OSMANLI'NIN MUHAMMEDÎ MUHABBETİ

Somuncu Baba

"Peygamberimizin aşkıyla yanıp tutuşan Osmanlı hünkârlarının
başında¸ belki de Fatih Sultan Mehmed yer alır. Öyle olmasaydı¸
asırlar öncesinden Peygamberimizin övgü ve müjdesine nail
olamazdı. O'na karşı tarifsiz muhabbetini¸ en güzel biçimde
İstanbul'un fethinde ortaya koymuştur."

Osmanlı¸ Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) ve O'nun kutsal beldesine karşı derin muhabbet¸ hürmet ve sadakatini büyük bir hassasiyetle muhafaza etmiş¸ bunu devletinin en muhkem kaidelerinden biri hâline getirmiştir. İlâ-yı kelimetullâh davası uğrunda yedi iklim üç kıtada fütuhatta bulunurken Osmanlı'nın baş hedefleri arasında hiç kuşkusuz rıza-yı Bâriyi kazanmak kadar Peygamberimizin hoşnutluğuna mazhar olmak da vardı. Hâl böyleyken¸ Peygamberimize hürmet ve muhabbet¸ soylu ceddimizin en mümeyyiz vasfı ve şiarı olma hususiyetini kazanmıştır. O kadar ki¸ Mekke ve Medine halkından olup da Osmanlı topraklarına gelmiş olan¸ ancak Ehl-i Beyt'e soyca irtibatı olmayanlara dahi hürmet ve alâka göstermede ecdadımız kusur etmemişlerdir. Tarih¸ bunu izah eden birbirinden muhteşem misallerle doludur. Evvela¸ Osmanlı¸ devlet hâline geldikten hemen sonra kurduğu askerî birliği¸ O'nun davasını güttüğünden ötürü "Peygamber ocağı" payesiyle onurlandırmış¸ neferini de "Mehmetçik" adıyla taltif etmiştir. Ordusuna verdiği isimlerden biri de "Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye"dir. Devletinin başka bir adını ise Sultan Vahdeddin'in ifadesiyle "Devlet-i Âliye-i Muhammediye" koymuştur.


 


Hünkârların Sonsuz Muhabbeti


Peygamberimizin aşkıyla yanıp tutuşan Osmanlı hünkârlarının başında¸ belki de Fatih Sultan Mehmed yer alır. Öyle olmasaydı¸ asırlar öncesinden Peygamberimizin övgü ve müjdesine nail olamazdı. O'na karşı tarifsiz muhabbetini¸ en güzel biçimde İstanbul'un fethinde ortaya koymuştur. Rumeli Hisarı'nı¸ O'nun güzel ismi Muhammed'in Arapça yazılışına göre inşa ettirmiştir. Fatih'in¸ Peygamberimizin senasına namzed olduğunu¸ fethin gerçekleşmesi için dile getirdiği şu sözler ispatlamaya kâfidir: "Avn-ı İlâhî ve imdâd-ı Peygamberî ile beldeyi düşman elinden alacağız!" diyor Fatih…


Cihan hükümdarı Kanuni'nin¸ Efendimize muhabbet ve bağlılığı da cedlerinden aşağı kalır değildi. Kanuni¸ "Muhibbî" mahlasıyla yazdığı bir şiirinde bunu şöyle billurlaştırmıştır:


Allah Allah diyelim sancağ-ı şahı çekelim


Yürüyüp her yandan şarka sipahi çekelim.


Umarım rehber ola bize Ebu Bekr u Ömer


Ey Muhibbî yürüyüp şarka sipahi çekelim.


Kanuni¸ bir başka şiirinde Hz. Peygambere olan sonsuz aşkını şu şekilde vezne dökmüştü:


Hamdülillah Muhammed ümmetiyiz


Can ile Mustafa'yı kim sevmez.


Öyle ki Osmanlı klasik eserlerinde¸ Kanuni'nin rüyasında Hazreti Peygamberi gördüğü ve kendisine şöyle emrettiği nakledilmektedir: "Belgrad¸ Rodos ve Bağdat kalelerini fethedesin; sonra da benim şehrimi imar edesin!"


