İKLİMİ SOĞUK, İNSANLARI SICAK KIRGIZİSTAN

Somuncu Baba

İnsanlar burada hayvan yetiştiriciliğine mahkûm olduğundan yemek kültürü fazla gelişmemiş. Üç öğün sadece et yeniyor. Hayvanların sütlerinden de içmek veya peynir yapmak için yararlanılmıyor. Sadece besi yapılıyor. Soğuk nedeniyle¸ kesilen hayvanlar evlerde değil de dışarıda saklanıyor. Buradan kesip kesip yemeklerinde kullanıyorlar. Martın onbeşine kadar bu şekilde devam ediyor. Biz de burada geyik eti ile bölgede yaşayan Ular adlı bir hayvanın etinden yiyoruz.

İnsanın hayata bakışını derinleştiren ve ufkunu açan iki temel unsur vardır: Okumak ve gezmek. Okumayı zaten yapıyoruz¸ bir gezelim¸ şu dünyayı biraz da biz tanıyalım diyerek kendimizi Atatürk Havaalanı'na atıyoruz. Dört arkadaş¸ hedef Cengiz Aytmatov'un ülkesi Kırgızistan…


Kırgızistan yaklaşık olarak Türkiye'nin üçte biri genişliğinde bir toprak parçasına sahip¸ 5¸5 milyon nüfuslu bir kardeş ülke. Seksenden fazla etnik grubu barındırıyor. Ruslar nüfusun yüzde onbeşini oluşturuyor.


İstanbul ile Bişkek arasında havayoluyla 4048 km. Beş saatlik bir yolculuktan sonra başkente varıyoruz. Arada kışın dört saatlik bir zaman farkı var. Bu nedenle 20.30'da kalkan uçağımız 05.30'da Bişkek'e varıyor.


Bişkek¸ Sovyet döneminin şehircilik anlayışını tamamen yansıtıyor. Son derece geniş ve cetvelle çizilmişçesine düzgün ve uyumlu caddeler trafiği rahatlatıyor. Araçlar genelde 5 ve üzeri yaşta. Vasıtaların yaşlılığı ülkenin ekonomik durumunun ipuçlarını veriyor. Alman malı otomobiller trafikte hatırı sayılır bir yoğunluk teşkil ediyor. Bazı araçlar ise sağdan direksiyonlu. Bu araçların Japonya'dan getirildiğini ve diğerlerine oranla neredeyse yarı fiyatına olduğunu öğreniyoruz. Şehirlerarası yollardaki trafik polislerinin çokluğu da dikkatimizi çekiyor. Türkiye ile Kırgızistan arasındaki ilk müşterek noktayı hemen yakalıyorum: Sürücüler selektör yakarak karşı yönden gelenleri uyarıyor. Onlar da hızlarını kesiyorlar. Dikkati çeken güzel davranışların başında¸ trafikte yayalara gösterilen saygının en üst düzeyde olması. Yayalar karşıya geçerken araçlar bekliyor¸ bir tek korna çalan olmuyor. Öncelik yayanın. İşte¸ bizimle onlar arasındaki ilk fark yine trafikten. Bizde şoförler yayalara nasıl da tahammülsüzdür¸ bilirsiniz.


