OSMANLI YETİMİ FİLİSTİNLİLERİN BİTMEYEN DRAMI

Somuncu Baba

“Siyonistlerin¸ Filistin'e sinsice nüfuz edip yayılma
çabalarına büyük bir basiretle engel olmaya çalışan
Abdülhamid'e¸ Herzl'in 5 milyon altın rüşvet teklif etmesi
bardağı taşıran son damla olmuş ve padişah¸ Yahudi lideri
derhâl huzurundan kovmuştur. Abdülhamid Han¸ âdeta
altın tepside takdim edilen melun teklifleri¸ devleti krizler
cenderesinde kıvranmasına rağmen şiddetle reddetmiştir.”

Ortadoğu¸ Osmanlı'dan sonra siyasî çalkantının tam ortasına düşmüş¸ huzur ve istikrarın teminatı "barış şemsiyesi" paramparça olmuştur. Osmanlı hâkimiyeti sona erdiğinden¸ hele de İsrail Devleti kurulduğundan beridir Ortadoğu'da barış ve istikrar altüst olmuş; çalkantılar¸ çatışmalar¸ ABD-İsrail eksenli saldırılar maalesef kanıksanır hâle gelmiştir. Emperyalizmin ve siyonizmin el birliğiyle hazırladığı şiddet sarmalı¸ alev kapanı¸ zulüm ve esaretten kendini kurtaramayan mahzun coğrafya Ortadoğu¸ ne yazık ki¸ bugün dünyanın en bunalımlı ve kanlı yerlerinin odağında bulunmaktadır. Ateş ve terör çemberindeki Ortadoğu¸ cehennemî bir hayat yaşamaktan ve malum güçlerin baskı¸ zulüm¸ terör ve soykırımı neticesinde kan deryasına gömülmekten kendini hiçbir zaman kurtaramamıştır. Bu acı gerçek bütün dehşet ve ürperticiliğiyle en son Gazze'de bir kez daha tezahür etmiştir. Sözde terörle mücadele yalanını kendisine kalkan yapan İsrail¸ Gazze'yi yine kana ve soykırıma boğdu. Binlerce Filistinli tanklardan ve uçaklardan atılan tonlarca bombanın¸ İsrail'in ve Yahudi medeniyetinin insafsız ve acımasız taarruzu altında yine can verdi ve feryatları yere göğe sığmadı. İslâm Dünyasının bağrında ve mukaddes mekânlarda katmerleşen müessif olaylar¸ Osmanlı'nın bölgede dört asır boyunca tesis ettiği köklü barışın ne anlam ifade ettiğini bugün daha iyi anlatmaktadır. Artık Osmanlı sancağı altında idrak edilen asude yıllar tarih yapraklarında kaldı ve özlemle yâd edilen tatlı bir hatıra olarak mazideki yerini aldı.


 


Asırlarca Süren Barış ve Sonsuz Kudüs Sevgisi


Kudüs ve Filistin¸ Yavuz Sultan Selim zamanında 30 Aralık 1516'da Osmanlı hâkimiyeti/himayesi altına girmiş ve Osmanlı gibi güçlü bir koruyucuya ve saadetinin üçüncü altın dilimine kavuşmuştur. Yavuz Sultan Selim 1517'de bir ferman yayınlayarak¸ Hz. Ömer ve Sultan Selâhaddin zamanından beri geçerli olan geniş hoşgörü anlayışına dayanan şartları aynen sürdürmesini bildirmiştir. Ancak¸ Yahudilerin mukaddes topraklara yerleşmesini yasaklamaktan da geri kalmamıştır. Aynı tavrı oğlu Kanuni de 1520'deki fermanıyla devam ettirecektir. Müslümanların ilk kıblesi¸ üçüncü kutsal şehri (haremi) ve Kâinatın Serveri'nin (s.a.v.) Miraç'a yükseldiği kutsal mekân olması hasebiyle Osmanlı Sultanları Kudüs ve çevresinin idaresi¸ bakım ve hizmetlerini¸ aynen Haremeyn'de olduğu gibi derin bir ihtimam¸ hürmet ve hizmet anlayışı çerçevesinde yerine getirmişlerdir. Osmanlılar¸ Kudüs'e her zaman özel önem atfetmişler¸ "Peygamberler Şehrinin" ihtiyaç duyduğu hiçbir şeyi ondan esirgememişlerdir. Bilhassa II. Abdülhamid Han¸ Kudüs'e güçlü bir sevgi ve yoğun alâka beslemiştir. Bağdat-Hicaz Demiryolu'nu özellikle Kudüs'ten geçirmesi ve Müslümanların burayla irtibatını kuvvetlendirmesi bunun en müşahhas tezahürlerindendir. İslâm Dünyasının selameti¸ kalıcı barış ve istikrarın sağlanabilmesi için buranın Osmanlı'da ve Müslümanlarda kalması gerektiğini¸ bir asır öncesinden şöyle savunmuştu: "Kudüs'teki mukaddes topraklar için her iki tarafında kan dökmesinin önüne pekâlâ geçilebilirdi. Nitekim Hıristiyan hacıların Kudüs'ü ziyaret etmelerine her zaman müsaade etmedik mi? Hazret-i Davut'un memleketindeki Hazret-i Ömer Camii pek mübarek saydığımız bir ibadethanedir. Kudüs bizim için Mekke'den sonra gelen ikinci mübarek şehrimizdir. Etrafı Müslümanlarla çevrili olan bu şehri neden Hıristiyanlara terk edelim? İsteyen istediğini söylesin¸ fakat mukaddes toprakların sahibi olmak hakkı her zaman bizim olmuştur ve böyle kalacaktır."


