TASDÎK EDEN, EMİN KILAN VE GÜVEN VEREN ALLAH: "EL-MÜ'MİN"

Somuncu Baba

"Gerçek anlamda tevhide uygun bir istikamet yakalayan insanlar¸ varoluşsal
güvenliği elde ederler. Allah'a inanan insan kendini güvende hisseder. Çünkü gerçek
özgürlük¸ Allah'a kulluktadır. Dolayısıyla¸ bu özgürlüğü yakalayan kimseler için
hayat bir ‘zafer' değil¸ bir ‘sefer'dir."

Arapça'da mü'min kelimesi¸ "her türlü korkunun gitmesi ve nefsin huzur bulması" anlamına gelen emn kökünden türemiştir.[1] Bilindiği gibi¸ Yüce Allah'ın en güzel isimlerinden birisi de "el-Mü'min"[2] olup; "tasdîk eden¸ emin kılan ve güven veren" anlamına gelir. Hiç kuşkusuz kullarından her türlü şüphe ve tereddütleri kaldıran¸ isteyenlere iman ve korku içinde olanlara emniyet veren ancak Yüce Allah'tır. O'na inanan ve O'na güvenen kimseler yegâne güven kaynağına tutunmuş olurlar. Allah'tan gelen ilâhî öğretiyi diliyle ikrar eden ve kalbiyle tasdik eden kimseye de  ‘mü'min' denilir. Bu bağlamda mü'min de¸ Allah'a güven vermelidir.  Aynı zamanda mü'minlik sıfatıyla özdeş olan kimse¸ kendini ontolojik anlamda güvende hissettiği gibi¸ aynı şekilde hemcinslerine¸ tabiat ve bütün bir varlık alanına kendisinden güvende olduklarını hissettirir.  


İMAN VE VAROLUŞSAL GÜVENLİK


Kur'an'da; Allah¸ açlık ve güven kavramları arasında çok yakın bir irtibat kurulur. Açlık ve güven birbirine zıt iki kavramdır. Çünkü gerek maddî ve gerekse inanç bakımından her türlü yoksulluğun dibe vurduğu bir toplumda¸ güven¸ güvenilirlik ve güven içinde olma gibi durumlar ahlâkî açıdan tartışılır. Bu sebeple açlık ve her çeşit güvensizliğin ortadan kaldırılması sağlam bir şekilde asıl güven kaynağı olan Allah'a imanla sağlanabilir. Bundan dolayı Kur'an'da¸ "Sizi açlıktan doyuran ve korkudan emîn kılan bu beytin Rabbine kulluk ediniz."[3] buyrulmuştur. Çünkü Allah'a iman¸ insana toplumsal sorumluluk duygusu ve vazife ahlakı yükler. Varlıklı olan Müslümanlar¸ toplum tabakaları arasında yer alan iktisadî bakımdan zayıf olan kimselere haklarını verme gibi bir vazifeyle yükümlüdürler. İşte bu yükümlülük¸  inancın sevkettiği bir yükümlülüktür. Bu inanç sayesinde mü'minler¸ açlık¸ sefalet ve yoksulluk içinde bulunan kimselerin ihtiyaçlarını yerine getirmekle hem toplumsal barışın sağlanmasına katkıda bulunmuş ve hem de Allah'a karşı sorumluluklarını yerine getirmiş olurlar. Kur'an'a göre yardımlaşmanın kesildiği bir toplumda güven ortadan kalkar¸ büyük fitne ve kargaşalar ortaya çıkar.[4] Bu görev yerine getirilirse¸ orta sınıf¸ yüksek tabakalara karşı kin¸ nefret¸ isyan¸ kıskançlık ve husumet yerine saygı¸ itaat ve sevgi besler. Bundan da hem kişi ve hem de toplum bir bütün olarak asayiş açısından büyük fayda görür. Onun için Hz. Peygamber; "Zekât¸ İslam'ın köprüsüdür."[5] buyurmuşlardır. İslâm'da zekât¸ sadaka gibi yardımlaşma başta olmak üzere her çeşit zorunlu ve gönüllü yardımlaşma türleri¸ sosyal tabakalar arasında kurulan bir kardeşlik¸ barış ve güven köprüsü gibi vazife görür.  Mü'min zenginlerin açları doyurmaya yönelik çabaları toplumda sosyal güvenliğin sigortasıdır. Nasıl ki sigorta attığı zaman elektrikler kesilir¸ evler¸ sokaklar ve şehirler karanlıkta kalırsa¸ toplumsal sorumluluklar da yerine getirilmezse sosyal felaketler anlamında buna benzer durumlar ortaya çıkar. Unutmayalım ki¸ sembolik ve gerçeklik bağlamında her türlü karanlık¸ anarşi ve kötülüklerin doğuşuna kaynaklık eder. Bu sebeple Allah'a iman¸ insana toplumsal sorumluluk yükler¸ böylece insan yoksulların ihtiyaçlarını karşılar ve neticede de sokak¸ çarşı ve şehirlere güven hâkim olur. İslâm'ın yaşandığı toplumlarda¸ bu varoluşsal güvenlik sayesinde bütün coğrafyalara güven ve emniyet gelmiştir. İslâm'ın yaşandığı mutluluk çağında¸ Yemen'in başkenti San'a'dan tek başına yolculuğa çıkan bir kadın ya da süvari emniyet içinde Hadramevt'e kadar gelebilmiştir. Bunun tek sebebi¸ asıl güven kaynağı olan Allah'a inanmak ve bu inancı hayata taşımaktır.


