ALACA KÖYLÜLERİN SULTAN ŞEHİRDE YENİDEN DOĞMALARI

Somuncu Baba

Alaca köylüler çok pişmandı. Duydukları bu pişmanlıkla haftada birkaç kez at sırtında üç saatlik yolu geliyor¸ ama o "Gel!" diyene kadar Efendinin huzuruna çıkma yüzünü kendilerinde bulamadıkları için¸ Mustafa dönene kadar sessiz sedasız bekleyip geri dönüyorlardı. Beş sene önce¸ Efendi ailesi ile gelip köye yerleştiğinde Mustafa'nın ailesi hariç aralarına kabul etmek istemediler. Köylüler oldukça zengindi ve onun verdiği benlikle kendilerinden olmayana yüksekten bakar olmuşlardı. Gözlerini maddiyat öyle kör etmişti ki Efendi "Hizmet" dedikçe onlar kös

Ahmet Cenan Efendi¸ her gece âdet ettiği üzere¸ yine aynı saatte çadırından çıktı ve ağır ağır yürümeye başladı. Yaz ortası olmasına rağmen¸ hava çok serindi. Hafif rüzgârda hışırdayan ağaçların seslerini dinleyerek yürüdü. Yosunlu pınarın önüne gelince buz gibi su ile abdestini aldı. Şöyle bir etrafına baktıktan sonra "Vakit olmuştur." diyerek yüksekçe bir kayanın üzerine çıktı ve huşû içinde sabah namazını kılmaya başladı. Namaz bittikten sonra elinde tesbihi¸ gönül âlemine daldı.


Karşılarda güneş¸ bütün mahlûkatı şefkatiyle sarmak ister gibi doğarken¸ Mustafa ile yanında yaşlı genç on-on beş kişi at sırtında Alaca köyden çıktı. Biraz ilerlemişlerdi ki köyün delisi Çakır¸ peşlerinden teneke çalarak koşmaya başladı. Bir taraftan da "Hazine kıymeti bilmeyenler¸ kendileri gibi değersiz sananlar¸ onu kaybedince işte böyle çaresiz yollara düşerler! Haydi gidin! Ama birazdan ardınıza baka baka dönersiniz!" diye bağırıyordu. Onlar cevap vermeden ilerlerken Çakır¸ deli deli gülerek  "Niye böyle sus pus oluyonuz¸ vercek cevabınız yok değil mi?" İçlerinden Bekir¸ atından inip üzerine yürümek istedi; ama Mustafa "Adı üstünde deli işte. Ne uyuyon ona."


"Ne yapıyım Mustafa bu sözleri kanıma dokunuyo. En çok da doğru söylediğini bildiğim için."


Atlılar bu şekilde üç saat yol aldıktan sonra bir obaya vardılar. Mustafa atından indi ve atını orada bırakarak devam etti. Diğerleri orada kaldılar. Mustafa hızlı¸ fakat telaşsız yürüyordu. İleride Ahmet Cenan Efendiyi görünce yüzüne aydınlık bir gülümseme yayıldı. Edeble varıp Ahmet Cenan Efendinin elini öptü. Ahmet Cenan Efendi de bir babanın evladına göstereceğinden daha büyük bir şefkatle sarıldı ve oturması için işaret etti. Karşılıklı hal hatır sorulduktan sonra Ahmet Cenan Efendi obanın çıkışına doğru bakarak "Yine geldiler mi?" Mustafa "Evet efendim. Her gün sayıları daha çok artarak geliyorlar."


Bir süre sessiz kaldılar. Daha sonra Mustafa¸ obaya doğru bakarak " Her geldiğimde çadırların sayısı artıyor efendim."


Efendi gülümseyerek "Evet. Elhamdülillah obamız her geçen gün büyüyor."


Mustafa boynunu büktü ve derin derin içini çekerek "Biz de köyümüzün bu şekilde büyümesini isterdik efendim."


Efendi Mustafa'ya şefkatle baktı ve "Artık nasibimiz burada oğul."


"Alaca köylüler olarak kıymetinizi bilemedik. Elimizdeki cevher gidince de…" Mustafa konuşurken gözleri doldu¸ boğazına bir şey tıkanmış gibi devam edemedi.


Efendi onu teselli etmek ister gibi "Senden memnunuz oğul. Kendini üzme."


"Nasıl üzülmem efendim. Alaca köy sizden sonra artık eskisi gibi değil. Pınarları kurumaya başladı. Ekinler soldu. Hayvanların sütleri bereketsiz. Her şey çok azaldı. Sizin gibi bir Allah Dostunu kaybedince Allah'ın rahmet ve bereketi de azalmaya başladı. Korkarız yakında kuraklık köyü kasıp kavuracak. Burada ise her geçen daha büyük canlılık ve bereket görüyorum. Bizim pınarlarımız kururken¸ buradaki şu cılız dere bile neredeyse çağlayan olup akacak. Keşke bu derede bir damla su olaydım da her gün gül cemalinizi göreydim." Ahmet Cenan Efendi gülümseyerek "Kişi sevdiği ile beraber değil midir Mustafa?"