Peygamberimize sonsuz hürmet ve muhabbetiyle kendini en çok belli edip¸ velâyet mertebesine yükselerek bunu aşikâr kılan padişahlardan biri de Yavuz Sultan Selim'dir. Yavuz Sultan¸ "Allah rızası için tüm dünyayı fethetmek istiyorum!" idealiyle¸ askerlerini gaza meydanlarında âdeta bir "Peygamber ordusu" gibi sevk ve idare etmiştir. Bunu¸ çarpıcı ve anlamlı bir biçimde gösteren şey¸ Yavuz'un şu manzum sözü olsa gerek: "Ey keremkân-ı Rasul-i Kibriya kemterindir bu Selim-i pürhatâ/ Dergâhından iltica eyler ata el meded ey maden-i nur-i Huda.  "Resûlullah'a beslediği eşsiz ve sınırsız sevginin¸ O'na ve O'nun beldesine tarifsiz bir hürmete dönüştüğünü ise Yavuz'un şu tarihî hitabı âdeta şahikalaştırmıştır: "Biz¸ mukaddes yerlerin hâkimi değil¸ hâdimiyiz!" Gerçekten de Yavuz'un sözlerinde manasını bulan bu hakikati¸ Osmanlı¸ kutsal topraklara sancak asmaktan ve vali adı altında idareci göndermekten hayâ edip¸ atadığı kişilere "Medine muhafızı" unvanını vererek¸ kuru bir söz olmaktan kurtarıp fiiliyata dökmüştür.


Mesela Yavuz'un 1516'da çıktığı Mısır seferinin en başta gelen hedeflerinden biri de Portekiz'in Hint Okyanusu'ndaki gücünü ve kutsal topraklara karşı oluşturduğu tehdidi bertaraf etmekti. Zira Portekiz'in Hint Okyanusu'ndaki kuvvetlerinin başında bulunan Albuquerque'in gözü dönmüştü ve Rumîlerin¸ yani Osmanlı deniz kuvvetlerinin kökünü kazımayı hedefliyordu. Daha da kötüsü¸ Müslümanları kutsal topraklardan atmak için sinsice bir plan hazırlamış ve 1 Nisan 1512'de krala yazdığı mektupta bu niyetini açıkça ilan etmişti. Albuquerque'in malum planı şöyleydi: Kızıldeniz ve Basra Körfezi'nde giriş çıkışları kontrol altına almak¸ Yemen'de Aden'i ele geçirmek¸ Nil Nehri'nin yanında bir kanal açarak Mısır'ın kuraklıktan kırılmasını sağlamak¸ Mekke'yi düşürüp Kâbe'yi yerle bir etmek ve de Medine'deki "Hz. Muhammed'in (s.a.v.) mezarını Hıristiyan topraklarına kaçırmaktı. İşte¸ Yavuz Sultan Selim'in gerçekleştirdiği Mısır seferi¸ ardından Kanuni Sultan Süleyman'ın başlattığı Hint deniz seferleri ile Osmanlı¸ kutsal topraklara ve mukaddes mekânlara yönelik bu büyük tehdidin önünü almayı başarmıştır.


 


Sevginin Timsali: Mukaddes Emanetler


Diğer taraftan Yavuz¸ O'ndan ümmetine yadigâr kalan¸ hiçbir kıymetle ölçülemeyecek kadar paha biçilmez olan "Mukaddes Emanetleri" Topkapı Sarayı'na getirip¸ Hırka-i Saadet Dairesi'ne koymakla bizi şereflerin en yücesiyle müftehir yapmıştır. Yavuz'un şahsında ecdadımız¸ Mukaddes Emanetler'e verdiği emsalsiz değeri¸ onları dünyadaki hiçbir eşyaya nasip olmayacak ölçüde¸ tonlarca ağırlıktaki birbirinden kıymetli mücevheratla süsleyip muhafaza altına almakla ve asırlardır nöbetleşe Kur'an tilâvet ettirmekle mutlak surette göstermiştir.


Mukaddes Emanetler'in Osmanlı nezdindeki muallâ mevkiini anlatmak için¸ klasik eserlerde zikredilen¸ Sultan Üçüncü Mehmed zamanındaki şu hadise dikkat çekicidir: Üçüncü Mehmed¸ Eğri seferine giderken¸ Hırkâ-i Saadeti de yanına almış ve bir an bozgun durumu baş gösterince¸ Vakânüvis Hoca Saadeddin Efendi'nin; "Pâdişahım¸ siz gibi Âl-i Osman Sultanı¸ Peygamber Efendimiz yolunda halife olduktan geru¸ Hırkâ-i Saadet'i böyle anda giymek¸ Hak Teâlâ'ya dualar eylemek elbet münasiptir…" sözleri üzerine¸ tekbirlerle Hırkâ-i Saadet'i giyerek¸ askerlerine aşıladığı yeni bir heyecan ve hamle ruhuyla muzafferiyete ulaşmasını bilmişti.