Bişkek'ten sonra gittiğimiz ikinci şehir Narın. Bişkek'e 335¸ Çin'e 180 km. uzaklıkta¸ 2200 metre rakımlı. İpek yolu üzerinde¸ Tanrı dağlarının avucunun içinde yer alıyor. Bu özelliği nedeniyle Ergenekon destanının doğduğu yer olarak kabul ediliyor. İlde hayvancılıktan başka bir şey yapılamıyor. Patates dahil ne domates ne başka bir şey; hiçbir ürün yetişmiyor. Sadece bir cins elma yetişebiliyor. Bu nedenle yiyecek adına ne varsa hepsi il dışından geliyor. Tam anlamıyla bir mahrumiyet bölgesi. Her taraf at ve büyük baş hayvanla dolu. Ancak hayvanlar ahırlarda beslenmiyor. Doğaya bırakılmış durumdalar. Bazen eksi 45 dereceye ulaşan soğuğa rağmen hayvanlar iklime alışıklar. Sığırlar ve küçükbaş hayvanlar ahırlara girerken atlar ayazlı geceleri dışarıda geçirebiliyor. Sabah olduğunda atların sırtlarının buz tuttuğunu görüyorsunuz. Ayrıca soğuk hava¸ hayvanların hareketlerini son derece yavaşlatmış. Sanki her biri birer heykel gibi hareketsiz duruyor açık alanda. Sadece yemek istediklerinde hareket ediyorlar. Karınlarını doyurmanın ise tek yolu var: Ön ayaklarıyla karı eşelemek ve altında bulunan ota ulaşmak. Atlar¸ inekler ve küçükbaş hayvanların hepsi bu şekilde karnını doyurduğundan dolayı uçsuz bucaksız karın yüzeyinin delik deşik olduğunu görüyorsunuz¸ eşelenmekten dolayı. Dışarıdan şehre getirilen bir gurup ineğin hem soğuk hem de eşelemek suretiyle karınlarını doyurmayı bilmediğinden dolayı telef olduğunu öğreniyoruz. Bazen de yağan yağmur yerdeki karın donmasına neden oluyor ve hayvanların ota ulaşmasını zorlaştırıyor. Böylesi durumlarda da hayvan ölümleri olabiliyor.


Narın'da vahşi doğada kurt sayısının çok fazla olduğu¸ atlara fazla zarar vermemekle birlikte diğer hayvanları telef ettikleri¸ bu nedenle de devletin öldürülen her kurt için ödül verdiği söyleniyor. Atlar ise bir araya gelerek kurtları püskürtebiliyor.


İnsanlar burada hayvan yetiştiriciliğine mahkûm olduğundan yemek kültürü fazla gelişmemiş. Üç öğün sadece et yeniyor. Hayvanların sütlerinden de içmek veya peynir yapmak için yararlanılmıyor. Sadece besi yapılıyor. Soğuk nedeniyle¸ kesilen hayvanlar evlerde değil de dışarıda saklanıyor. Buradan kesip kesip yemeklerinde kullanıyorlar. Martın onbeşine kadar bu şekilde devam ediyor. Biz de burada geyik eti ile bölgede yaşayan Ular adlı bir hayvanın etinden yiyoruz.


Gittiğimiz diğer bir mekân da Karahanlıların ilk başkenti olan Balasagun¸ Bişkek'in 60 km. doğusunda yer alıyor. Burası Kutadgubilig yazarı Yusuf Has Hâcib'in de memleketi. Şehrin harabeleri üzerinde yer alan Burana Minaresi hâlâ ayakta. Söz konusu minare bir medreseden arta kalan tek kalıntı. 48 metre iken¸ yıkılmış ve geriye 24 metrelik kısmı kalmış. Kırgızlar minareyi restore etmişler. Etrafındaki araziye de çeşitli yerlerden toplanan balbalları (kahraman ölünün hayatta iken öldürdüğü düşmanların taştan yontma tasvirlerini) yerleştirmişler. Minarenin yanı başında mütevazı bir müze bulunuyor. Müzede yer alan¸ şehre su getirmek için pişmiş kilden yapılmış su boruları¸ Türklerin şehircilik çalışmalarının ne kadar eski olduğunu gösteriyor. Bölgenin iskândan korunmuş olması esasında yitik şehri ortaya çıkarmak için iyi bir imkân sağlıyor. Kazı çalışmaları sonunda tarihin kayıp sayfalarından birinin daha keşfedileceğinde şüphe yok.


