EL-HÂDÎ

Somuncu Baba

"Yüce Allah sadece insanlara değil¸ hayvanlara da hidâyet etmiştir. Onlara olan
hidâyet; nasıl korunacakları¸ yiyeceklerini nelerden sağlayacakları ve diğer canlılarla
ilişkilerini nasıl sürdürecekleri konusunda yapılan bir programlandırma şeklindedir.
Çünkü "her canlıya kendisine özgü yaratılışını veren ve yol gösteren (hedâ) Allah'tır."

"Lütuf ile rehberlik" anlamına gelen hidâyet; "doğru yolu bulmak¸ yol göstermek ve yola girmek" mânâlarına şâmil olan "hedâ" kökünden türemiştir. "Kullarına kurtuluş yolunu gösteren ve açıklayan" anlamına gelen¸  Allah'ın en güzel isimleri arasında yer alan el-Hâdî de aynı kökten gelir. Mecâzî anlamda insanlara doğru yolu gösteren kimselere el-Mehdî¸ doğru yolu bulan kimseye de el-mühtedî adı verilir. [1]


Allah inancına varmak¸ hiç şüphesiz yine O'nun takdiriyledir. Yalnız bu takdiri "cebir" içerisinde değerlendirmemek gerekir. Bu istikamette insanın göstereceği çaba büyük önem taşır. Allah kullarını bilgiye muhatap kılmadan sorumlu tutmaz. "Kim O'na yönelirse¸ onun kalbi hidâyete açılır."[2] İnsan¸ bilgi¸ akıl ve özgürlük neticesinde sorumlu tutulmuştur. Mutlak yol gösterici Allah'tır. Fakat o¸ "yol göstericiliğini" dünya hayatında mecâzî anlamda çeşitli varlıklar eliyle de sürdürür. Bu anlamda hidâyet çeşitlerinden söz etmek mümkündür. Allah'ın hidâyeti¸ cansız varlıklara nisbetle görevleri; hayvanlara nisbetle huyları; insana nisbetle aklıdır. Allah'ın resulleri ile insanlara ulaşan bilgiler de hidâyet kapsamına girer.[3]


İslâm dininin anladığı mânâda hidâyet sadece "beyan/açıklamak ve yol göstermek" değildir. Gösterilen yolda¸ sonuca varıncaya kadar yardım etmektir. Buna "tevfiki hidâyet" denir. Bu hidâyet sayesinde Allah¸ kuluna imanı sevdirir; küfrü¸ fıskı ve her türlü isyanı çirkin gösterir.[4] İlâhî tevfîk/yardım¸ insanın çabası ile Allah'ın yardımı sayesinde gerçekleşir. Kur'an'da bu ilâhî yardım açıkça şöyle belirtilir: "Ey Muhammed! Eğer sana Allah'ın bol nimeti ve rahmeti olmasaydı¸ onlardan bir takımı seni saptırmağa çalışırlardı."[5] Onun için Allah'ın dinine içtenlikle yönelen kimseleri O¸ yoluna ulaştırır ve imanın zevkini tattırır.


Yüce Allah sadece insanlara değil¸ hayvanlara da hidâyet etmiştir. Onlara olan hidâyet; nasıl korunacakları¸ yiyeceklerini nelerden sağlayacakları ve diğer canlılarla ilişkilerini nasıl sürdürecekleri konusunda yapılan bir programlandırma şeklindedir. Çünkü "her canlıya kendisine özgü yaratılışını veren ve yol gösteren (hedâ) Allah'tır."[6] Mesel⸠yeni doğan bir yavruya annesinin memesini tutmasını¸ civcive yumurtadan çıkar çıkmaz taneleri toplamasını¸ arıya altıgen şeklinde peteğini yapmasını¸ ipek böceğine sanatını sergilemesini en ince ayrıntısına varıncaya kadar ilham eden Allah'tır. Bütün bunlar O'nun umûmî hidâyeti sayesinde gerçekleşir.


İnsanları diğer varlıklardan ayıran temel özelliklerden birisi de akıl ve beyan sahibi olmalarıdır. İslâm'da akıl¸ teklif şartlarındandır.  İnsan¸ Allah'ın verdiği akıl sayesinde doğru yolu bulabilir. Bundan dolayı¸  kendilerine İslâm daveti ulaşmamış kimseler¸ İslâm'ın ahkâm boyutunu bilmemekten mazur sayılabilirler¸ ama Allah'ı bilme konusunda mazeretleri yoktur.


