Arkadaşımı Üzen Olay

195-somuncubaba-cocuk-arkadas

Sıra arkadaşım Hasan benim neşe kaynağımdı. Yaptığı taklitlerle ve şakalarla her zaman beni güldürmeyi başaran Hasan, neşeli, cıvıl cıvıl bir arkadaştı. Ne oldu bilmiyorum, son günlerde Hasan çok değişti. Eski neşesi kayboldu; hiç gülmüyor, az konuşuyor, çok düşünüyordu.

İşlerine karışılmasından hoşlanmazdı. Onun kızacağından çekindiğim için üzüntüsünün nedenini soramıyordum. En yakın arkadaşımı böylesine değiştiren olay neydi acaba?

Teneffüse çıktığımızda Hasan yine üzgündü. Bizim yanımıza gelmiyor, kendi başına bir köşede oturuyordu. Anneme ve babama Hasan’daki değişikliği anlattım. Fazla üzerinde durmadılar. Babam, hafiften gülümseyerek: “Bu yaşlarda olur böyle şeyler. Ortaokula gidiyorsunuz, çocuk değilsiniz artık. Ergenlik çağında davranışların değişmesi normaldir. Onunki de böyle bir şey herhalde. İleride düzelir, fazla kafana takma.” dedi.

Babam “kafana takma” diyordu fakat takmamak mümkün değildi ki… Aynı sırada birlikte oturduğum arkadaşımın üzüntülü durumu beni de etkiliyordu. Onu üzen olayın ne olduğunu öğrenmeliydim. Bir gün, moralinin iyi olduğu bir zamanda çekinerek sordum: “Hasancığım, niçin eskisi gibi neşeli değilsin? Seni üzen olay nedir? Derdini söylemeyen derman bulamaz derler…”

Beni tersledi: “Nereden çıkarıyorsun böyle saçma şeyleri? Benim derdim falan yok.” dedi. Teneffüslerde herkes okul kantinine hücum ederken o hiçbir şey almıyor, kenarda köşede önemsiz şeylerle meşgul oluyordu.

Sonraki günlerde Hasan’ın durumunda bir değişiklik olmamıştı. Yine o isteksiz ve durgun hâli devam ediyordu. Toplu olarak oynadığımız oyunlara katılmıyordu. Onu neşelendirmek için bulduğum yöntemler kısa süre sonra etkisini kaybediyordu.

Bir gün okul çıkışında Hasan’la beraber gidiyorduk. Dinlenmek için yolun kenarındaki ağacın gölgesine oturduk. Bana cesaret geldi: “Hasancığım, biz çok iyi arkadaşız. Beraber sevinmemiz, beraber üzülmemiz lazım. Bir derdimiz olursa birbirimize söylememiz lazım. Anlatırsan rahatlarsın, belki bir çözüm yolu bulunur.” dedim.

Hasan kısa süren bir suskunluktan sonra, nemlenmiş gözleriyle bana bakarak konuştu: “Mustafa, sana bir şey soracağım ama aramızda kalsın.”

“Söz veriyorum, anlattığın her şey aramızda kalacak.” dedim.

– Sizin evinize hiç icrâ geldi mi?

– Nasıl yani?

– Hani haciz memurları gelip evdeki eşyaları götürüyorlar ya. Böyle bir şey geçti mi başınızdan?

– Hayır Hasancığım. Peki, siz böyle bir olayla karşılaştınız mı?

Hasan bu soruma cevap verirken zorlandı. Başını öne eğdi. Gözlerinden boncuk gibi iki damla yaş aktı. İnanmayacağımı bile bile yalan söyledi:

– Bize de böyle bir şey olmadı. Ben küçüklüğümden beri evlerine haciz gelen kişilere çok acırım. Eşyaların götürülüşü, evde bulunanların ağlaması beni çok üzer. Evlerine haciz gelen eski komşularımızı hatırladım da, onun için üzüldüm.

Hasan’ı daha fazla üzmemek için ayağa kalktım:

– İstersen gidelim artık. Geç kalırsak evden merak ederler…

Yol ayrımına gelince ayrıldık. Hasan’ın konuşmasından onu üzen olay belli olmuştu. Demek ki onların evine icrâ memurları gelmiş, eşyaların çoğunu götürmüşlerdi. Anlaşılan evdeki eşyaların götürülüşü Hasan’ı çok üzmüştü. Küçüklüğünden beri bu durumdaki kişilere acırken, aynı olay kendi başlarına da gelmişti. Aradan günler geçmesine rağmen gözlerinden akan yaşlar, onun bu olaydan ne kadar çok etkilendiğini anlatmaya yetiyordu.

Sayfayı Paylaş