FEYZ-Ü RAHMET

somuncubaba-226-05

Geçtiğimiz günlerde bir tartışmaya denk geldim. Tartışmanın konusu abdestli iken, makyaj yapıp oje sürdükten sonra namaz kılınır mı kılınmaz mı? Kimi kılınır diyor, kimi ise o şekilde Allah’ın huzuruna çıkılmaz diye iddia ediyordu.  Bu şekilde tartışılan konulardan biri de kadının beş vakit namazını kılmasına rağmen, dışarıda tesettüre uygun giyinmemesi. Aslında bu konuyu daha da genişletebiliriz. Örnek, hem namaz kılıp hem sigara içmeye devam etmek, ya da hem namaz kılıp hem faiz yemeye veya başı sıkıştığında yalan söylemeye, gıybet ve koğuculuk etmeye vs.

Bir sohbette hoca olan bir arkadaşıma da aynı soruyu sormuşlardı da, verdiği cevap güzel olduğu kadar, üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir konu olarak gelmişti bana. Arkadaşım;  “Namaz hepimizin yerine getirmesi gereken bir kulluk borcudur. Tabi ki tesettürlü olsun ya da olmasın her kadın kılmalıdır ama günde beş vakit Allah’ın huzuruna çıkarak kıldığımız namazın, borcumuzu ödememizin yanında hayatımıza başka çok önemli katkılarının olması gerekir. Yani giderek yaşantımızı da Cenab-ı Allah’ın Kur’an’da emrettiği şekle sokabilmeliyiz. Bunu sadece tesettürle sınırlandıramayız tabi. Bizim manevî gelişmemizle ilgili her hareketi bunun içine dâhil edebiliriz.”

Bu noktadan hareketle ibadetlerimizi yaparken, ihlas ve samimiyetten yoksun olmamızın, ondan alacağımız lezzete engel olduğu gibi, manevî gelişmemize de bir katkısı olmaz. Kendimizi bir yoklayalım; beş vakit namazı kılacağımız zaman ve hatta daha öncesinde abdest için hazırlanırken, borcumuzu yerine getirmenin alışkanlığıyla mı hareket ediyoruz, Allah’ın huzuruna çıkacağımız için derin bir heyecan duyarak mı? Bu heyecanı duyabilmek çok da kolay olmuyor tabi. Bunun için öncesinde kendimizi hazırlamalıyız. En basiti, eskiler ibadetlerini feyizle yapabilmek için, kesinlikle abdestsiz hazırlanan bir yemeği yemez, kendileri de bu yemeği yerken abdestli olmaya gayret ederlermiş. Hatta fırından aldıkları bir ekmeğin bile başkaları tarafından göründüğünde, o ekmeği yedikten sonra feyizle ibadet etmediklerini söylerlermiş.

Sözün güzelini söyleyen H. Hamideddin Efendi de bir sohbetinde, bizim bu ihlas ve samimiyete nasıl ulaşacağımızı gönüllere ferahlık veren cümleleriyle şöyle anlatıyor:

“Kul için en mutlu an Rabb’inin kendini andığı zamanlardır. Allah’a samimi bir şekilde inanan gönüller onun ismini her zaman her yerde anarlar. O zaman Rabb’inin de kendini andığını bilirler. İman sahibi olanlar namazlarında, dualarında virdlerinde sabah akşam gece gündüz, ayakta otururken, yatarken onu her zaman zikrederler. Tazarru ve huşu ile Rabb’ine yalvarırlar. Marifetin, aşkın hakiki lezzetine erer böylece ihvanlar. Kişi Allah’tan başka herzeyi, unutarak, O’nun ismini anarak, sürekli tekrar ederek manevî lezzet bulur, kalben mutmain olur. İlahi sevgi böylece insanın iç âleminde bir muhabbet yoğunluğuyla dolar, taşar taştıkça coşar. Namaz kılarken, oruç tutarken, dersini tespihini yerine getirirken yaptığı işten tatlılık duyanlara, lezzet alanlara hakikat kapıları açılır, üzerine feyz-ü rahmet saçılır.”

 

Sayfayı Paylaş