MUHTEŞEM BİR ZAFER HENDEK

Somuncu Baba

“Bütün Müslümanlar¸ hattâ az çok
eli iş tutabilecek çocuklar bile canla
başla hendek kazıyorlardı. Kazı
işine bizzat Peygamber Efendimiz
de (s.a.v.) katılıyor¸ bir an evvel
tamamlanması için Müslümanların
şevk ve gayretlerini her zaman
canlı tutuyordu.”

Hicretin 5. senesi¸ Milâdî takvim 24 Ocak 627 tarihini gösteriyor… Uhud Harbinden iki yıl sonra vuku bulan Hendek muhârebesi¸ İslâmî gelişmenin önündeki engellerin büyük ölçüde bertaraf olmasında büyük rol oynayan mühim muharebelerden biridir. Düşman saldırısını kolayca önlemek maksadıyla¸ Resûl-i Ekrem'in Medine etrafında hendekler kazdırması sebebiyle¸ Hendek Savaşı adını alan bu muharebenin bir diğer adı da “Ahzab”dır. Bu adı¸ Kureyş müşrikleri ile birlikte¸ Yahudiler¸ Gatafanlar ve daha birçok Arap kabilesi ve topluluklarının Medine üzerine yürümek için bir araya gelmiş olmalarından dolayı almıştır. Hatırlanacağı gibi¸ Resûl-i Ekrem Efendimiz¸ Yahudî kabilelerinden biri olan Benî Nadir'i Medine'den sürmüştü. Onlar da kuzeye giderek Hayber¸ Şam ve Vadi'l-Kura gibi mühim yerlere yerleşmişlerdi. Bunlar Medine'den kovulmuş olmanın acısını¸ gittikleri yerlerde Peygamberimiz ve İslâmiyet aleyhinde menfî propaganda ve tahriklerde bulunarak¸ civar halkını Müslümanlar aleyhine kışkırtmak suretiyle dindirmeye çalışıyorlardı. Benî Nadir Yahudilerinin kışkırtmaları¸ teşvikleri ve öncülük etmeleriyle meydana gelmesine sebep oldukları hâdiselerden biri de işte bu Hendek Muharebesidir.

Medine üzerine topluca yürüyüp¸ Hz. Resûlullah (s.a.v.) ve Müslümanların vücûdunu ortadan kaldırma fikrini bu Yahudîler ortaya attılar. Zaten¸ Kureyş müşrikleri de böyle bir şeyi her zaman düşünüyor ve böyle bir teşebbüse her zaman hazır bulunuyorlardı. Zira onlar Uhud Savaşındaki verdikleri zarara rağmen¸ İslâmî gelişmeyi durduramadıklarının¸ Müslümanların gittikçe çoğalmasına engel olamadıklarının ve Resûl-i Ekrem Efendimizin nüfuz sahasını genişlemesine mani olamadıklarının çok iyi farkında idiler. Ticaret yollarının hemen hemen bütünü kapanmış durumdaydı. İktisâdî yönden kendilerini yok olmakla karşı karşıya getirecek bu duruma seyirci kalmak istemiyorlardı. Rahat hareket edebilmeleri için de Medine'deki İslâm Devletinin nüfuzunu kırmak arzu ve emelini taşıyorlardı. Böylece Medine üzerine yürüyüp¸ Hz. Muhammed'in (s.a.v.) bayraktarlığını yaptığı imân ve İslâm hareketini yerinde boğma kararında birleşip anlaştılar.


 


Diğer kabilelere yapılan dâvet
Benî Nadir Yahudîleri¸ Mekkeli müşriklerden¸ beraber hareket etmek üzere söz aldıktan sonra Gatafanlarla da¸ Hayber'in bir yıllık hurma mahsûlünü kendilerine vermek şartıyla anlaştılar. Ayrıca civarda bulunan diğer Arap kabilelerine de propagandacılarını gönderdiler. Onları da Medine üzerine yürümek için ayaklandırdılar. Bu arada¸ harpte başrol oynayacak olan Mekkeli müşrikler de Arap kabilelerinden bazılarını harbe iştirak ettirmek için kiraladılar. Böylece¸ Yahudîlerin propaganda¸ tahrik ve teşvikleriyle Mekkeli müşriklerden civardaki Arap kabilelerinden¸ Gatafanlar ve Ahabîş kabilelerinden büyük bir ordu teşkil edildi. Her zaman olduğu gibi hedef ve gaye tekti: Medine üzerine yürüyüp¸ Peygamber Efendimizin (s.a.v.) vücudunu ortadan kaldırmak ve Müslümanları yok etmek! Adı geçen kabileler¸ bu menfur gaye ve hedef etrafında¸ Hz. Resûlullah ve İslâmiyet'e düşmanlık derecelerine göre toplanmışlardı.

