KULLARIN AZ İBADETLERİNE KARŞILIK ÇOK MÜKÂFAT VEREN, ECİRLERİNİ KAT KAT ARTIRAN ALLAH: EŞ-ŞEKÛR

Somuncu Baba

"Müslüman şükreden olmalıdır. İnsanlara teşekkür etmeyen¸ Allah'a da şükretmez. Başına gelen güzel şeyleri düşünmeli ve aza kanaat etmelidir. Bu konuda bizden aşağıdakiler düşünülmelidir. Meselâ hastaları¸ fakirleri¸ öksüzleri¸ açları¸ vatansızları düşünmeli ve kendi durumumuza şükretmeliyiz. Böyle bir şükür¸ insanda kıskançlık gibi manevî hastalıklar karşısında iyi bir tedâvi ve iyi bir önlemdir."

Şükür¸ nimetin bilinmesi¸ açığa vurulması¸ hatırlamak ve unutmamak anlamına gelir. Bu bağlamda şükür¸ nimeti düşünmek ve nimeti vereni takdir etmektir.[1] Bu durum Kur'an'da şöyle hatırlatılır: "Bana şükredin; sakın nankörlük etmeyin!"[2] Bundan dolayı şükrün zıddı nimeti unutmak ve gizlemek manasına küfür olarak nitelendirilmiştir. Bu bağlamda şükür nimet¸ küfür ise azaptır.  Şu âyette şükür¸ iman anlamına gelir: "Muhakkak Biz ona (doğru) yolu gösterdik; ister şükredici (mü'min) olsun¸ ister nankör (kafir)."[3]


Şükür¸ ihsanda bulunanın nimetini¸ O'na boyun eğerek itiraf etmektir.


 İslâm bilginleri şükrü üç kısma ayırmışlardır:


Bunlardan ilki¸ sahip olunan nimetlerin Allah'tan olduğunu kalb ile kabul etmektir. Nimet verenin O olduğunu tasdik etmek ve o nimeti O'ndan bilmektir. İşte bu¸ nimet vereni düşünmek ve unutmamak anlamında kalb ile şükürdür. 


İkincisi¸ nimet vereni anmak¸ O'nu övmek ve açığa çıkarmaktır. İşte bunun adı¸ dille şükürdür. Burada konuşma organı olan dilimize büyük görevler düşmektedir. Dil yoluyla şükür¸  Allah'ın söze dayalı emir ve yasaklarını insanlara anlatmak şeklinde de cereyan eder. Mesel⸠yalan söylememek¸ doğru konuşmak¸ yalan yere şahitlik etmemek¸  iyilikleri emredip kötülüklerden sakındırmak¸ haksıza karşı mağdurun hakkını savunmak¸ Kur'an okumak vb. gibi söze dayalı buyruklar dille şükür kapsamına girer.


Üçüncüsü ise¸ nimet verenin buyruklarını organlarla yerine getirmektir. Bir başka ifade ile İslâm'ı bir bütün olarak yaşamaktır. Bu bağlamda namaz kılmak ve oruç tutmak bedenin¸ zekât vermek servetin¸ hacca gitmek hem bedenin ve hem de servetin bir şükrüdür. O halde Allah'a şükretmek¸ O'nu takdir etmek demektir.[4]  İnsan hayatında takdir duygusu; gerek kalb¸ gerek söz ve gerekse davranış tarzı olarak değer üretme şeklinde kendisini göstermelidir. Kaldı ki hiçbir zaman servet sahibi bir mü'min Allah'a rağmenliği besleyecek bir tutum içerisine girerek "Elde ettiğim her şey¸ tamamen benim gayretimin sonucudur." demez. Bu servete ulaşmada kendi çaba ve gayretlerini takdir etmekle birlikte¸ asıl bu varlığın sahibi olan Allah'ı düşünür; O'na diliyle teşekkür eder. Bu servette hakkı olanların hakkını hak sahiplerine vermek suretiyle organların şükrünü yerine getirir. Bu husus şu âyette çok açık anlatılır: "Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise: Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm¸ dedi. (Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanı başına yerleşmiş olarak görünce: Bu¸ dedi¸ şükür mü edeceğim¸ yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur¸ nankörlük edene gelince¸ o bilsin ki¸ Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur¸ çok kerem sahibidir."[5]