Yavuz'dan itibaren tatbik edilen güzel bir âdet de; Hırka-i Saadet Dairesi önünde¸ asırlar boyunca kırk hafıza¸ 24 saat nöbetleşe okutulan Kur'an tilâvetidir. Yahya Kemal Beyatlı'nın¸ "Aziz İstanbul" isimli eserinde¸ "Gezintilerimde bir hakikati keşfettim. Bu devletin iki manevî temeli vardır: Fatih'in¸ Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunuyor! Selim'in¸ Hırka-i Saadet önünde okuttuğu Kur'an ki hâlâ okunuyor!" diyor.


 


Muhteşem Hürmet ve Nezaket Tabloları


Sultan Birinci Ahmed'in¸ dillere destan fiili sevgisi ve muhabbet yüklü ifadeleri ise¸ asırlardır baş tacı edilmeye¸ sitayişle yâd edilmeye değer ölçüdedir. Osmanlı padişahı¸ Sultan Ahmed Camii'ni yaptırırken Mısır'da Sultan Kayıtbay türbesinde bulunan Hz. Peygamberin "Nakş-ı Kademi" denilen mübarek ayak izlerini getirtip önce Eyüp Sultan Türbesine koydurmuş¸ cami inşaatı tamamlanınca da yeni camiye naklettirmek istemişti. Ancak Sultan o gece¸ Peygamberimizi rüyasında görmüş; Efendimiz ona¸ Kadem-i Şerif'in getirildiği yere iade edilmesini emretmişti. Sultan Ahmed emri derhal yerine getirmiş ve akıllara durgunluk verici bir güzel davranışta bulunmuştu: Sarığına taktırdığı sorgucun içine¸ Peygamberimizin ayak izinin resmini koydurmuş ve üzerine de Kâinatın Efendisi'ne duyduğu sonsuz hasreti terennüm eden şu muhteşem dörtlüğü yazdırmıştı:


N'ola tacım gibi başımda götürsem dâim


Kadem-i resmini ol Hazret-i Şâh-ı Rasül'ün.


Gül-i gülizâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir


Ahmedâ durma yüzün sür kademine ol gülün.


Birinci Ahmed¸ başka bir dörtlüğünde¸ kalbindeki muallâ sevgiyi¸ Gönüller Sultanı'na¸ şu derunî manalarla arz etmişti:


Zât'ı pâk-i Mustafa'ya âşıkım


Can ile fahrü'l verâya âşıkım.


Muksim-i feyz-i nevadır ol şerif


Menbâ-i cud ü atâye âşıkım


Sultan Üçüncü Selim de Fahr-i Kâinat'ın nezih ruhuna ithafen yazdığı Nâtta benzer duyguları terennüm etmişti:


N'ola fahr etse yazarken hâme na't u midhatin¸


Ol Resûl-i Kibriyânın vasf-ı zât-ı devletin.


Bî-nazîr mahbûb-ı Hak'tır görmemiş mislin felek¸


Nûrdan bir serve benzetmiş görenler kâmetin.


Hilkat-i dünya bâis zât-ı pâkindir senin¸


Arşdan a'lâ yâ Resûlallah kadr ü rif'atin.


Hamd ola Hakk'a bizi çün ümmetinden eyledi¸


Şükrün etmek nice mümkündür bu uzmâ nîmetin.


Dâima zikr-i salâtım ola evrâdım benim¸


Olur ise ey şeh-i taht-ı risâlet himmetin.


Sultan İkinci Mahmud döneminde Vehhâbîler¸ Mekke ve Medine'de çok büyük zulüm ve vahşette bulunarak¸ Ehl-i Sünnet Müslümanları kılıçtan geçirip¸ seleften yadigâr kalmış bütün türbeleri ve camileri yıkınca; padişah¸ Vehhâbî eşkıyasını def ve tart ettikten sonra¸ buradaki bütün eserleri yeniden inşa ve ihya eylemiştir. 1820'de Hücre-i Saadet'e hediye ettiği şamdanla birlikte gönderdiği aşağıdaki şiir¸ İkinci Mahmud'un Resûlullah'a beslediği hürmet ve muhabbetin bir vesikasıdır:


Şamdan ihdâya eyledim cüret ya Resûlallah!


Muradımdır Ulyâya hizmet¸ ya Resûlallah!