Kureyş müşriklerinin sayısı Ahabîş ve onlara katılan kabilelerle birlikte 4.000 idi. Yahudîlerin teşvik ve kışkırtmalarıyla bir araya gelenlerin sayısı ise 6.000'di. Böylece düşman ordusunun sayısı 10.000'i buluyordu. Huzaâ kabilesi eskiden beri Resûl-i Ekrem Efendimizle dost geçinen bir kabile idi. Bu dostluğun başlangıcını Abdülmuttalib ile olan anlaşma ve ittifakları teşkil ediyordu. İşte¸ Kureyş müşriklerinin ciddi bir hazırlık içinde bulundukları hakkındaki raporu¸ bu kabileden bir süvari¸ normal olarak on iki günde alınan yolu¸ fevkalade bir sür'atle tam dört günde katederek Medine'ye Peygamber Efendimize ulaştırdı. Haberi alan Peygamber Efendimiz¸ vakit geçirmeden derhal Ashab-ı Kiramı toplayarak kendileriyle istişâre etti.

Resûl-i Ekrem¸ “Medine dışında düşmanla çarpışalım mı? Yoksa Medine'de kalarak müdafaa savaşı mı yapalım?” diye sordu. Görüşmeye sunulan bu teklifle ilgili muhtelif fikirler serdedildi. Bu arada Selman-ı Farisî¸ “Yâ Resûlallah! Biz Fars toprağında düşman süvarilerinin baskınlarından korktuğumuz zamanlarda¸ etrafımızı hendeklerle çevirip savunurduk.” diye konuştu. Teklif hem Hz. Resûlullah¸ hem sahabîler tarafından makul karşılandı ve ittifakla şu karar alındı: Medine'de kalınacak ve şehrin etrafında hendekler kazılmak suretiyle düşman saldırısına karşı konulacak. Böylece muhasarada kalmak¸ açık arazide vuruşmaya tercih edildi. Peygamber Efendimizin böyle bir taktiği tercih etmesinin altında¸ harpte az insanın öldürülmesi¸ az kan akıtılması gibi mühim bir gaye de yatıyordu. Aslında bu¸ Resûl-i Ekrem Efendimizin bütün harplerde gözden uzak tutmadığı bir prensibi idi.


Hendek kazı işine başlanması
İttifakla şehrin dâhilden müdafaasına karar verilince¸ hendek kazı işine Resûl-i Ekrem Efendimizin emir ve tavsiyeleri üzerine derhal başlandı. Peygamber Efendimiz¸ nerelerin¸ kimler tarafından kazılacağını bizzat tayin ve tesbit etti. Şehrin güneyinde oldukça sık bahçeler vardı. Düşmanın buradan geçebilme ihtimali çok zayıftı. Geçmeyi göze alsa dahi¸ yayılarak değil de birer kol halinde geçmeye mecbur olacağından durdurulması ve bozguna uğratılması için küçük bir askerî müfreze bile kâfi gelirdi. Doğu istikametinde ise¸ Peygamber Efendimizle anlaşma halinde bulunan Benî Kurayza ve diğer Yahudîler ikâmet ediyorlardı. Bu sebeple hendek kazı işi¸ tamamen açık arazi olan şehrin kuzey tarafında yapılıyordu. Yapılan tesbitler bunu gerektiriyordu.

Bütün Müslümanlar¸ hattâ az çok eli iş tutabilecek çocuklar bile canla başla hendek kazıyorlardı. Kazı işine bizzat Peygamber Efendimiz de (s.a.v.) katılıyor¸ bir an evvel tamamlanması için Müslümanların şevk ve gayretlerini her zaman canlı tutuyordu. Gönüllü Müslümanlar¸ bütün gün çalışıyorlar¸ geceyi geçirmek için evlerine dönüyorlardı. Buna karşılık Resûl-i Kibriyâ Efendimiz¸ bir tepecik üzerinde kurdurduğu çadırında gece gündüz kalıyordu. Hem çalışmalara bizzat katılıyor¸ hem de çalışanlara nezaret ediyor ve murakabesini sürdürüyordu.