Bölgenin tüm nazik dengelerini bilen Osmanlı¸ ırk ve mezhep yelpazesi geniş bu kutsî beldede¸ muhtemel kargaşaları bertaraf etmek için mevcut düzende köklü değişiklikler yapmayıp aynen devamını sağlamıştır. Birbiriyle sürekli çatışma ve rekabet halindeki Müslim ve Gayri-Müslim unsurlara eşit mesafede hitap ederek¸ anarşi ve kargaşaya meydan vermeyen¸ âdil bir arabulucu olarak tüm meseleleri çözen ve kendinden sonra hiçbir devletin başaramadığı huzur ve sükûneti¸ Kudüs ve çevresinde gerçekleştirmeye muktedir olmuştur. Kudüs'ün¸ üç semavî dinin mukaddes merkezi olduğunun bilinci ve titizliğiyle hareket eden Osmanlı¸ buradaki kutsal mekân ve mabetlerin tasarruf ve idaresini¸ muhtemel kargaşalara mahal bırakmamak için ayrı bir dikkat ve hassasiyetle ele almıştır. Böylece Kudüs¸ 19. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı sayesinde 401 yıllık bir saadet dönemi geçirecektir. Osmanlı¸ Kudüs etrafında yüzyıllardır süregelen Hilal ile Haç arasındaki kadim çatışmayı Avrupa içlerine taşımasını bilmiş ve Haçlılara¸ değil Filistin'e; Suriye¸ Anadolu¸ Trakya ve Balkanlara bile geçme fırsatını vermemiş¸ onları Viyana önlerinde savunma savaşı yapmaya mahkûm etmiştir.


 


Abdülhamid¸ Siyonistlerin Hakkından Nasıl Geldi?


Siyonist lider Theodor Herzl¸ "vaad edilmiş toprak Filistin'in" Yahudi yerleşimine açılması ve özerk bir "Yahudi millî yurdu'nun" ihdas edilmesi düşüncesiyle¸ Haziran 1896-Temmuz 1902 arasında İstanbul'a 5 defa gelmiş ve farklı arabulucular kanalıyla Sultan İkinci Abdülhamid'in huzuruna çıkıp¸ kendi tabiriyle "ayağına yüz sürmüştür." Sultan Abdülhamid'le görüşen Theodor Herzl¸ temaslarında esas olarak ilk anda masum gibi gözüken şu sinsi talebi dile getirmiştir: "Mukaddes Filistin ve Kudüs'e ziyaret maksadıyla girmemize ve bu esnada barınacak bir müstemleke (kanton) kurmamıza müsaade edin!" Herzl¸ isteklerine ılımlı bir yaklaşım sergilenirse Osmanlı Devleti'nin bütün malî sıkıntılarını ve dış borçlarını halledebilecekleri teklifini getirmiştir. Osmanlı'nın içine sürüklendiği vahim durumu suiistimal peşinde koşan Herzl¸ Abdülhamid Han'a şu cazip teklifleri sunmuştur: a) 33 milyon İngiliz altınına ulaşan borçların tamamını ödemek. b) 35 milyon altın lira faizsiz borç vermek. c)120 milyon altın franka mal olacak deniz filosu yaptırmak. Siyonistlerin¸ Filistin'e sinsice nüfuz edip yayılma çabalarına büyük bir basiretle engel olmaya çalışan Abdülhamid'e¸ Herzl'in son çare olarak 5 milyon altın rüşvet teklif etmesi bardağı taşıran son damla olmuş ve padişah¸ Yahudi lideri derhâl huzurundan kovmuştur. Abdülhamid Han¸ âdeta altın tepside takdim edilen melun teklifleri¸ devleti krizler cenderesinde kıvranmasına rağmen şiddetle reddetmiştir.