Kırgızistan halkına gelince¸ burası ahlakî değerlerin bozulmadığı bir ülke. Tertemiz bir insanı var. Hile nedir bilmiyorlar¸ kanaatkarlar. Son derece uysal başlılar. Adeta günahı henüz tanımamışlar. Batının insana kendisini unutturan vahşiliği buralara henüz ulaşmamış. Halk¸ dış dünyadan neredeyse habersiz olduğu için temiz fıtratlarını koruyorlar. Bu nedenle hırsızlık neredeyse yok. Bilgisayarınızı ve eşyanızı her hangi bir endişe taşımadan arabanızda bırakabilirsiniz. Emniyet o kadar fazla ki¸ bakanlıklara girerken kapılarda ne bir polis ne bir başka güvenlik görevlisi oluyor. Sorgusuz sualsiz içeri girebiliyorsunuz. Ancak halk fakir olduğundan burada yaşam "hayatın Kırgızistan versiyonu" olarak yaşanıyor. İnsanların yarına yönelik ne bir endişeleri ne de bir beklentileri var gibi. Yaşam tamamıyla gündelik yaşanıyor. Ülkenin fakirliği insanları böyle bir kabullenişe itmiş. Bununla beraber son derece cömertler. Ellerinde ne varsa sofraya koyuyorlar. Hatta yemek masasında misafir şekeri bile bulunuyor¸ kâse içerisinde. Bu¸ neyimiz var neyimiz yoksa size ikram ediyoruz anlamına geliyor.


Bu coğrafyada insanların üç şeye çok önem verdiğini öğreniyoruz: 1-Eğitim: İnsanlar çocuklarının okumasını çok önemsiyor. Kız erkek ayırımı yapmıyorlar. Çocuklar gerekirse şehirdeki akrabalarının evinde kalıyor. Ev sahibi hiç yüksünmeden onlara çocukları gibi bakıyor¸ ihtiyaçlarını karşılıyor. 2-Giyim. İnsanlar üst başlarına çok önem veriyor. Özellikle bayanlar makyajı önemsiyor. 3-Hastalık dayanışması: Akrabadan biri amansız şekilde hastalandığında bütün akraba o gece toplanıp gerekli parayı temin ediyor. Ertesi gün hastayı uçağa bindirip tedavi olacağı ülkeye gönderiyorlar ve bu parayı karşılıksız veriyorlar.


Sosyal yaşama gelince¸ bayanlar ticaret hayatında oldukça aktif. Alt geçitlerdeki küçücük dükkânlar ile modern işyerlerindeki mağazalardan elektronik eşya satan yerlere varıncaya kadar neredeyse çalışanların tamamı bayan. Bişkek'te zaman zaman insanlardan uzakta veya çömelerek sigara içen bayanlara rastlıyoruz. Meğer kalabalıklar arasında sigara içen bayanlar farklı şekilde algılanıyormuş. Bayanlar iffetli olduklarını göstermek için bu yola başvuruyormuş.


Bir ara zenginliğin göstergesi olan altın diş kaplama burada oldukça yaygın¸ ancak porselen diş uygulamasıyla birlikte artık altın kaplamadan vazgeçiliyor.


Kırgızlar kendilerine yalın olarak Türk denmesinden de memnun kalmıyor. Kimliklerini belirginleştirmek için "Kırgız Türkü" ifadesine çok önem veriyorlar. Ayrıca Türkiye Türklerinin ağabeylik yapma isteklerinden veya böyle bir şeyi ihsâs ettirmelerinden rahatsız oluyorlar. Eşit düzlemde görülmek istiyorlar ve ağabeye ihtiyaçları olmadığını söylüyorlar. Sovyetler zamanındaki bastırılmışlığın izlerinin bu düşüncede oldukça etkili olduğu anlaşılıyor. Kimliklerine sahip çıkmak istiyorlar. Hatta bize şehir turu yaptıran Ulan'a "Sana Türk dememizi nasıl karşılarsın?" diye soracak oluyorum. "Hoşuma gitmez" diyor. "Kırgız Türkü" dememi istiyor.