Bir ara¸ sahabîler sert bir kayaya rastladılar. Onu parçalamaya uğraşırken balyoz¸ kazma¸ kürek gibi bir sürü âletleri kırıldı. Yine de onu parçalamaya muvaffak olamadılar. Durumu¸ o sırada kıldan dokunmuş çadırının içinde dinlenmekte olan Resûlullah Efendimize haber verdiler:  “Yâ Resûlallah! Karşımıza kazı esnasında ak bir kaya çıktı. Onu bir türlü parçalayamadık! Bu husustaki emriniz nedir?” Peygamber Efendimiz¸ Selman-ı Farisî'nin balyozunu aldı. “Bismillah” diyerek kayaya bir darbe indirdi. Kayanın üçte birini yerinden kopardı ve “Allahü Ekber¸ bana Şam'ın anahtarları verildi! Vallahi¸ ben şu anda Şam'ın kırmızı köşklerini görüyorum” buyurdu. Sonra¸ yine “Bismillah” deyip kayaya balyoz ile ikinci darbeyi indirdi. Kayanın üçte biri daha parçalandı. Yine¸ “Allahü Ekber¸ bana Fars'ın anahtarları verildi! Vallahi¸ şu anda ben¸ Kisra'nın Medâin şehrini ve onun beyaz köşklerini görüyorum” buyurdu. Ondan sonra üçüncü defa yine¸ “Bismillah” deyip balyoz ile vurdu. Kayanın geri kalan kısmını da yerinden kopardı. Yine¸ “Allahü Ekber¸ bana Yemen'in anahtarları verildi! Vallahi¸ şu anda ben¸ San'a'nın kapılarını görüyorum” buyurdu. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin¸ haber verdiği bütün bu fetihler Hz. Ömer ile Hz. Osman zamanında bir bir gerçekleşti. Bunları gören Ebû Hüreyre (r.a.) Müslümanlara şöyle dedi: “Bu fetihler sizin için bir başlangıçtır. Vallahi¸ Allah¸ fethedeceğiniz veya Kıyâmete kadar fetholunacak şehirlerin hepsinin anahtarlarını önceden Hz. Muhammed'e (s.a.v.) vermiştir.


 


Hendek kazı işinin tamamlanması


Yorucu bir çalışma neticesinde¸ hendek kazı işi altı gün sürdü. Hendek beş arşın derinliğindeydi. Genişliği ise¸ en namlı süvarilerin dahi kolay kolay atlayıp geçemeyeceği kadardı. Sadece bir tek yeri aceleye geldiğinden dar kalmıştı. Oradan atlılar geçebilirdi. Bu sebeple Peygamber Efendimiz orası hakkındaki endişesini şöyle açıkladı:  “Müşriklerin buradan başka bir yerden geçip gelebileceklerinden korkmuyorum! ” Resûl-i Ekrem¸ çarpışma boyunca bu dar kısmı nöbet tutturup bekletecektir. Ayrıca Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hendeğin münasip kısımlarına giriş çıkış yerleri yaptırdı. Düşman gelip hendeğin önüne karargâhını kurunca¸ buralara nöbetçiler dikecek ve başına da Zübeyr bin Avvam Hazretlerini tayin edecektir. İslâm ordusu 3000 kişiden ibaretti. Bu¸ sayı bakımından düşman ordusunun üçte biri demekti. Sadece 36 atlı vardı. Orduda biri Muhacirlerin¸ diğeri Ensarın olmak üzere iki sancak bulunuyordu. Muhacirlerinkini Zeyd bin Hârise¸ Ensarınkini ise¸ Sa'd bin Übâde Hazretleri taşıyordu. Resûl-i Kibriy⸠karargâhını Sel' Dağı eteklerinde kurdu. Ordunun sırtı bu dağa geliyordu. Harbe katılmayan kadın ve çocuklar ise kale ve hisarlara yerleştirildi. Yiyecek maddeleri¸ kıymetli ve ehemmiyetli eşyalar da yine bu hisarlarda muhafaza altına alındı. Peygamber Efendimiz için Sel' Dağı eteğinde deriden bir çadır kuruldu. Bu çadır bugünkü Fetih Mescidinin bulunduğu yerde idi. Hendek¸ henüz yeni bitmişti ki¸ ovayı düşman çadırlarının kapladığı görüldü. Düşman¸ karargâhını Medine'nin kuzeyinde Uhud Savaşının cereyan ettiği sahada kurdu. Hendekle karşılaşmaları¸ şaşkınlıklarına sebep oldu. O âna kadar böyle bir harp plân ve taktiği görmüş değillerdi. Hâliyle bu durum¸ daha başından itibaren morallerini sarstı. Hâlbuki onlar¸ Medine'yi tamamen ele geçirecekleri hayal ve ümidiyle çıkıp gelmişlerdi. Eli boş dönmeyi düşünmek bile istemiyorlardı.