Yahudilerin sinsi emellerinin husule getireceği müşküllerin idrâkinde olan sultan¸ bundan sonra tavizsiz bir siyaset takip ederek siyonizme set çekmeye ve Filistin'i himaye etmeye çalışacaktır. Filistin toprakları ve Müslüman tebaanın istikbali açısından¸ izlediği kararlı siyasetin özünü teşkil eden Abdülhamid Han'ın Yahudi temsilciye sarf ettiği şu söz -bugün de- ne kadar anlamlıdır: "Filistin'de dindaşlarımızın ölüm fermanını imzalayamam! Bu konuda sakın bir adım daha atmayın. Ben¸ bir karış bile olsa toprak satamam. Milletim bu imparatorluğu savaşta kanlarını dökerek kazandı. Birilerinin gasp etmesine izin vermeksizin kanımız pahasına da koruruz. Türk İmparatorluğu bana ait değil¸ Türk milletine aittir. Ne için olursa olsun¸ biz ölmeden kimse bizi birbirimizden ayıramaz." Abdülhamid¸ Herzl'i kovmakla iktifa etmeyip¸ Yahudilerin Filistin'e ve mukaddes beldelere girmesini ve burada arazi veya taşınmaz mal almalarını 1882'den itibaren yasaklama yoluna gitmiştir. Siyonistlerin Filistin'e yerleşmesini önlemek amacıyla "kırmızı pasaport" uygulaması başlatmış ve 1892'de içerideki ve dışarıdaki Yahudilerin Kudüs ve çevresinde toprak satın almasını engelleyerek iktidarı boyunca Yahudilere göz açtırmamıştır. İşte bu noktada Siyonistler¸ öncelikle Filistin'deki emellerinin önüne âdeta heykel gibi dikilen Sultan Abdülhamid'i devirmeyi¸ eğer bu yetmezse sonra da Osmanlı Devleti'ni yıkmayı plânlamaya ve bunun hazırlıklarına hummalı bir şekilde girişmeye koyulacaklardır. Bu menhus planı tatbik sahasına koymak maksadıyla İttihat ve Terakki Cemiyeti ile sıkı bir işbirliğine soyunup tüm imkânları seferber edeceklerdir. Bu itibarla diyebiliriz ki 1908 Devrimi¸ 31 Mart Vak'ası ve Abdülhamid'in Han'ı büyük ölçüde Filistin emperyalizmi peşinde koşan Siyonizm'in mahsulü ve oyunudur.


 