Dini hayata gelince¸ onlarca yıl dinlerinden uzak bırakılmış bir toplum nasıl olursa işte öyle bir toplumla karşı karşıyayız. Halkın dini bilgilerinin sıfır düzeyinde olduğunu¸ içkiyi gündelik içecek olarak gördüklerini söylersek sanırım durum anlaşılır. Buna rağmen¸ bayram namazlarına öteden beri çok önem veriliyor. Bu namazlar önceleri şehrin ana meydanı Hürriyet Meydanı'nda kılınıyormuş. Daha sonra ona bitişik diğer meydana alınmış. Meydan bayram namazlarında doluyormuş. Bir ara buradaki namaz yasaklanacak olmuş¸ halkın yoğun tepkisi sonucu geri adım atılmış. Bu¸ geleneksel olarak da olsa¸ halkın din olarak elinde kalakalmış kırıntılara sahip çıktığını gösteriyor. Bununla birlikte¸ ülkenin özgürlüğe kavuşmasından sonra İslamî faaliyetler son derece artmış. Müsbet gelişme gözle görülür şekilde fark ediliyor. Halk yavaş yavaş cuma namazı¸ oruç gibi ibadetleri yerine getirmeye başlamış. Lakin devlet cephesinden dine bakışta hâlâ sorunlar olduğunu söylemek mümkün. Örneğin ezanlar neredeyse cami avlusundaki insanların duyabileceği bir sesle okunuyor mikrofonlardan.


Dikkatimizi çeken bir diğer husus da mezarlıklar. Kırgızistan'da mezarlıklar türbe yığınağı gibi duruyor. Mezarların üzeri farklı farklı yapılarla kapatılmış. Bir kısmında vefat eden kişilerin fotoğrafları bulunuyor. Bazılarında ise kartal heykeli veya vefat eden kişinin büstü olabiliyor. Bu uygulama Azerbaycan ve  diğer Orta Asya Türk cumhuriyetlerde de var. Mezarlara yönelik İslamî gelenek buralarda bilinmediğinden¸ bu görüntü olağan karşılanabilir. Buna benzer bir âdet de trafik kazalarında hayatını kaybedenler için uygulanmakta. Kaza mahallinin hemen kenarına minik anıtlar yapılıyor. Bunlara hayatlarını kaybedenlerin resimleri konuyor ve çiçeklerle süsleniyor.


Bu arada Amerikan babtist misyonerlerinin ülkede yoğun olarak faaliyette olduğunu anımsatalım. Müesseseleri bile var. Halkın fakirliğinden yararlanarak¸ İngilizce öğretme¸ batıya gönderme gibi bahanelerle gençleri etkilemeye çalışıyorlar. Bunun yanında Korelilerin¸ Çinlilerin dahi misyoner merkezleri var. Ağa Han da üniversite inşaatını başlatmış durumda. Araplar da İslâm'ı anlatmak amacıyla kendi müesseselerini kurmuşlar. Sözün özü¸ Kırgızlar her taraftan yoğun bir propaganda altındalar. Türkiye Türklerinin güzel çalışmalarının diğerlerini gölgede bıraktığını söyleyebiliriz.


Arapların buraya yaptıkları en güzel yatırım¸ belli başlı köylere birbirinin kopyası birer mescid inşa etmeleri. Önceki Diyanet İşleri Başkanı M. Nuri Yılmaz da Koçkor ilçesinde bir cami yaptırmış¸ ancak cami şehrin dışına doğru bir alanda yapıldığından dolayı cemaat camiye rağbet etmemiş. Bu nedenle ibadete kapalı. Camiinin mahzun hali insanı üzüyor.


Şehirlerarası yollarda beni en çok etkileyen görüntülerden birisi¸ atına attığı şalın üzerine oturan Kırgız çocukların hayvanları otlatırken sergiledikleri manzara. Hele bazen atla oradan oraya koşturmaları seyrine doyulmaz bir tablo oluşturuyor. Başlarındaki kalpakları¸ rüzgârda sallanan kaftanları insanı doyumsuz bir hazza sürüklüyor. Kırgız delikanlılarının at üzerinde topluca gezinmeleri de hemen hemen aynı zevki veriyor izleyenlere.


Nüfusun yüzde onbeşini oluşturan Ruslara gelince¸ Sovyet döneminden kalma alışkanlıklarını devam ettiriyorlar. Kendilerini ayrıcalıklı görüyorlar. Bu nedenle de asla Kırgızca konuşmuyorlar. Kiraladığımız minibüsün şoförü iki gün bizi gezdirmesine rağmen ağzından Kırgızca tek kelime çıkmadı. Rusça konuşmaya özen gösteriyordu.


İnekten çok at gördüğüm bir memlekete dair gözlemlerimi -Manas destanı kadar uzatmamak için- burada sonlandırıyorum.

Sayfayı Paylaş