Son Çarpışma ve Allahın Nusreti
Düşman¸ hendek arkasında çarpışmanın bir hayli zor olacağını biliyordu. Buna rağmen bütün hazırlıklarını tamamlayarak¸ var kuvvetiyle hücuma geçti. Fakat hendek¸ işlerini tahmin ettiklerinin de üstünde güçleştiriyordu. Hendeği bir türlü geçme imkân ve fırsatını elde edemiyorlardı. Hâliyle bu da ümitsizliğe düşmelerine sebep oluyordu. Sonunda çarpışma uzaktan uzağa ok atışlarıyla devam etti. Fakat bu da işin uzamasından başka bir şeye yaramıyordu. Düşman ordusu¸ hücumlarından bir netice elde edemediğini görünce Müslümanları muhasara altına almaya karar verdi. Zaten başka yapacak bir şeyleri de yoktu. Müşrik ordusu son defa¸ var gücü ve bütün şiddetiyle hendeğin her tarafından hücuma geçti. Çarpışmalar çok şiddetli oluyordu. Karşılıklı ok ve taş atışları ile taraflar birbirlerini yıldırmak ve püskürtmek istiyorlardı. Harbin bütün şiddetiyle devam ettiği bu nazik anda Resûl-i Kibriyâ Efendimiz¸ ridasını üzerinden yere atıp¸ ellerini Kadir-i Mutlak'a açarak şöyle duâ ediyordu.”Ey Kitabı (Kur'an'ı) indiren¸ hesabı en çabuk gören¸ kavim ve kabileleri bozgunlara uğratan Allah'ım! Onlara karşı bizlere yardım et! Allah'ım Sen bu bir avuç Müslümanın helâkini dilersen¸ artık Sana ibadet edecek kim kalır?”

O gün çarpışma bütün şiddetiyle devam etti. Artık hava kararmış¸ taraflar karargâhlarına çekilmişlerdi. Gecenin karanlığında Hz. Cebrâil (a.s.)¸ gelerek Peygamber Efendimize düşman ordusunun bir rüzgâr ile perişan edileceğini müjdeledi. Müjdeyi alan Resûl-i Ekrem iki dizi üzerine çöktü¸ ellerini kaldırarak nusretini ulaştıran Cenâb-ı Hakka şükrünü şöyle takdim etti: “Bana ve Ashabıma merhametinden dolayı¸ Sana hadsiz şükür ve hamd olsun Allah'ım.”


 


Müşrikler perişan oluyor
Cumartesi gecesi idi. Geceyle birlikte¸ müşrik ordusunun bulunduğu sahada dondurucu bir rüzgâr gürlemeye başladı. Bu¸ en soğuk kış gecelerinde esen dondurucu bir rüzgârdı. Müşriklerin gözleri toz ve toprakla doldu. Kap kacaklar uçuşuyor¸ çadırlar sökülüyor¸ atlar¸ develer birbirine karışıyor¸ gözler birbirini göremiyordu. Düşmanı artık müthiş bir korku ve panik havası sarmıştı. Şaşırmışlardı. Bozgun evvelâ Kureyş müşrikleri cephesinde başladı. Askerlerden önce¸ komutan Ebû Süfyan devesine atladı ve  “Hemen göç ediniz¸ işte ben gidiyorum!” diyerek Mekke'ye doğru yola koyuldu. Kureyş ileri gelenleri kendisini kınamasalardı¸ belki de tek başına doludizgin orduyu terk edip gidecekti. Kavminin ileri gelenlerinin ayıplamasına uğrayan Ebû Süfyan¸ tek başına gitmekten vazgeçti ve geri döndü. Ne var ki¸ artık orduda bozgun havası başlamıştı ve durdurulacak gibi değildi. Askeri toparlamak için gösterilen gayretler neticesiz kaldı. Sür'atle toparlanıp Mekke yolunu tutmaktan başka yapabilecekleri hiçbir şey kalmamıştı. Öyle de yaptılar.
Kureyş müşrikleri gerisin geri kaçınca¸ kendileriyle ittifak etmiş bulunan diğer kabileler de ordugâhtan ayrılıp yurtlarına döndüler. Peygamber Efendimiz ve Müslümanlara yapılan bu İlâhî yardımdan Kur'ân-ı Kerimde şöyle bahsedilir: “Ey îmân edenler! Hatırlayın¸ Allah'ın size olan nimetini ki¸ düşman orduları size saldırdığında¸ Biz onların üzerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. O zaman Allah sizin yaptıklarınızı görüyordu.” Düşmanın büyük bir hezimete uğrayıp çekilmekte olduğunu gören Fahr-i Âlem Efendimiz¸ tebessümler arasında¸ yardımını gönderen Cenâb-ı Hakk'a hamd ve şükretti.

Sayfayı Paylaş