Mustafa " Evet." Anlamında başını eğdi.


Bir süre ikisi de konuşmadılar. Sessizliği yine Mustafa bozdu. İnler gibi bir sesle "Ben de buraya gelsem…"


"Senin yaşlı anan baban var. Onların yanında olman lazım."


Mustafa köyde iken¸ Efendinin yanında edebinden tek kelime etmezdi¸ ama şimdi belki duyduğu üzüntüden¸ belki hasretinden en çok da bir şeyler düzelir umuduyla konuşuyordu. Böyle konuştuğu için sonradan kendine çok kızıyordu¸ ama Efendiyi geri dönmesi için ikna ederim umuduyla bu yolda¸ hem ardan geçiyordu hem vardan.  Efendi kabul etse candan geçmeye de razıydı ya…


Ahmet Cenan Efendi yavaşça ayağa kalktı ve "Alaca köylüler nimetin kıymetini bilmediler. Şimdi yolumuza altın döşeseler yine de dönüp bakmayız." Efendi eliyle ilerileri işaret ederek "Bak¸ şu çadırları görüyor musun? " Pınarın gözüne kavuştuk." diyerek her geçen gün sayıları artıyor. Önceleri bizi hiç bilmezlerdi. Allah'ın hikmeti¸ şimdi dertlerine deva görüp gönüllerine mihman ettiler bizi. Hepsi köyünü yurdunu bırakıp¸ bize yakın olmak için gelip çadırlarda yaşamayı göze alıyorlar¸ burada çoğalıyorlar."


Mustafa gözyaşları içinde "Balı nereden alacaklarını biliyorlar."


İkisi de bir süre sessiz kalıp¸ kuşların ötüşünü dinlediler. Sessizliği¸ Ahmet Cenan Efendi bozdu. "Geçenlerde vali geldi ziyaretimize. Hünkârımızın emriyle burada büyük bir şehrin kurulacağını söyledi." Efendi sözünün burasında ayağa kalktı. Çadırların arka tarafındaki inşaatları göstererek "Bak! İlerideki inşaatları görüyor musun? Yakında burası Allah'ın izniyle büyük bir şehir olacak."


"Sizin olduğunuz fakat bizim olmadığımız büyük bir şehir." Mustafa'nın sesi titriyordu.


Alaca köylüler çok pişmandı. Duydukları bu pişmanlıkla haftada birkaç kez at sırtında üç saatlik yolu geliyor¸ ama o "Gel!" diyene kadar Efendinin huzuruna çıkma yüzünü kendilerinde bulamadıkları için¸ Mustafa dönene kadar sessiz sedasız bekleyip geri dönüyorlardı. Beş sene önce¸ Efendi ailesi ile gelip köye yerleştiğinde Mustafa'nın ailesi hariç aralarına kabul etmek istemediler. Köylüler oldukça zengindi ve onun verdiği benlikle kendilerinden olmayana yüksekten bakar olmuşlardı. Gözlerini maddiyat öyle kör etmişti ki Efendi "Hizmet" dedikçe onlar köstek oldular. Ona engel olmak için ellerinden geleni ardına koymadılar.


Efendi "Kardeş olun!" dedi¸ onlar hasetlik ederek birbirinin kuyusunu kazmaya devam ettiler. Efendi "Devlete karşı gelmeyin!" dedi¸ onlar dağlardaki eşkıyaları köyde ağırladılar. En son köye bir cami ile bir mektep yapılması için zar zor toplanan altınları "Efendi'nin oğlu yedi!" diye dedikodu çıkarınca¸ Efendi ve ailesi bir sabah erkenden¸ kimse ile vedalaşmadan köyü terk ettiler. Mustafalar tüm bunlar olurken engel olmaya çok çalıştılar¸ ama durumları onlardan zayıf olduğu için kimse gaile almadı. Onlar giderken köyün çıkışına kadar eşlik ettiler ve yol boyunca köylü adına özür dilediler¸ ama nafile. Mübarek zatın gönlü incinmişti bir kez.