Değildir ravzaya şayeste destâvri-i naçizim¸


Kabulünde kıl ihsan u inayet¸ ya Resûlallah!


Hazreti Peygambere ve O'nun davasına¸ ceddi Yavuz gibi¸ en fazla gönül verip¸ kendini adayan ulu hakanlardan biri de cennet mekân Sultan İkinci Abdülhamid'di. Abdülhamid Han¸ Peygamberimize olan tazim ve muhabbetini¸ O'nun kutsal beldesine hizmetler götürmekle ve İslâm Birliği gayesini gerçekleştirmeye çabalamakla¸ arz-ı endam ettirmeye çalışmıştır. Hicaz bölgesiyle münasebetleri kuvvetlendirmek ve mukaddes topraklarla aradaki mesafeyi kaldırmak niyetiyle yaptırdığı Hicaz ve Bağdat Demiryolu¸ bunun en güzel ifadesi olmuştur. Bu projenin gerçekleşmesi için pek çok İslâm Ülkesinden gelen yardımların yanı sıra padişah da 50 bin lira bağışta bulunmuştur. Demiryolu yapımının Medine'ye ulaştığı esnada¸ Sultan'ın verdiği şu çok özel talimat; onun¸ Ehl-i Beyt'in şahsında Hazreti Peygamber'e olan sevgi¸ saygı ve bağlılıktaki hassasiyetini göstermesi açısından¸ eşine az rastlanır müthiş bir misâldir: "Mümkün olan âletlerin üzerine keçeler sarınız ki fazla gürültü olmasın ve Ehl-i Beyt'in ve burada yatanların ruhları rahatsız olmasın!"


 


Kanuni'nin de rüyasında Peygamber Efendimizin emrini almasıyla¸ Haremeyn'i hemen imar ve ıslah etmesi bir olmuştu. Hatta oğlu İkinci Selim'e yaptığı vasiyette¸ şahsî servetiyle hacılar için su getirecek olan bir vakıf dahi kurulmasını şöyle telkin etmişti: "Bu iki bâzubendi (kola takılan muska) ve bir mücevherli el sandığını vakfeylemişimdir. Fahr-i Cihan olan Muhammed Mustafa'nın pak ruhu içindir. Bunları satıp Cidde-i Mamureye su getirtesin. Bu esbab Fahr-i Âlemindir benim değildir. Dünya kimseye payidar değildir. Ümid edilir ki bahasıyla satarsınız. Hak Teâlâ bu seferi mübarek edip gönül hoşluğuyla gelmek müyesser ede¸ Habibi hürmetine aleyhisselâm."


Peygamberimizin ayak izini başına "taç" yapıp gezdiren Birinci Ahmed'in¸ Kâbe-i Şerif'te yaptığı tamiratın serencamı¸ çok daha çarpıcı ve hayret uyandırıcıdır. Sultan Ahmed¸ babası Üçüncü Mehmed'den (ki Hz. Peygamberin her ismi anıldığında ayağa kalkardı) kalma 50 bin sikke ve üzerinde 227 elmas taş bulunan bir yüzüğü Kâbe'nin tamiri için vakfetmiştir. Nitekim tamirat için hazırlanan kalıplar ve eritilen madenler gemilere yükletilerek Mısır'a¸ oradan da develerle Kâ'be'ye götürülmüştür. Sürre Emini Hasan Paşa¸ kutsî görevi tamamladıktan sonra¸ Kâ'be'den çıkartılan altınoluk ve bazı eşyaları alarak¸ hususî yerlerine konmak üzere Dersaâdet'e getirmiştir. Getirilen mukaddes emanetleri korumak amacıyla vazifelendirilen¸ muhlis bir gönül ehli olan Murtaza¸ gördüğü bir rüyaya dayanarak¸ bu ulvî hizmetin Resûlullah katındaki makbuliyeti hakkında¸ şu müthiş intibaları aktarmaktadır:


"Bu mukaddes emanetler yerine yerleştikten sonra nöbet sırası bana gelmişti. Yatsı namazını kıldım ve alışageldiğim zikrimi yaptım ve abdestimle yattım¸ uyudum. Zahirî gözüm kapalıydı¸ ama kalp gözüm açıktı. Biraz sonra gördüm ki cisim hâline gelmiş bazı cisimler peyda oldular. Onlardan biri bana dedi ki; gaflet itme¸ uyan ve halkın yöneldiği yöne doğru yürü ki Peygamber Efendimiz buraya gelmişler ve bu mekânı şereflendirmişler. Ben de Sultan'ın tahtı tarafına doğru yürüdüm ve gördüm ki Hz. Resûl etrafında ashâbı ile Kâ'be'den gelen eski altın oluğun yanında sohbet ederler. Onlardan birisi elinde bir paha biçilmez¸ parlak bir elmas yüzük ile benden tarafa gelmektedir. Ben dedim ki; ‘Bu Sultan Ahmed Han'ın yüzüğüdür.' Sonra dikkat ettim; meğer hatem sureti değil¸ basit cevherdir ve o kimse getirip bana dedi ki; bunu görür müsün? Hz. Peygamberin makbulü olmuştur. Yani Peygamber¸ bu elmas yüzükten çok memnun kalmıştır…"


Tanzimat'ın ve Osmanlı'nın batılılaşmasının mimarlarından olan Sultan Abdülmecid'in bile Haremeyn'e sonsuz bir saygı beslediği İlmiye Salnamesinde şöyle anlatılmıştır: "Cennetmekân Abdülmecid Han Hazretleri Ravza-i Mutahhara-i Risâletpenâhinin tamir ve tezyin-i zahiresine fevkalade sureti itina gösterdi. İstanbul'da kıymetdar levhalar¸ avizeler¸ kitaplar ve sair mamulâtı bedia ve mensucat-ı nefise takdimiyle arz-ı ubudiyyet ve niyaz-ı şefaat olunuyordu. Hazret-i padişahın takdim olunan eşya arasında bir levhaya nazar-ı padişahane ve arifaneleri müsadif oldu ki -şah-ı şahan-ı cihan Abdülmacid- mısraı muharrer idi. Ruh-ı latif-i Muhammedi'ye mütevessil olan cinan-ı padişah¸ -ben kimim ki Sultanu'l-Enbiya Efendimiz Hazretlerinin tahtgah-ı risaletpenahilerinde böyle evsaf ile yâd olunayım?- buyurdu. Derhal o vezin kafiyede¸ Çâker-i Fahr-i Resul Abdulmecid (Resulullah'ın kölesi Abdülmecid) mısra-ı beliğini irticalen inşâd eyledi."


Sultan Abdülaziz'in¸ Medine-i Münevvere'den gelen bir dilekçe kendisine uzatıldığında¸ hasta yatağından fırlayıp da söylediği şu ibret dolu sözler¸ ceddimizin mukaddes topraklara duyduğu engin hürmeti ifade etmesi bakımından bir numune-i imtisâldir: "Haremeyn'den¸ Allah Resûlü'nün komşularından gelen talepler¸ yatarak; edebe aykırı hâlde dinlenmez!" Ayrıca Sultan Abdülaziz¸ Medine-i Münevvere postasının her gelişinde abdest tazeleyerek¸ "Bunlarda Medine-i Münevvere'nin tozu var" dedikten ve alnına götürüp öptükten sonra okutmuştur.


 


 


Hazin Veda ve Ebedileşen Sevgi


Osmanlı¸ fiilen yıkıldığı Mondros Mütarekesi sırasında bile¸ Peygamberimize ve O'nun beldesine hürmet ve bağlılığını¸ kanının son damlasına kadar korumaktan çekinmemiştir. "Çöl Kaplanı" payesiyle maruf Fahreddin (Türkkan) Paşa'nın¸ İngilizlere karşı giriştiği destansı ve hazin "Son Medine Müdafaası"¸ bunun en muhteşem bir misalidir. Fahrettin Paşa¸ mütarekeye rağmen tam 2 ay 1 hafta; sıcaklığın gölgede 47¸ güneşte 72 dereceyi bulduğu cehennemî bir atmosferde¸ subay ve askerleriyle "çekirge yemek" bahasına Medine-i Münevvere'yi savunmuş; İstanbul Hükûmeti üzerinde yoğunlaşan siyasî baskılar neticesinde teslim olmak mecburiyetinde kalmıştı. Medine'de kalan 500 kadar subay ile 6 bin Mehmetçiğimiz¸ fevkalâde mecalsiz¸ yara bere içerisinde Harem-i Şerif'i son defa ziyaret edip¸ Rasulü Kibriya'ya ceyhun olan gözyaşlarını sunduktan sonra veda etmişlerdi. Kutsal toprakları İngilizlere vermemek için sonuna kadar direnen Fahreddin Paşa¸ Hazreti Peygambere olan sonsuz aşkını; gözyaşları içinde¸ şu dramatik sözlerle¸ âdeta haykırmıştı:


