BUHRANDAN İRFANA YOLCULUK

Somuncu Baba

"Tasavvuf¸ rotasını kaybetmiş ve
buhrana sürüklenen bireylere
ayaklarını sağlam bir şekilde
basacak zemini
oluşturma çabasıdır."

Çağımız buhranlar asrı olarak nitelendirilmektedir. Çünkü modern insan¸ kendi kabuğunu kıramamış ve ruhuyla barışık olamamıştır. Modern insan¸ uzayın derinliklerine ulaşabilmeyi başarmış¸ ancak kendi iç âleminde bir arpa boyu kadar bile yol alamamıştır. Hâlbuki tasavvuf¸ bizlere âfâkî/dışa yolculuk kadar enfûsî/içe yolculuğu da tavsiye etmektedir. Kendi gerçekliğimizin farkına varmamızı¸ hakîkati ötelerde değil kendimizde aramamızı¸ benlik örtümüzün altında saklı bulunan insânî gerçekliğimizi gün yüzüne çıkarmamızı istemektedir. Tasavvufun sunduğu bu mânevî yolculuk anlayışı¸ modern insanın kendini bulması ve gerçekleştirmesinde yeni ufuklar açabilmektedir. O nedenle modern insan¸ kendini bulduracak¸ kendine bakabilmeyi sağlayacak¸ kendi gerçeğini idrak ettirebilecek bir merd-i Hak arayışındadır.


Modern insanın bir diğer sorunu¸ değerlerin erimesi¸ giderek yok olmaya yüz tutması ve eski hassasiyetlerin aşınmasıdır. Bugün¸ Allah'tan gerektiği kadar korkan¸ bu sebeple kul hakkı yemeyen¸ hırsızlık ve yolsuzluk yapmayan¸ kanaatkârlığı ve takvayı benimsemiş¸ insanların kendisine güven duyduğu bir insan portresinin yerini; Allah korkusu tanımayan¸ insanların haklarına tecavüz eden¸ durmadan isteyen¸ gözü aç¸ hırslı¸ tamahkâr¸ âhiret için çalışmaya itibar etmeyen bir insan almıştır. Bütün bunlar¸ aslında içinde yaşadığımız toplumda ideal bir insan modelinin yeterince tanımlanmadığını da göstermektedir. İşte tasavvuf¸ rotasını kaybetmiş ve buhrana sürüklenen bireylere ayaklarını sağlam bir şekilde basacak zemini oluşturma çabasıdır. Kişiyi küfür¸ şirk¸ haram¸ günah ve kötülük sahalarından koparıp iman¸ ibadet¸ ahlâk¸ erdem¸ edep ve güzellik muştusuna büründürme çabasıdır. Tarihte yaşanmış ve hâlen de yaşamakta olan örnekleri ile model şahsiyetlerini yetiştiren bir disiplindir. Tatminsizlik¸ doyumsuzluk¸ açgözlülük ve bencillik hastalığına tutulanların önünde diğergam¸ fedakâr ve erdemli yaşamlar sunulmaktadır. Modern insan hayalî kahramanlar¸ efsane şahsiyetler değil hayatın içinden¸ hayatın zorluklarını aşabilen ve hayatın olumsuzluklarını giderebilen doğal kahramanlar¸ samimi rehberler ve cana can katan üstatlar aramaktadır.


Tasavvufun model şahsiyetleri insân-ı kâmillerdir. İnsân-ı kâmiller¸ daima toplumun selametini ön planda tutmuşlar¸ kendi benliklerini eritip kolektif bir ruha sahip olmuşlardır. Dolayısıyla onlar nefisleri¸ hazları ve duyguları ile hareket edenler değil¸ toplum için kendilerini feda eden şahsiyetlerdir. Kendileri son derece sosyal isimler oldukları gibi aynı zamanda toplumun sosyalleşmesinde de model ve dönüştürücü bir misyona sahiptirler. Çünkü kâmil insan¸ toplumun ideal bir üyesidir. Dolayısıyla toplumdaki bütün fertlerin kâmil birer insan olması beklenir. Kâmil insan¸ örnekliğiyle kendisini kabul ettirmiş¸ aynı zamanda etrafındaki insanlarca sevilen ve bu nitelikleriyle toplumun diğer fertlerinin de gıpta ile baktığı bir kişiliktir. Günümüz Türkiye'sinin tasavvuf ve mâneviyat önderlerinden Abdülhakim Arvâsî (ö. l362/ l943)¸ Süleyman Hilmi Tunahan (ö.1379/1959)¸ Ali Haydar Efendi (ö.1380/1960)¸ Şemsettin Yeşil (ö.1388/1968)¸ İsmail Hakkı Toprak (ö.1393/1973)¸ Mehmed Zâhid Kotku (ö.1400/1980)¸ Mahmud Sâmi Ramazanoğlu (1310-1404/1892-1984)¸ Muzaffer Ozak (ö.1405/1985)¸ Osman Hulûsi Ateş (ö.1410/1990)¸ Muhammed İhsan Oğuz (ö.1411/1991)¸ Muhammed Râşid Erol (ö.1413/1993) ve M. Esad Coşan (ö.1421/2001) gibi şahsiyetler örnek kişilikleri ile kitleleri cezbeden ve mânevî donanımın öncü isimleri olmuştur.