Kudüs'ü Kaybedişimiz ve Hazin Ayrılık


Yahudiler¸ Çanakkale'ye gönderdikleri Katır Alayı'ndan sonra bu defa Kudüs ve Filistin'i Osmanlı'dan almak ve Sina-Filistin cephesinde İngilizlere yardım etmek amacıyla Siyonist lider Weizman'ın emri¸ Vlademir Jabodinsky'nin organizesi ile "Kral Askerleri" ismiyle 5000 kişilik 4 alay tesis etmişlerdir. Kral Askerleri'nin Sina ve Filistin'in İngilizler tarafından işgalinde büyük rolleri olmuştur. General Bartholomew¸ Ürdün'ün İngilizlerin eline geçmesi ve Şam yolunun açılmasında adı geçen askerlerin kendilerine olağanüstü faydalar sağladığını¸ "büyük bir kahramanlık misali vererek savaştılar" sözüyle dile getirmiştir. Yahudilerin harp anındaki en büyük icraatlarından biri de Sina-Filistin-Suriye cephesinde İngilizler adına casusluk yapmalarıydı. Filistin'in her yerinde¸ Aleksander Aronsohn'un öncülüğünde Yahudi aydınlar tarafından kurulan Nili Cemiyeti (Nili Society) İngiliz istihbarat örgütüne gönüllü olarak fevkalâde ehemmiyeti haiz casusluk faaliyetinde bulunuyordu. İngilizlerin Filistin cephesi başkomutanı Allenby¸ giriştiği hareketlerin başarıyla neticelenmesinde bu cemiyetin hayatî önemdeki istihbaratlarından büyük ölçüde faydalanmıştır. Aronsohn¸ Gazze ve Birüssebi arasında çöldeki su kaynaklarını iyi biliyordu; bu bilgi¸ İngiliz kuvvetlerinin ileri harekâtında çok işe yaramıştı. Görgü şahitlerinden General Cevat Rıfat (Atilhan) yakalanan çok sayıda Yahudi casusun Şam'a sevk edilip Divan-ı Harb'te yargılandığından bahsetmiştir. Hatta Suriye'deki 4. Ordu komutanı Cemal Paşa yoğunlaşan casusluk vakalarından ötürü Yahudileri Filistin'den tehcire (göçe) tâbi tutmak zorunda kalmıştı.


Kudüs'ü kaybetmemizde özellikle bizim istihbarat zaafımıza karşılık¸ İngilizlerin yüksek istihbarat (oyunları) gücü ve gelişmiş teşkilatlarının önemli bir rol oynadığının altını çizmemiz gerekir. İstanbul'a gönderilen tüm telgraf ve telsiz mesajları mecburen Mısır üzerinden¸ buradaki İngiliz istihbaratçılarınca her gün düzenli olarak deşifre edilip Londra'daki Savaş Bakanlığına bildirildikten sonra geçiyordu. İngiliz birlikleri komutanı General Allenby¸ her gün kahvaltı masasına¸ son 24 saat içinde Osmanlı subaylarının gönderdiği mesajların çözümlerini büyük bir zevkle okuyarak oturuyor ve gelen talimatlar doğrultusunda anında gerekli tedbirleri alıyor¸ taktik ve stratejilerini devamlı yeniliyor ve geliştiriyordu. Nitekim General Allenby komutasındaki İngiliz birlikleri harbin sonuna doğru 8 Aralık 1917'de Kudüs'e girecek ve buna bir "Haçlı seferi süsü" vereceklerdir. Bu esnada Allenby şu tarihi sözü sarf etmiştir: "Haçlı seferleri¸ işte bugün sona erdi!" Kendisini¸ Haçlı seferi kazanmış muzaffer bir kral zanneden İngiliz Başvekil Lloyd George ise bunu zafer sarhoşluğu kokan şu sözlerle taçlandırmıştır: "General Allenby'nin adı¸ Haçlı seferlerinin sonuncusu ve en şereflisinin galibi olarak her zaman hatırlanacaktır. Yüzyıllar boyunca Avrupa şövalyelerini yutan bu girişimi Allenby¸ mahareti sayesinde şerefli bir sona erdirme talihini elde etti!"


Siyonistlerin de gayretleri sonucunda¸ Osmanlı Cihan Harbi'nden mağlup çıkmış ve 1918'deki Mondros Ateşkesi ile fiilen dağılma sürecine girmiştir. Filistin'de ise¸ Milletler Cemiyeti'nin kararıyla İngiliz manda idaresi ihdas edilmiş; başına da İngiliz vatandaşı Yahudi Siyonistlerden ve Balfour'un mimarlarından Herbert Samuel atanmıştır. Weizman buna haklı olarak çok sevinmiştir: "Onu bu mevkie biz getirdik. O¸ bizim Samuelimizdir. " William Ziff¸ "2 bin yıl sonra Filistin'e gelen ilk Yahudi yönetici" ifadesiyle tavsif ettiği Samuel'in gelişini Yahudilerin "yeni bir Musa sevinci ve çılgınlığıyla karşıladıklarından" söz etmektedir. Osmanlı¸ Kudüs ve Filistin'e sahip çıkıp Siyonizm'in tahakkümünü bertaraf etmeye çalışmasına rağmen bu kutsal toprakların hazin bir biçimde elinden çıkmasına maalesef mani olamamıştır. Bir subayın şu sözleri¸ Osmanlı'nın Kudüs'e nasıl hazin bir şekilde veda ettiğini yeterince anlatmaktadır: "Filistin'i kaybedecektik. Nasıl dönerdik evlerimize; nasıl bakardık bizi bekleyen analarımızın¸ bacılarımızın¸ hanımlarımızın ve çocuklarımızın yüzlerine! Mevzilerimizi terk etmiş¸ ayaklarımızdaki parçalanmış çarıklarımızla geri çekiliyorduk."