Sonra döndüklerinde kahvenin önünde birikenler "Ne bu kadar üzülüyonuz? Köylüden topladıklarını ceplerine atmasalar böyle kaçıp gibi gitmezlerdi." deyince Mustafa daha fazla dayanamadı:


"Yeter gayrı iftiralarınız! Efendi istese elinin istediği her şey altın olurdu. O istedi ki sizler adam olasınız¸ ama yazık ki siz anlamadınız. O'nu küstürdünüz. Şimdi başımıza ne felaket gelse yeridir!" diye bağırarak cebinden çıkardığı büyük bir kese altını onlara doğru fırlattı. Köylülerin şaşkın bakışları altında¸ altınlar etrafa dağılırken Mustafa arkasını döndü ve gitti. O günden sonra köyde pınarlar kurumaya¸ ekinler azalmaya başladı. Efendi ve ailesi gideli henüz üç ay olmasına rağmen¸ köylünün durumu kötüleşmeye başladı. Ağırladıkları eşkıyalar haraca bağlamak istediler. Köylü¸ yaptıklarından çok pişman oldu¸ ama iş işten geçmişti. Şimdi bir aydır bu şekilde gidip geliyorlar¸ ama hâlâ onun tarafından kabul görmüş değillerdi.


Ahmet Cenan Efendi ileriden gelen çocuğu görünce kayadan indi ve "Yemek hazırlanmış. Torun haber etmek için geliyor. Ananı babanı birine emanet ettin mi?" Mustafa hem üzüntüden¸ hem Efendi'yi görmenin sevincinden¸ en çok da biraz sonra ayrılacak olmanın hüznünden çok yorgun düşmüştü. Bitkin bir halde ayağa kalktı¸ Efendi'nin ardı sıra ağır ağır yürüyerek "Evet Efendim. Komşu sen git benim akşama kadar işim yok¸ bakarım." dedi."


Öğleden sonra Mustafa bekleyenlerin yanına döndü. Elinde her zaman olduğu gibi onlar için yapılmış sıkmaçlar vardı. Efendi gönlü kırık olduğu halde¸ "Bu kapıya gelen ikramsız gönderilmez." diyerek azıklarını Mustafa ile gönderirdi. Onlar da bunun az bir kısmını yerler¸ geride kalanını da şifa niyetine ailelerine götürürlerdi.


Bu gelip gitmeler üç ay daha bu şekilde sürdü. Bu arada Efendi'nin obasındaki evler bitmiş¸ oba nerdeyse büyük bir şehir olmuştu. Adını da sahip oldukları gönül sultanından dolayı "Sultan Şehir " koydular. Alaca köylüler ise her defasında sayıları artarak¸ nerdeyse köyün tamamı obaya gelmeye başladı¸ ama yine elleri boş döndüler. Ta ki bir gece büyük bir sarsıntıyla uyanana kadar… Köyde yıkılmadık ev kalmadı. Allah'ın hikmeti olarak hiç can kaybı olmadı. Köylüler sanki böyle bir felakete uğramaktan memnun olmuş gibi¸ yıkılan evlerine¸ bozulan düzenlerine hiç üzülmeden¸ hatta biraz da sevinerek kalan eşyalarını denk ettiler ve topyekûn Sultan Şehir'e doğru yola çıktılar. Uğradıkları büyük felaketten dolayı kimse fazla açığa vurmuyordu¸ ama hepsinin gözlerinde heyecanla karışık bir sevinç okunuyordu.


Sultan Şehir'e yaklaşırken bazıları¸ Efendi yine kabul etmezse¸ diye tedirgin olmaya başlayınca Mustafa "Efendi¸ şefkat ve merhametiyle¸ düşenin yanındadır." dedi. Babası da "Kabul etmese de başka gidecek kapımız mı var oğul? Çadırlarımızı kurarız¸ mübarek ‘Gel!' diyene kadar eşiğinin tozu oluruz."


Alaca köylüler Sultan Şehre yaklaşınca köyün girişinde bazı karartılar gördüler. O anda birçoğunun içinden aynı düşünce geçti. "Efendi de orada olsa…"


Biraz daha yaklaşınca dileklerinin kabul olduğunu gördüler. Büyük bir kalabalık¸ başlarında Efendi de olduğu halde onları bekliyor gibiydi. Efendi hem de gülümsüyordu. Diğerleri yaklaşmaya çekinirken¸ Mustafa öne doğru atıldı ve hızlı adımlarla gidip edeble daha çok da gönlünden taşan bir muhabbetle gözyaşları içinde üç kez arka arkaya elini öptü. Ahmet Cenan Efendi de gülümseyerek onu kucakladı ve "Çadırları sizin için beklettik. Bir an önce yerleşin."


Bunu duyan Alaca köylüler sevinçlerinden ne yapacaklarını bilemediler. Kimi koşup Efendi'nin elini öptü. Kimi hemen oracıkta şükür secdesine kapandı¸ kimi en yakınındaki arkadaşına sarıldı. Sanki gece felakete uğrayanlar kendileri değildi. Bir felaket¸ bir gönül sultanının eliyle böyle bayrama dönüyordu demek ki. Bir Allah Dostunun himmetiyle Alaca köy kendi benlikleri gibi tarihe karışıp¸ Sultan Şehir olarak yeniden doğuyordu.

Sayfayı Paylaş