta burada toplantılar yapar insanları göreve getirir ve görevden alırdı. İşte Allah'ın Resûlü'nün bulunduğu mekânlarda bulunmak¸ onun ayak bastığı yerlerde olmak¸ buralara yüzümüzü¸ gözümüzü sürmek bizlere çok ayrı bir mutluluk veriyor¸ hayat bahşediyordu. Tarih boyunca da bu mutluluğu milyonlarca insan yaşamıştı. Tarihte Medine'ye hizmet götüren¸ burada ek çalışmalar yapan Osmanlı hükümdarlarını da hatırlamadan geçmeyelim.


Yavuz Sultan Selim Han'ın Sina Çölü'nü geçerken atından inerek "İki Cihan'ın Serveri yürürken¸ biz at sırtında nasıl gideriz" demesi ve Hâkim-i Haremeyn-i ve Şerefeyn yerine Hadim-i Haremeyn-i ve Şerefeyn demesi¸ Kanunî Sultan Süleyman'ın Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin mihrabının hemen yanına ikinci bir mihrabın yapılmasını sağlaması¸ 4. Murat'ın altın kaplama minberi İstanbul'da hazırlatarak Mescid-i Nebevî'ye getirmesi¸ Sultan Abdulmecid'in Mescid-i Nebevî'yi genişletirken çalışan ustalara yön vermesi¸ âlet ve edevata keçe bağlatması¸ her âlete bir zikrullah ismi verilerek dünya kelamı konuşulmaması¸ her ustanın her çekiç vuruşu¸ bir taşı yerine koyması sırasında gözyaşları dökmesi¸ bizleri çok derinde etkilerken arkadaşlarımız da gözyaşlarını tutamadı. Hatta faraşların süpürgelerinden arta kalan çöpleri¸ Osmanlı Padişahlarının taç yapması bu devletin niçin cihan devleti olduğunu bizlere göstermektedir. Sultan Abdulhamid Han'ın Hicaz demir yolunu yaptırırken Resulullah'ı rahatsız etmemek için raylara keçe bağlatması ve Ravza-i Mutahhara'ya 1 kilometre kaldığında demiryolunu sona erdirmesi¸ inceliğin en üst nokta da olduğunu ve Osmanlı'nın yüceliğini bizlere gösterir. Çünkü onun şerefi ile şereflenmekten daha yüce bir unsur yoktu.


10.05.2009 Pazar günü Vakıf başkanımız¸ "Medine'ye yağmur yağmıyor mu?" buyurdular. Şu cevap alındı: "Efendim 3 yıldan beri yağmıyor." Bunu duyunca biraz mahzunlaştı. Ravza'nın üzeri tozlanmıştı. Yağmur yağmasını arzu etti ve şunu söyledi;  "Aslında kubbenin her gün temizliği için bir makine yapılmalı ve gül suyu ile kubbeyi yıkamalı. Biz olsak böyle yapardık." Bir sonraki gün yağmurlar başladı. Çok güzel yağmur yağıyordu. İki gün boyunca devam etti. Hatta bir ikindi namazı bardaktan boşanırcasına yağmur yağdı. Böylece Kubbe-i Hadra da yağmur sularıyla yıkanmıştı.


Medine'de bir akşam hurma bahçesindeki sohbette çok güzel anlar¸ çok güzel haller yaşandı. İngiltere'den gelen Pakistan asıllı Sacit ve Adnan kardeşler burada yazmış oldukları bir şiiri okudular. Herkes duygulandı böyle bir hâl hiç yaşanmamıştı. Aslında sohbette maneviyat huzme huzme gönüllere dolmuştu. Adnan ve Sacit vakıf başkanımızla tekrar görüşüp sarıldılar.  Oradaki arkadaşlar bu muhabbetten dolayı gözyaşlarına boğuldular. Çünkü bu mutluluğu bu hâli kaçırmak istemiyorlar bu anı hep yaşamaya devam etmek istiyorlardı. Gençler ayrılırken şu cümleleri tekrarladılar. "Efendim ne olur bizi bırakmayın." deyip dua istediler.  Vakıf Başkanımız tebessüm etti ve "Allah'a emanet olun." dileklerinde bulundu. 


Vakıf Başkanımız ile birlikte Seyyid Ömer'in ziyaretine gidildi. Çok rahatsız ve hasta olmasına rağmen¸ ziyaretçilerin Darende'den gelmiş olduklarını duyunca çok heyecanlanmış¸ beklemeye başlamıştı. İlk karşılaştıkları anda "Efendim¸ sizleri çok özledim." derken gözyaşlarını tutamadı ve gözyaşları içerisinde şunları söyledi: "Hulûsi Efendi Hazretleri çok büyük kutuptu¸ maşallah hayrül halefi ile yolda aynen devam ediyor." dedi. Vakıf başkanımızı göstererek¸ "Bunun dedesi Somuncu Baba Hazretlerinin fırını var¸ fırınla ilgili çok güzel kerametleri var. Ben Darende'de muhabbet ve maneviyatın çok fazla olduğunu biliyorum" dedi ve ağlamayı sürdürdü. Vakıf Başkanımız Seyyid Ömer'e dönerek¸ "Sizleri biz de çok özledik." dediğinde hem ağlamaya devam etti hem de "Efendim¸ siz gelince bizim için bayram oldu. Fakat biz çok fakiriz." dedi ve bu sözlerini iki kez tekrarladı. Bunun üzerine Vakıf Başkanımız¸ Seyyid Ömer'e¸ "Peygamber sevgisi ve muhabbetinden daha büyük zenginlik olmaz." buyurdu. Bu kelam ile duygulanan Seyyid Ömer şunları söyledi: "Kim Ehl-i Beyt'i ve kutupları seviyorsa ne mutlu onlara¸ sizlere ne mutlu… Efendi Hazretleri ile sohbet edip murakabe edenlere ne mutlu… Sizler ne kadar şanslı insanlarsınız…" Daha sonra Seyyid Ömer'in "Ben Hulûsi Efendi'nin ilahilerini de çok seviyorum." demesi üzerine arkadaşlar "Kapında bir zelil-i hâk-i sârım ya Resûlullah"  ilâhîsini okudular. Herkes çok duygulandı ve gözyaşlarını tutamadı. Ayrıca kendileri de bir ilâhî okudular. İşte bunlar ve yaşadığımız pek çok olaylar sözle¸ kalemle anlatılmaz¸ bunlar ancak yaşanarak anlaşılabilir. Bunun içindir ki dünya ve dünyanın içindekileri değil mana ve maneviyatı tercih etmek gerekir. Büyüklerle birlikte olmanın hazzını yakalamak ve yaşamak gerekir. Bu ise ancak ve ancak Allah'ın bir lütfu olsa gerek…

Sayfayı Paylaş