EMNİYET VE HİDAYET İLİŞKİSİ


Öte taraftan "emniyet ve hidayet" arasında da çok yakın bir ilişki vardır. Kur'an'da¸ gerçek emniyet ve güvenin imanlarına şirk karıştırmayan mü'minlerin hakkı olduğu şöyle beyan edilir:  İman edip de imanlarına zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya¸ işte güven (emniyet) onlarındır ve onlar doğru yolu (hidayet) bulanlardır."[6] İmanlarına şirki karıştırmayanlar gerçek anlamda hidayet üzere olacakları için doğrudan psikolojik anlamda güven içinde olmaları onların hakkıdır.  Çünkü şirk¸ hem zihinsel ve hem de kalb planında bir parçalanmadır. Şirk¸ insanın inanç alanında dağınıklığıdır. Bilinç düzeyinde dağınıklık¸ derin kaygı¸ karamsarlık ve psikolojik destek ünitelerini hepten yitirmenin diğer bir adıdır. Kur'an müşrikin iç dünyasında kopan fırtınaları ve şirkin insanın özbenliğini nasıl paramparça ettiğini "parçalanmış kuş metaforu"yla anlatır: "Kim Allah'a ortak koşarsa (şunu bilin ki ) o kimse¸ sanki gökten savrulup düşen¸ kuşların didikleyip kapıştığı yahut rüzgârın uzak¸ ıssız bir yere savurduğu kimseye benzer."[7]  Bu âyetten da anlaşılıyor ki¸ müşrikin aklı ve kalbi berrak ve tutarlı inançlardan uzak olduğundan dolayı sürekli bir endişe¸ korku ve güvensizlik içinde bulunur.[8] İşte¸ gerçek anlamda tevhide uygun bir istikamet yakalayan insanlar¸ varoluşsal güvenliği elde ederler.  Nitekim sonradan Müslüman olanlara¸ "Niçin Müslüman oldunuz?" diye sorulduğu zaman¸ ekseriyeti¸ "Kendimi güvende hissetmek için." cevabını vermişlerdir. Allah'a inanan insan kendini güvende hisseder. Çünkü gerçek özgürlük¸ Allah'a kulluktadır. Dolayısıyla¸ bu özgürlüğü yakalayan kimseler için hayat bir "zafer" değil¸ bir "sefer"dir. Zaferi önemseyen insanlar¸ salt maddî hazların;  seferi önemseyen insanlarsa¸ mânevî hazların peşinden koşarlar. İnsanı insan kılan şey¸ yolda olduğunun bilincinde olması¸ hayatı bir bütünlük duygusuyla yaşaması¸ maddî olanı bütünüyle elinin tersiyle itmemesi¸ ama asıl olanın ruhun arayışı olduğunu fark etmesidir.[9]  İşte¸ sonsuz güvenlik şemsiyesi altına giren bir Mü'min için hayat¸  Hz. Peygamberin ifadesiyle¸ "kısa bir gölgelik"e benzer: "Dünya (hayatı) ile benim ilgim¸ bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir."[10] Bu duyarlılığa sahip bir mü'min için¸ hayatın sıkıntıları dert edilmeye değmez. Sonsuz güven sahibine olan aşkla¸ bütün zorluklar ve sıkıntılar kolayca aşılır. Bu tecrübeyi yaşayanların sözlerinde de bu mânâ vardır. Nitekim Hz. Mevlânâ tasavvufu tanımlarken¸ "Sıkıntı anında ruhun ferahlık duymasıdır." der. Eşrefoğlu Rumî ise¸ yüzyıllar ötesinden nefisleri temizleyici anlamına gelen "Müzekki'n-Nüfus" adlı eserinde¸ "Gökten bela kar gibi yağsa¸ anın adına aşk denir." derken¸  Yunus Emre ise¸ "acıları bal eylemekten" söz eder. İşte bütün bu güzellikler¸ Allah'a olan inancının insan ruhunda oluşturduğu mânevî güven sayesinde elde edilmiştir. Çünkü Bilge Devlet adamı Aliya İzzetbegoviç'in dediği gibi¸  "Allah'ın iradesine teslimiyet¸ insanların iradelerine karşı bağımsızlıktır. Ancak bu teslimiyet¸ hayatın çözülmezlik ve mânâsızlığından insânî ve vakarlı tek çıkış yoludur; isyansız¸ yeisiz¸ nihilizmsiz¸ intiharsız tek çaredir."[11] İşte asıl mesele insanı özgürleştiren ve ruh dünyasını onaran¸ iyileştiren bu güven ve teslimiyet duygusunu elde etmektir.