"Ey Nâss! Malumunuz olsun ki şecî ve kahraman askerlerim¸ bütün İslâm'ın sırtını dayadığı yer¸ manevî gücün desteği¸ Hilâfetin gözbebeği olan Medine'yi son fişeğine¸ son damla kanına¸ son nefesine kadar muhafazaya ve müdafaaya memurdur. Buna Müslüman'ca¸ askerce azmetmiştir. Bu asker¸ Medine'nin enkazı ve nihayet Ravzâ-i Mutahhara'nın yeşil türbesi altında¸ kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe¸ Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet Mescidi Saadet minareleriyle yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır! Allahu Teâlâ bizimle beraberdir! Şefaatçimiz O'nun Rasulü¸ Peygamber Efendimizdir! Ey bütün tarihi eşsiz kahramanlar; şan ve şerefle dolu Osmanlı ordusunun yiğit zabitleri! Ey her cenkte cihanı tir tir titretmiş¸ asla kimseye boyun eğmeyerek daima namus ve din borcunu kanıyla ödemiş¸ şecî Mehmetçiklerim¸ kardeşlerim¸ evlatlarım! Gelin hep beraber Allah'ın ve işte huzurunda huşû ve vecd içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamber (s.a.v.)'in karşısında¸ aynı yemini tekrar edelim ve diyelim ki; Yâ Rasulallah¸ biz seni bırakmayız!"


Allah Rasûlüne olan bu kalbî alaka¸ bizim en büyük şiar ve meziyet olarak özümsediğimiz; aslî alâmet-i farikalarımızın¸ manevî dünyamızın temel dinamiklerinin ve nihayet mevcudiyetimizin en güçlü hayat kaynaklarının başında gelme vasfını hâlâ korumaktadır.


 


Kaynakça: Ahmet Uğur¸ "Osmanlılarda Kâ'be Sevgisi"¸ Tarih ve Medeniyet Dergisi¸ Haziran 1999¸ Sayı: 63¸ s.42-43; "Milletimizin Ehl-i Beyt Sevgisi"¸ Tarih ve Medeniyet Dergisi¸ Ocak 1998¸ Sayı: 46¸ s.62-63; Hilmi Aydın¸ "Mukaddes Emanetlerimiz"¸ Tarih ve Medeniyet Dergisi¸ Nisan 1999¸ Sayı: 61¸ s.50-54; "Hırkâ-i Saâdet Dairesi"¸ Tarih ve Medeniyet Dergisi¸ Ekim 1996¸ Sayı: 31; Atilla Çetin¸ "Matlûb-i Şahanem Odur Ki!"¸ Tarih ve Medeniyet Dergisi¸ Nisan 1998¸ Sayı: 49¸ s.50-52; F.C.Danvers¸ "The Portuguese in India"¸ C.1¸ Londra 1894¸ s.268-271; O.Nuri Topbaş¸ İbret Işıkları¸ İst.2002¸ s.280-281; M. Yakub Mughul¸ Kanunî Devri¸ Ank.1987¸ s.52; Reşad Ekrem Koçu¸ Topkapı Sarayı¸ İst.1960¸ s. 84; Feridun Kandemir¸ Medine Müdafaası¸ İst.1991; Şamil Kucur¸ "Peygamber Nesline Osmanlı Hürmeti"¸ Aksiyon Dergisi¸ 26 Nisan-2 Mayıs 1997¸ s.20-22; Alphonse de Lamartine¸ Osmanlı Tarihi¸ İst.1991¸ s.571; Tursun Bey¸ Tarih-i Ebu'l-Feth¸ Neşr: Mertol Tulum¸ İst.1977¸ s.40; Cahid Okurer¸ Büyük Fetih¸ İst.1953¸ s.45; İ. Hakkı Uzunçarşılı¸ Osmanlı Tarihi¸ Ank.1982¸ s.464; Mekke-i Mükerreme Emirleri¸ Ank.1984¸ s.4-12; İ. Hami Danişmend¸ İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi¸ İst.1972¸ s.231; Yılmaz Öztuna¸ Büyük Türkiye Tarihi¸ İst.1994¸ s.441; Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi¸ C.6¸ Türkiye Gazetesi Yay.¸ s.97; İ.Süreyya Sırma¸ Belgelerle II. Abdülhamid Dönemi¸ İst.1998¸ s.24-25; İsmail Çolak¸ Osmanlı'nın Gizli Tarihi¸ 6.Baskı¸ İst.2008¸ s.157-162.

Sayfayı Paylaş