Allah¸ akıl sahibi varlıklara doğru yolu göstermek için vahiy indirmiştir. Bilindiği gibi vahiy¸ Allah'ın iradesinin insana söz şeklinde ifadesidir. Bu bağlamda Kur'an¸ mecâzî anlamda bir hidâyet vesîlesi olup¸ hidâyet delillerini de kendisinde toplamıştır. Dolayısıyla bu Kur'an en doğru olana götürür.[7] Kur'an'ın hem anlamı¸ hem metni ve hem de onun okunması insanların hidâyetine tesir eden en büyük âmillerden birisidir. Kur'an kendisini¸ bütün insanlığa yol gösterici bir Kitap olarak tanımlar.[8] İnsan ancak bu ilâhî ışık sayesinde hidâyete erebilir. Kur'an¸ insanın mânevî dünyası için bir gıda¸ gönüller için coşkulu bir tatlılık¸ fert ve toplum hayatı için huzur kaynağıdır. İlâhî bir kitap olan Kur'an¸ Allah'ın âdetâ katından insana uzattığı bir kurtuluş ipidir. Hangi fert ve millet o ipe tutunursa kurtulur. Dünya ve âhiret mutluluğu¸ ancak ona olan ittibâ ile sağlanabilir.


Kur'an'a göre hidâyet vesîlelerinden bir diğeri de peygamberlerdir: "Her kavmin bir yol göstericisi vardır."[9] Allah insanın olduğu her topluma uyarıcılar göndermiştir.[10] Bu yol göstericilerin sonuncusu Hz. Peygamber'dir. O¸ Kur'an'da "hâdîlik" vasfı ile anılır: "Muhakkak ki sen de doğru yolu göstermektesin."[11] Bütün bu âyetlerden anlaşıldığına göre¸ yüce Allah her topluma doğru yolu göstermek için peygamber göndermiştir. Onlar sadece hidâyet yolunu göstermekle kalmamışlar¸ davranış ve temsil alanında da örnek olmuşlardır.


Artık nübüvvet kapısı kapandığına göre¸ peygamberlerin mecâzî anlamdaki hidâyet görevlerini kimler devralacaktır? İslâm ilim geleneğinde "icazet yöntemi" ile bu görev nübüvvetin her devirdeki temsilcileri olan zâhirî ve bâtınî ilimleri kendisinde mezceden âlimlere verilmiştir. Onlar "vâris-i enbiyâ"dır. Nitekim Efendimiz (s.a.v)¸ "Âlimler¸ gökteki yıldızlar gibidir. Yıldızlar nasıl ki karanlıkta yol gösterirse¸ âlimler de yeryüzünde (cehâlet karanlığında yüzenlere) yol gösterirler."[12] buyurmuştur.  Eğer ilim adamları olmasaydı¸ insanlar "insanlığı"nı öğrenemezlerdi.  Çünkü âlimler¸ eğitim-öğretim vasıtasıyla insanları bilgisizlik ve câhiliye barbarlığından çıkarıp insanlık seviyesine yükseltmişlerdir. İşte bu tür âlimlerden birisi olan Osman Hulusî-i Darendevî (k.s.)¸ Divannda ilmiyle âmil olan bir âlimin işlevini şöyle anlatır: "Sîret-i hayvânı insân etmeğe sa'y eylegil/Seni insan edecek kâmil-i insâna eriş."[13] Bu sebeple İslâm¸ insanlığın terbiyesi ve bilgi konusunda aydınlatılması için bir toplumda âlimlerin yetiştirilmesine ilâhî bir emir olarak bakar. Bundan dolayı hidâyet¸ kendi şahsî çabaları neticesinde hayırları¸ sâlih amelleri kesbetmeleri sebebiyle¸ bazı sâlih kişilere de izafe edilmiştir. Sâlih kişi¸ görüldüğü zaman Allah akla gelen kişidir. Onların gizli ve açık halleri¸ niyet ve fiilleri şer'î ahkâma uygun düşer.  Kâl ve hâl ehli olan âlimler sayesinde nice insan¸ İslâm'ın nuruyla nurlanır.