Gerçekten de şükür kolay bir iş değildir. Bunun için Yüce Allah Kur'an'da dostlarından Hz. İbrahim ve Hz. Nuh'un şükretmelerini övgüyle beyan etmiştir:


"İbrahim¸ gerçekten Hakk'a yönelen¸ Allah'a itaat eden bir önder idi; Allah'a ortak koşanlardan değildi. Allah'ın nimetlerine şükrediciydi. Çünkü Allah¸ onu seçmiş ve doğru yola iletmişti."[6]


"(Ey) Nuh ile birlikte (gemide) taşıdığımız kimselerin nesli! Şunu bilin ki Nuh¸ çok şükreden bir kul idi."[7]


  İşte bu iyi kulları şükretmek konusunda örnek alan her insan¸ Rabbinin verdiği sayısız nimetler karşısında O'na şükürle karşılık verir. Zira Allah insanların şükrüne muhtaç değil¸ insanlar O'nun eş-Şekûr ism-i şerîfinin tecellîsine muhtaçtırlar. Bilindiği gibi Allah'ın en güzel isimleri arasında eş-Şâkir ve eş-Şekûr isimleri gelir. Allah¸ eş-Şekûr'dur. Allah'ın kullarına şükrü¸ onları günahlarından dolayı bağışlaması¸ amellerinin karşılığını verip onları övmesidir.[8] Allah'ın kullarını övmesinin mânâsı¸ kendisine içten gelen bir duygu ve kabulle itâate teşviktir. İnsanların O'na olan itâati¸ ister az olsun¸ isterse çok olsun¸ önemli olan sürdürülür bir itâat olmasıdır. Kaldı ki¸ itâatin en saygıya değeri¸ az da olsa devamlı olanıdır.[9] O¸ kullarına sayısız lütuf ve yaptıkları ibadetlere bol bol mükâfât verir. Bundan dolayı¸ şükreden ancak¸  kendi iyiliği için şükretmiş¸ nankörlük eden kimse de ancak kendi aleyhine nankörlük etmiş olur. Dolayısıyla eğer insan¸ sahip olduğu nimetler karşısında Allah'a şükrederse¸ Allah da ona olan nimetini artırır.[10]


İlmin şükrü¸ bilgiyi başkalarıyla paylaşmaktır. Eğer böyle yaparsanız¸ ilminiz artar.


Servetin şükrü¸ ihtiyaç sahiplerine yardım elini uzatmaktır. Eğer böyle yaparsanız malınız artar.


Vaktin şükrü¸ vaktinizi Allah'ın istediği şekilde değerlendirmektir.  Eğer vaktinizi dünya ve âhirete yararlı işlerle değerlendirirseniz vaktinize bereket gelir. Bu sebeple hakikatte şükür¸ nimet verenin nimetini dille birlikte eylem olarak itiraf etmektir. Allah'a hamd¸ şükür değil¸ kötülemenin zıddı ve nimetin sahibini zikretmek  şükür ise¸ nankörlüğün¸ nimeti örtüp gizlemenin zıddıdır.