SONUÇ


Bugün modern uygarlık her şeyi tahrip etmektedir. Dolayısıyla insanlık bir belirsizlik çağında yaşamaktadır. Eğer insanlığın ufkunda el-Emîn'in getirdiği ilâhî öğreti olan emanet yoksa emniyet de yoktur. "Müslüman¸ diğer insanların elinden ve dilinden emin olduğu kişidir."[12] O halde öncelikle içimizde "güven"i tam olarak sağlarsak¸ dışımızda da bir "güven" atmosferi oluşturabiliriz.  Müslümanların yaşadığı şehirler "güvenilir belde" ¸ coğrafyalar da bir "güven adası" haline dönüşebilir. Burada unutulmaması gereken çok önemli bir şart¸ "güvenilir" oluşun alt yapısını davranış planında "doğruluk" ve "adalet" gibi ahlakî değerlerle doldurmaktır. Çünkü doğruluk ve adalet ortadan kalktığı zaman otamatikman sosyal barış ve güven duygusu yara alır. Onun için¸ Allah'ın el-Mü'min ismiyle ahlaklanan bir kimse¸ iç dünyasında barış ve huzuru sağladığı gibi¸ dış dünyasında da barış ve huzurun sağlanmasına katkı yapar. 


 






[1] el-İsfehânî¸ Râgıb¸ el-Müfredât¸ İstanbul¸ 1986¸ 30.



[2] Bkz. 59/Haşr¸ 23.



[3] 106/Kureyş¸ 3-4.



[4] Bkz. 8/Enfâl¸ 73.



[5] Aclûnî¸ İsmail b. Muhammed¸ Keşfu'l-Hafa¸ Beyrut¸ 1351¸ I¸ 53.



[6] 6/En'âm¸ 82.



[7] 22/Hac¸ 31.



[8] Bkz. 3/Âl-i İmrân¸ 151.



[9] Bkz. Ömer Baldık¸ "Dr. Kemal Sayar'la “Hazcılık” Üzerine Bir Söyleşi"¸ Zafer Dergisi¸ Ağustos 2006.



[10] İbn Mâce¸ "Zühd" 3; Tirmizî "Zühd" 44.



[11] Bkz. Aliya İzzetbegoviç¸ Doğu ve Batı Arasında İslam¸ (Çev. Salih Şaban)¸  İstanbul¸ ts.¸ s. 311.



[12] Buhari¸ "Îmân" 4-5; Müslim¸ "Îmân" 64-65.

Sayfayı Paylaş