Günümüz insanının bir diğer sorunu; kitlelerin birbirine yabancılaşması¸ ortak his ve duyguların kaybolması¸ farklılıkların çatışma unsuru haline gelmesi¸ sevgi ve ilgiye susanmış olmasıdır. Zira sosyal hayatın olmazsa olmaz şartı birlik ve beraberliktir. Birlik ve beraberliğin devamını sağlayan unsur ise sevgidir. Sevgiyi ortadan kaldıran ya da daha hafif bir ifade ile zedeleyen şey de insanların gerek dünyaya gerekse birbirlerine karşı beklenti içine girmeleri¸ sadece "Yâr" ile olması gereken gönle ağyârı sokmalarıdır. Tasavvuf eksenli bir hayat nizamı ise hem geçmişte hem de günümüzde toplumların birlik ve beraberliğini sağlayan sevgi unsurunu baş tacı yapmıştır. Çünkü sûfî düşüncenin temelinde sadece Allah'ın rızasını kazanma ve bunun için çalışma gayreti vardır.


Müntesiplerini sosyalleşmeye teşvik eden¸ ben-merkezli kimlikten biz-eksenli bir duyguya aşina kılan¸ cemaate/cemiyete uyum sağlayabilecek bireyler hedefleyen tasavvuf önderleri¸ bireyin sosyalleşmesini bir eğitim ve öğretim süreci olarak değerlendirmişlerdir. Sohbetleri¸ hizmet sahaları¸ nasihatleri¸ örnek yaşantıları ile ayrışmayı değil birleşmeyi; bölünmeyi değil bütünleşmeyi; nefsânî değil insânî bir yaşam sürülmesini hedeflemişlerdir. Buna göre¸ mâneviyat önderleri kendi halkalarına katılan müntesiblerini hayat boyu süren¸ hayatın her safhasında yer alan bir terbiye ve irşat eğitimine tâbi tutmayı hedeflemişlerdir. Zaten tasavvuf¸ vahdet bilincine erme yoludur. Aslında vahdeti oluşturan unsurlar bir bütün olarak tecellî eder ve hiçbir unsur onu kendi adına tüketemez. Bir unsur üzerinden bütünü izaha kalkışan Marks¸ insanı sadece iktisâdî bir varlık olarak tanımlamış ve bütünlüğü sınıf çatışmalarına indirgemiş;  Darwin¸ insanı biyolojik bir evrim telâkkîsiyle tanımlamış; siyaset felsefesi¸ insanı sadece vatandaş olarak; felsefe insanı¸ sadece güzellik arayışı olarak telâkkî etmiştir. Bütün bunlar¸ tek tek unsurlar üzerinden bütünü ihata etmeye çalışan çabalardır ve fevkalâde zararlıdır. Çünkü diğer taraflar ihmal edilmiş ve bu da insanlığı felâkete sürüklemiştir. O hâlde her bir unsura yerinde önem vererek ve onu¸ temel bir prensip çerçevesinde ahenkleştirerek Hakk'a yönelmek ve bu yönelişle öyle bir yaşamak vardır ki¸ bu da tasavvufun öngördüğü şeydir. Özellikle İslâm tasavvufu mânâyı ve dünyayı ayırmadan bizi ahenkli bir bütünlüğe götürür.[1]


Günümüz dünyasının en büyük hastalıklarından birisi de¸ gerçeklerin duyu organları ve akılla sınırlandırılması; soyut akıl ve duyu organlıyla ispatlananın ötesinde bir varlık kabul edilmemesidir. Dolayısıyla bu¸ modern dünyada ateizmi¸ Allah'a karşı şüphe beslemeyi¸ vahyin reddini gündeme getirmektedir. Mâneviyat önderleri¸ çağımız insanını sarmalayan inançsızlık ve inkarcılık hastalığına dikkat çekerek günümüz insanlarını uyarmaktadırlar. Ehl-i his mertebesinde bulunan modern insan¸ eşyanın parlak görüntüsüne aldanmakta¸ dünyaya tamah etmekte¸ hazza önem vermekte¸ eşyanın işaret ettiği adresi dikkate almamakta¸ kesret içinde boğulmaktadır. Tasavvuf erbâbı¸ kesret içerisinde boğulan bu ehl-i his zümresini eşyanın künhüne vâkıf olmaya¸ metafizik âlemin inceliklerine¸ yaratılış gerçeğine¸ fıtratın korunmasına¸ "Elest" bezminin hatırlanmasına davet etmektedir.