İslâm ahlâk düşüncesinde şükür¸ yüce makamların en âlîsidir. Onun için dünyada Allah'a şükredenlerin sayısı çok azdır. Nitekim bir âyette bu husus şöyle belirtilir: "..Ey Davud ailesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır!."[11] Bundan dolayı¸ şükür faaliyetinin kemal açısından oluşumunda üç rükünden söz etmek mümkündür: İlim¸ hal¸ amel. İlim asıl olup hali doğurur. Hal de ameli meydana getirir. Çünkü ilim¸ nimeti vereni ve nimetin Allah'tan geldiğini bilmektir. Hal ise¸ sahip olunan nimete sevinmektir. Amel ise¸ nimeti verenin maksadına ve arzusuna uygun olarak hareket etmektir.[12] İyiyi eylem haline getirme yönünde bir değişim olmazsa¸ şükür lafı¸ havada asılı kalır. Şükrün nimeti artırmaya vesile olması; hidayet¸ başarı¸ iç huzur ve ilâhî himayenin artırılmasıdır. Bugün modern insanı tedirgin eden hastalıkların başında doyumsuzluk ve tatminsizlik gelmektedir. Şükür ehli olmayan insanlar¸ sürekli iç dünyalarında huzursuzluk¸ karamsarlık¸ gam¸ keder¸ hüzün ve sıkıntı yaşarlar.


Müslüman şükreden olmalıdır.  "İnsanlara teşekkür etmeyen¸ Allah'a da şükretmez."[13] Başına gelen güzel şeyleri düşünmeli ve aza kanaat etmelidir. Bu konuda bizden aşağıdakiler düşünülmelidir. Meselâ hastaları¸ fakirleri¸ öksüzleri¸ açları¸ vatansızları düşünmeli ve kendi durumumuza şükretmeliyiz. Böyle bir şükür¸ insanda kıskançlık gibi manevî hastalıklar karşısında iyi bir tedâvi ve iyi bir önlemdir. Aza kanaat etmeyen¸ çoğu bulamaz. Eğer insanın gönül gözü açsa¸ dünya gözü asla doymaz. Doyumsuz bir insansa¸ aç olduğu için sürekli tedirginlik ve sıkıntı içinde yaşar. Bu noktada her insan gönül dünyasını kontrol etmelidir.


Şükreden insan¸  kendisiyle barışıktır.  Kendisiyle barışık olan insan¸ başkalarıyla da barışık olur. Kendisiyle kavgalı olan bir kimse¸ başkalarıyla da sürekli kavgalı olur.  İç barışı korumak¸ ancak¸ insanın¸ kendisini yaratan ve sayısız nimetler veren Allah'a sonsuz şükür ve güven duygusuyla sağlanabilir.  Kendisini güvende hisseden ve şükreden insan¸ güçlü ve huzurludur.  Bu sebeple¸ "Mutlu insan mü'min insandır." demek yerine¸ "Mü'min insan mutluluğu üretmesini bilen kimsedir." demek daha doğrudur. Eğer kendi içimizde inşirahı oluşturamıyorsak¸ bu durum bizde¸ imanın halâvetini besleyen davranışlardan uzağız anlamına gelir. O halde herkes¸ bu noktada muhasebesini iyi yapmalı ve gönül dünyasını iyi keşfetmelidir.


 


 





[1] Râgıb el-İsfehânî¸ el-Müfredât Fî Garîbi'l-Kur'ân¸ İstanbul¸ 1986¸ s. 389.



[2] 2/Bakara¸ 152.



[3] 76/İnsân¸ 3.



[4] Krş. el-İsfehânî¸ a.g.e.¸ s. 389.



[5] 27/Neml¸ 40.



[6] 16/Nahl¸ 120-121.



[7] 17/İsr⸠3.



[8] İbn Manzûr¸ Lisânu'l-Arab¸Kahire¸ ts.¸  IV¸ 429.



[9] el-Beyhakî¸ el-Esmâ ve's-Sıfât¸ Beyrut¸ ts.¸ s. 70-71.



[10] Bkz. 14/İbrâhîm¸ 7.



[11] 34/Sebe'¸13.



[12] Gazâl İhyâu Ulûmi'd-Dîn¸ Mısır¸ 1325¸ IV¸ 81-82.



[13] Tirmizî¸ Sünen¸ "Birr" 35; Ebû Dâvûd¸ Sünen¸ Edeb¸ 11.

Sayfayı Paylaş