 


Osmanlısız Yıllarda İsrail'e Giden Kanlı Süreç


Osmanlı'nın bıraktığı boşluğu değerlendiren Siyonistler¸ İngilizlerin desteğiyle Filistin'de bir Yahudi Devleti kurabilmek için¸ verdikleri siyasî mücadele kadar Yahudi göçmenlerin Filistin'e yerleşmelerini¸ toprak sahibi olmalarını ve nüfus bakımından çoğunluğu ele geçirmelerini de en az o kadar önemli görüyorlardı. Ne kadar fazla Filistinli katledilirse kendilerine o kadar fazla yer açılacaktı. Bu uğurda rehber edindikleri kanlı parola şuydu: "Vatansız bir halk için halksız bir vatan!" Avrupa'da soykırıma maruz kalan Yahudiler¸ bu defa aynı yöntemle kendileri soykırımın her çeşidini denemekten çekinmeyecekti.  Fransız oyun yazarı Jean Genet'in çarpıcı ifadesiyle Yahudi kıyımının bedelini Arap dünyasının en zayıf halkasına¸ Filistinlilere ödeteceklerdi. Kendilerine gönderilen Peygamberleri dâhi fütursuzca katleden yeryüzünün en bozguncu kavimlerinden olan Yahudiler¸ Filistinlileri yok ederken muharref Tevrat'ın şu halis barbarlık tavsiyelerini düstur ediniyorlardı: "Rabbin Musa'ya emretmiş olduğu gibi bütün erkekleri öldürdüler¸ kadınları esir aldılar¸ bütün şehirleri yaktılar. Bütün erkek çocukları ve bir erkekle karı koca hayatı yaşamış bütün kadınları öldürün. Fakat bütün bakireleri kendinize saklayın!" Eski Ahit'in Tesniye Kitabı 7. Babında da -hâşâ- Allah adına bazı "kutsal" yok etmeye azmettirici kanlı öğretiler şöyle dikte ediliyordu: "Onları tamamen yok edeceksin; onlarla ahdetmeyeceksin; onlara acımayacaksın ve onlarla hısımlık etmeyeceksin. Çünkü sen Allah'ın mukaddes bir kavmisin; yeryüzünde olan bütün kavimlerden kendine has bir kavim olmak üzere seni seçti." I. Samuel Kitabı 15. Bab'ta ise şunlar yazıyordu: "Onların her şeyini tamamen yok et ve onları esirgeme.  Erkekten kadına¸ çocuktan emzikte olana¸ öküzden koyuna¸ deveden eşeğe kadar hepsini öldür."


1900'lerin başında Filistin'deki Yahudi nüfus yüzde 10'un altındayken¸ programlı çalışmalar (katliamlar) neticesinde¸ 1920'lerde 100 bine¸ 1930'larda 232 bine¸ 1947'de de 630 bine çıkarılmıştı. Başta dünya finans devleri Rotschiller ve Rockfeller olmak üzere Yahudi sermaye çevreleri¸ İsrail'e göç eden grupların yeni yerleşim yerlerine sahip olmalarına katkıda bulunarak¸ kollektif tarım çiftlikleri "Kibbutzlar" kurmalarının önünü açmışlardı. Bu faaliyetler başlangıçta sözde gayet masumane yöntemlerle icra edilirken 1930'lu yıllardan itibaren yerini tamamen terörize metotlara ve toplu katliamlara bırakacaktı. Haganah¸ Irgun ve Stern gibi Siyonist terör örgütleri İsrail'in kuruluş sürecinde eylemlerde bulunup¸ her türlü insanlık dışı yola müracaat etmekten çekinmeyeceklerdi. Adı geçen terör örgütleri¸ soykırımın en âlâsını irtikâp ederek Filistin köylerini boşaltıyor¸ Yahudi göçmenlere yeni yerleşim alanları açıyorlardı. 1947–1948 arasında 500'den fazla kent¸ kasaba ve köye kanlı baskınlar tertipleyip "kazıma" denen usulle haritadan silerek¸ 950 bin olan Filistinli sayısını 138 bine düşürmenin üstesinden gelmeyi becermişlerdi. General Shlomo Lahat¸ dünden bugüne değişmeyen bahis konusu "Siyonist taktiği" şöyle sloganlaştırmıştı: "Filistinliler bu topraklarda köle olarak yaşamayı kabul edinceye kadar katliamı sürdürmeliyiz!"