Yine tasavvufun günümüz insanı üzerinde etkili olduğu bir diğer husus da mezhepler ve tarîkatlar arasındaki etkileşimde kendini göstermektedir. Bunların birbirleri ile olan ilişkileri genelde müsbet neticeler vermiştir. Mezheblerin ayırdığı insanları tarîkatlar¸ tarîkatların böldüğü müridleri de mezhebler birleştirmiştir. Bir tarîkatın dervişleri arasında çeşitli mezheplere mensup kişiler bulunduğu gibi¸ bir mezhebin mensupları arasında da çeşitli tarîkatlara mensup kişiler bulunmaktadır.[2]


Günümüz insanının derdine derman olacak bir başka tasavvufî düşünce ise halka hizmetin Hakk'a hizmet olarak algılanmasıdır. Bu düşünceye sahip kimseler yolcuya¸ yolda kalmışa¸ fakire¸ akrabaya hakkını verme noktasında çok dikkatli olduğu gibi¸ bunlara hizmeti de kendine bir sorumluluk bilmiştir. Bu durum toplumdaki her tür farklılığı ortadan kaldırarak denge ve uyumu sağladığı gibi insanların huzur¸ güven ve rahatlık içinde yaşamalarına da vesile olmuştur.


Özetle¸ tasavvuf kültürü insan psikolojisinin en derin noktalarına inmekte ve ışık tutmaktadır.


Tekke psikolojisi¸ kâmil insanın inşasını öngörmektedir.


Tarîkat terbiyesi¸ kavgayı değil¸ huzur ve sükûnu aramaktadır.


Tasavvuf büyüklerinin bazı tesbitleri çağlar üstü bir özelliğe sahiptir.


 Tasavvuf felsefesi¸ insan–kâinat–Allah üçlüsünü çözmek isteyen entelektüel zekalara çok değerli ipuçları sunmaktadır.


Tekke atmosferi bize ait olan güzel sanatların hepsine kucak ve alan açmaktadır.


Dergâh eğitimi insanın ayrılmaz bir özelliği olan hissî boyutunu mercek altına almakta¸ geliştirmekte ve güzelleştirmektedir.


Tasavvufî eğitim¸ bizim etik ve estetik dünyamızın "olmazsa olmaz" pınarıdır.


Susuzluğumuzu giderecek ve kavgasız bir dünya kuracak olan¸ insanları azgınlaştırıp kudurtan fikir ve duygulardan uzaklaştıran¸ insanlığı yanlışların kaynağı olan şehvet¸ servet ve şöhret gibi amansız hastalılardan "hikmet"¸ "mahabbet" ve "meveddet" ilaçlarıyla koruyan kaynağımız tasavvuftur.


Şehvetin sığlaştırdığı¸ gürültünün sağırlaştırdığı¸ materyalizmin imansız bıraktığı¸ kapitalizmin dermansızlaştırdığı¸ kıskançlığın iyice hırçınlaştırdığı¸ küreselleştirmenin tek tipleştirdiği¸ kibir ve gururun cılızlaştırdığı¸ şehirleşmenin köksüzleştirdiği¸ kaba–sabalığın öksüzleştirdiği¸ cehâletin seviyesizleştirdiği¸ gösterişin soysuzlaştırdığı¸ şiddetin canavarlaştırdığı¸ hırsın huysuzlaştırdığı ve tüketimin tükettiği çağımız insanına tasavvuf kültürünün vereceği çok şey vardır. Samimi olarak dinlemek ve anlamak lazımdır.[3]


* Doç. Dr.






[1] Kenan Gürsoy¸ "Gönlümüzle Bütün Bir İnsanlığı Kucaklamaya İhtiyacımız Var"¸ Sûfî Gelenek ve Hayat Keşkül¸ İstanbul 2006¸ Sayı: 9¸ s. 56.



[2] Mustafa Kara¸ Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi¸ Dergâh Yayınları¸ 2. Baskı¸ İstanbul 1990¸ s. 277.



[3] Mustafa Kara¸ Züleyhâ'ya Mektuplar¸ Mavi Yayıncılık¸ İstanbul 2006¸ s. 208-210.

Sayfayı Paylaş