Bizim Çıngıraklı Yılan

195-somuncubaba-cocuk-cingirakli

Yıllar önceydi. Yedi-sekiz yaşlarındaydım o zaman. Bir ilçede babaannemin evinde kalıyorduk. Babam karayollarında ilçeye yakın olan bir kentte çalışıyordu. Hafta sonları eve gelirdi. Evimiz bahçeliydi. Bahçede çeşit çeşit ağaçlar vardı. Ayrıca yan tarafta samanlık ve ahırı mevcuttu. Babaannem sağdı daha. Evi, rahmetli dedem bir Ermeni’den satın almıştı. Evin içinde oymalı ahşap dolaplar ve geniş sedirlerinde de banyo yapılan suluk vardı. Suluğa dökülen su, dışarıdan gelen geniş bir boruyla bahçeye akardı. Geniş, taş döşemeli mutfakta da çimentoyla sıvanmış bir suluk mevcuttu. Bahçede tavuğumuz, hindimiz, kazımız vardı ama bir ineğimiz yoktu. O yüzden günlük içtiğimiz sütü yakın komşudan el bakracı içinde yeni sağılmış olarak alırdık. Bir gün yine sağılmış daha sıcak sütü alıp, bakracı mutfağın ortasına koydum. Temmuz ayının ortasıydı. Sabah saatleriydi. Annem ve babaannem bahçede ağacın dibine dökülmüş dutları geniş bir siniye topluyordu. Yanlarında biraz dut yedim; sonra tekrar eve gittim. Eşikte ayakkabımı çıkarırken mutfaktan lap! lap! lap!…diye seslerin geldiğini işittim. Mutfağa vardığımda karşılaştığım manzara ile şaşkına döndüm. Çıngıraklı bir yılan el bakracının boyunca uzanmış içindeki sütü içiyordu. “Anneee!…” diye bağırmışım bilinçsizce. Yılan sütü içmeyi bırakıp suluğun içine girerek, deliğinde kayboldu. Olayı babaanneme anlattığımda “O yılan him yılanı.” dedi. “Yıllardan beri var. Ama zararsız.”

Kiraz zamanıydı. Annemler bahçede ağaçlardan kiraz toplarken mutfaktan tepsi getirmek için eve girdim. Kapısı kapalı misafir odasından bir çıngırak sesi geliyordu. Kapıyı açtığımda karşılaştığım şeyle şok oldum. Bizim çıngıraklı yılan sedirde sırtımızı dayadığımız kırlent yastığın üstüne çıkmış çıngırağını titretiyordu. Mutfaktan oklavayı alıp geldiğimde yılanın kaybolduğunu gördüm. Korka korka döşeklerin, minderlerin, yastıkların altına baktığımda yine yoktu. Herhalde, sedirdeki suluk kapağının deliğinden içeri girmişti.

Evin içinde sadece yılan mı vardı. O yıl ilçede bir fare bolluğu vardı. Evin kedisi bile fare çokluğundan semirmişti. Ama sonraki bir iki ay içinde fareye rastlayamadık. Tamamen evin içindeki fare nüfusu tükenmişti. Bizim çıngıraklı yılanın marifeti olduğunu anladık. Faydası da oluyordu.

Baharda bir çift tavşan almıştık. Samanlıkta kalıyorlardı. Samanlığın kapısı açıktı. Yoncaları tırpanlayan Halil Amca, otları yonca burması haline getirmişti. Burmaları samanlığa koymuştuk. Bir kış yeterdi tavşanlara. O sıralar, yumurtlayan sarı tavuğun bir aydır yumurtası kesilmişti. Follukta beyaz tavukların yumurtası vardı ama sarı tavuğun yumurtası yoktu; otuz gündür. Bir gün, yonca burmalarının tepesinden bir hışırtı geldiğini işittim. Ben yürürken, otların içinden hışırtılı ses uzaklaşıyordu. Yonca tepesine vardığımda, gördüğüm manzara ile nasıl sevindim. Bir aylık yumurta vardı yoncanın tepesinde. Yalnız bir yumurta kırılmış sarısı içilmişti. Anladım ki bu bizim yılanın işiydi.

İki sene sonra babaannem vefat edince o ilçeden ayrıldık. Bir büyük kente geldik. Aradan yıllar geçti. Şimdi altmış yaşındayım. Bizim evin içinde gezinen ama bize hiç zararı dokunmayan çıngıraklı yılanı hiç unutamıyorum.

Sayfayı Paylaş