Nitekim 1 Ocak 1948'de Filistin'de 600 bin Yahudi¸ iki misli Arap yaşarken; 1 Ocak 1950'de Arapların sayısını soykırım ve tehcirle 150 bine indirmeye muvaffak oldular. İsrail'in kuruluşundan Arap-İsrail Savaşı'na değin yurtlarından sürülen Filistinli mültecilerin sayısı 5 milyona ulaşacaktı. Filistin'i Müslüman'dan arındırma faaliyetleri zincirleme bir surette kesintisiz olarak toplu gösterime sunulan birbirinden kanlı katliamlarla idame edecekti: Kral Davut katliamı¸ Deir Yasin Katliamı¸ Saf Saf Köyü Katliamı¸ Kibya Köyü Katliamı… Zamanla¸ baskıcı¸ saldırgan¸ zalim ve katliamcı "çete devlet" karakteri¸ İsrail'i kuran ve yaşatan siyasî-ideolojik kültürün yegâne özelliği olarak iyice kemikleşecekti. Hele Eylül 1982'deki "Sabra ve Şatila Katliamı"¸ insanlığın kanını donduracak çaptaydı ve emri veren de Savunma Bakanı¸ "Beyrut Kasabı¸ Buldozer" lakaplı Ariel Şaron idi. İsrail'in 70 bin askerle Lübnan'ı işgali sırasında¸ Filistinli mültecilerin yaşadığı kamplar kuşatılmış ve -tıpkı bugün Gazze'de olduğu gibi- kundaktaki bebeklerden eli silahsız binlerce masum insan¸ çoğu çocuk 2500 kişi hunharca kurşuna dizilmişlerdi. Sokaklar haçlı seferlerini andırırcasına üst üste yığılan cesetlerle dolmuş ve kan kokusu tahammül edilmez bir hâl almıştı. Manzaranın dehşetini bir İsrail komutanı şöyle ifşa etmişti: "Ölüleri topluca gömmek için kazılacak çukurları açacak buldozerlerimiz sokaklara sığmadı. Küçüklerini istedik; gelince ölüleri gömeceğiz."


 


Sonuç Yerine


Şurası kat'î bir gerçek ki¸ Haçlılar ve Siyonistler¸ Kudüs'te¸ Filistin'de ve nihayet topyekûn Ortadoğu'da hep terör estirdiler¸ kan ve gözyaşına doymak bilmediler. Bölgenin aradığı ideal barış ve saadeti¸ geçmişte olduğu gibi bugün de¸ yine İslâm'ın insancıl¸ âdil¸ müsamahakâr ve kuşatıcı inanç ve yönetim anlayışı hakiki manada tesis edebilecektir. Bu hakikati Sigrid Hunke de tasdik etmektedir: "Kudüs¸ Hıristiyanların elindeyken¸ etrafındaki bütün manastırlar ve kiliseler kabuklarına çekilmiş¸ pasif vaziyette varlık gösterirken; İslâm'ın idaresi altında bulundukları zaman ise¸ en mesut¸ dinamik ve rahat hayatlarını yaşıyorlardı."1


 

Dipnot: Konu hakkında daha teferruatlı bilgi için şu eserlerimize ve oradaki diğer kaynaklara bakınız: İsmail Çolak¸ SON İMPARATOR Abdülhamid Han'ın Gizemli Dünyası¸ İstanbul¸ 2009¸ Nesil Yayınları; BİTMEYEN HESAPLAŞMA Hilal ile Haç'ın Bin Yıllık Mücadelesi¸ İstanbul¸ 2008¸ Nesil Yayınları; Osmanlı'nın Gizli Tarihi¸ 6. Baskı¸ İstanbul¸ 2008¸ Nesil Yayınları.

Sayfayı Paylaş