Öte yandan insanı¸ Allah'ı bilmeye götüren vesîleler arasında kevnî âyetler de vardır. Bu sebeple Kur'an sürekli insanları bu kevnî âyetler üzerinde aklını kullanmaya davet etmiştir.[14] İnsan varlık üzerinde tefekkür yaptığı zaman eşyanın arka planındaki mânevî sahayı idrak edebilir. Görünenden hareketle görünmeyenin bilgisini kavrayabilir. Nasıl ki yolda dikilen trafik işaretleri¸ şoför ve yolcunun gözlerini kendilerine değil¸ gideceği istikamete yöneltirse¸ her tabiat olayı ve varlık türü¸ bizim dikkatimizi kendi üzerine değil¸ kendilerinin ötesinde olan bir istikamete yöneltmeye çalışır.  Her bir varlık Allah'ın ilim¸ kudret ve iradesinin bir sonucu olarak yaratılmıştır. Evrende amaçlı bir düzen vardır. Onun için insan çevresindeki varlık alanı ve bizâtihî kendi yaratılışı üzerinde tefekkür ederse bu amaçlı ve gayeli yaratılışı görebilir. İşte bu bağlamda şuhûdî âyetler de mecâzî anlamda bir hidâyet vesîlesidir.


Sözsüz âyetler dediğimiz kâinattan başka bir de Kur'an'ın dikkatimizi çektiği ve tamamen Allah'ın birliğini ve Müslümanların vahdetini sembolize eden âyetlerden birisi de Kâbe-i Muazzama'dır. Bu anlamda Kâbe de insanlık için sembolik anlamda bir hidâyet vesîlesidir. Kur'an'a göre onun bereket kaynağı oluşu¸ sadece mü'minlere has olmayıp¸ bütün insan topluluklarını içine almaktadır: "Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev¸ Mekke'de¸ dünyalar için mübarek ve doğru yol gösteren Kâbe'dir."[15] Hidâyet¸ insanın kendisini güvende hissetmesi olayı olunca¸ mânevî bir sığınak kılınan Kâbe ile güven verici bir sıfatla bütünleşen mü'minin onu tavaf etmesi¸ inanç ve düşünce hayatında yenilenmesine bir basamak teşkil eder. İnsanda köklü değişikliklere yol açan Hac ve Umre olayı¸ yeryüzünün bütün köşelerine bu duyarlılık ve güzelliklerin taşınmasında da bir aracı olmuş olur.


Netice itibariyle mutlak anlamda hidâyet yetkisi Allah'a aittir. Allah bu yetkiyi¸ mecâzî anlamda kendisinin dışındaki varlıklara da vermiştir. İnsan¸ hidâyeti idrak edebilecek bir yetenekte yaratılmıştır. Allah insana hidâyet yolunu göstermek için¸ kitap indirmiş¸ elçi göndermiş¸ akıl vermiştir. Eğer insan hidâyete yönelirse¸ Allah onu onda yaratır. O halde bize düşen görev¸ bütün tebliğ vasıtalarını kullanarak insanlığın hidâyetine vesîle olma yolunda çaba sarf etmektir.


Hidâyet üzere olanlara selam olsun!..









[1] İbn Manzûr¸ Lisânü'l-Arab¸ Kahire¸ XV¸ 353.



[2] Bkz. 6/En'âm¸ 54.



[3] Ramazan Altıtaş¸ Kur'an'da Hidâyet ve Dalâlet¸ İstanbul¸ 1995¸ s. 81.



[4] 49/Hucurât¸ 7.



[5] 4/Nis⸠113.



[6] Bkz. 20/Tâh⸠50.



[7] 17/İsr⸠9.



[8] 2/Bakara¸ 185; 3/Âl-i İmrân¸ 4.



[9]  13/Ra'd¸ 7.



[10] 35/Fâtır¸ 24.



[11] Bkz. 42/Şuar⸠52; 23/Mü'minûn¸ 73.



[12] Ahmed b. Hanbel¸ Müsned¸ Mısır¸ ts.¸ III¸ 157.



[13] es-Seyyid Osman Hulûsi-i Darendev Dîvân-ı Hulûsi-i Darendev (yay. Haz. M. Akkuş-A. Yılmaz)¸ İstanbul¸ 2006¸ s. 120¸ (b. 39.



[14] Bkz. 35/Fâtır¸ 27; 45/Câsiye¸ 3–56; 42/Şuar⸠29.



[15] 3/Âl-i İmrân¸ 96.

Sayfayı Paylaş