KUL OLARAK SORUMLULUKLARIMIZ

236 Aile-5

Yüce Rabb’imiz, insanı en şerefli  varlık olarak yaratmış ve ona birçok sorumluluklar yüklemiştir. Bunların en başında gelen, kul olarak yapmamız gerekenlerdir. İnsanın yaradılışı sorumluluk esası üzerine kuruludur. Âlemde sorumluluk yüklenme bilincine sahip olan tek varlık vardır, o da insandır. İslâm âlimleri, “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, endişeye düştüler. Ama insan onu yüklendi.”[1] âyet-i kerimesinde söz konusu edilen emanetin, en genel anlamda “sorumluluk” olduğunu belirtirler.

Bu sorumluluğun en önemli boyutunun ne olduğunu yine Cenab-ı Hak, “Ben cinleri ve insanları sırf beni tanıyıp yalnız bana ibadet etsinler diye yarattım.”[2] ayetinde belirtmiştir. Ancak insanın sorumluluğu, kendini bütün varlıklardan azade görerek yalnızca Rabb’ine boyun bükmekten ibaret değildir. Bilakis, insanın Rabb’ine karşı sorumluluğu, O’nun yarattıklarına karşı sorumluluğu da içine almaktadır. Hatta diyebiliriz ki, yeryüzünde tüm insanlara, hayvanlara, tabiata yani bütün varlıklara karşı işlenen cürümlerin temel sebebi; insanoğlunun Yaratıcısına karşı sorumluluğunun idrakinde olmamasıdır.

Şunu iyi bilmemiz gerekmektedir: Bütün yerler, gökler ve içindekiler, Rabb’imizin lütfu olarak insanoğlunun hizmetine, faydalanmasına verilmiştir. Onun ihtiyaçları için feda edilmiştir. İnsan, her şeyi ile hazır bir âleme getirilmiş ve kendisine üstün kabiliyetler, geniş yetkiler verilmiştir. Bütün bunların sonucunda da kendisinden iki büyük vazife beklenmektedir. Bu vazifelerin birincisi, kâinattaki bunca rahmeti görüp hikmeti anlayıp sahibini tanımak, ona teslim ve emirlerine tabi olmaktır. İkincisi de, bu teslimiyetin bir sonucu ve akl-ı selimin gereği olarak, canlı-cansız varlıklara edeple muamele etmek, yaradılış hedefine uygun kullanarak şükretmektir.

Yüce dinimiz İslâm, işte bu iki sorumluluk alanı ile ilgili vazifeleri, edepleri, doğru anlayış ve doğru uygulamayı bütün insanlığa öğreten ilâhî bir reçetedir. Demek ki, insanın diğer insanlara ve içinde yaşadığı topluma karşı vazifeleri dinimizde çok önemli bir yer tutmaktadır. İslâm, sağlıklı ve huzurlu bir toplum yapısı için çok önemli emir ve tavsiyelerde bulunmaktadır.

Dinimizin bize öğrettiği, emir ve tavsiye ettiği dayanışma ahlâkının en önemli unsurlarından biri, infak yani Allah için harcamadır. İnfak, insanın kendisine ihsan edilen nimetleri irade ve sevgiyle Allah rızası için başkasına vermesidir. İnfakın her zerresi ilâhî rahmeti çekmekte ve sahibinin yüzünü Allahu Teâlâ’ya çevirmektedir.

Bütün hayırların temeli, Cenab-ı Hakk’ın tevfik ve hidayetidir. Mevlâ bir kalbi açar ve muhabbetiyle doldurursa, o insan bütün güzelliklerin membaı olur. Şunu da belirtmek gerekir: Bir kişinin kalbi açılmadan eli açılmaz. Mü’minin kalbine yerleşen iman nurunun kalpten çıkaracağı ilk şey, şirkten sonra, cimriliktir. Rahman sıfatıyla bütün mahlûkata rahmet eden, kendisini inkâr edenlere dahi hayat ve nimet veren Allah’a inanan bir mü’minin, diğer mü’min kardeşlerine karşı kalbi katı ve eli sıkı olamaz. Yeryüzünde ilâhî rahmetle emrine verilen hayvanların her birinden türlü şekilde istifade eden bir insan, onlardan gördüğü ikramın daha güzeliyle başkalarına bir fayda veremiyor ve en azından onlar kadar olamıyorsa, nasıl kibirlenip gururlanabilir?

Cenab-ı Hakk’ın bütün kâinata Rahman ve Rezzak sıfatlarının tecellilerini görüp O’nun güzelliğine hayran olmamak mümkün değildir. Binlerce varlık vasıta edilerek ulaştırılan bunca ikram ve iyiliğe karşı nankörce davranmak, kendisine ihsan ve iyilik edildiği gibi kendisi de ihsan ve iyilikte bulunmamak, mü’minin ahlâkı olamaz. Bir insan hem mü’min hem cimri olamaz. Hep kendisini düşünüp komşusunu ve din kardeşini unutamaz. Dünyanın neresinde olursa olsun bu fark etmez. Mü’min, maddî olarak verecek hiçbir şeyi bulunmasa bile, kalbinden iyilik hesabı, gönlünden hayır duası, dilinden samimi selamı ve yüzünden sıcak tebessümü eksik etmemelidir. İmanı ve irfanı onu ihsana sevk etmelidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, bir kul kendisi için istediği hayırları din kardeşi için de istemedikçe, hakiki iman etmiş sayılmaz.” buyuruyorlar.

Mü’minin haram mala ve hileli kazanca göz dikmeden edep ve iffetle elindekine kanaat etmesi, helal kazancını haramda kullanmaması da bir cömertlik ve mertliktir. Kimseye bir şey veremeyecek kadar fakir olan müminin zulüm ve hile ile kimsenin malına el sürmemesi de böyledir. Diğer taraftan, bir kimse dünya ve ahiret işlerinin güzel olmasını, kazancının artmasını, dağınık işlerinin toplanmasını, gönlünün rahatlamasını, akıbetinin hayırla sonuçlanmasını diliyorsa, hep kendi derdine düşmemeli, diğer muhtaç kardeşlerinin yardımına koşmalı ve onların işleriyle uğraşmalıdır. Çünkü o mü’min kardeşinin işleriyle uğraşırken, Rabb’imiz de onun işlerini üstleniyor ve özel olarak yardımında bulunuyor. Peygamberimiz (s.a.v.), şöyle buyurmakta: “Kim bir mü’minin dünya sıkıntılarından birisini giderirse, Allah da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim mü’min kardeşinin ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve ahirette ayıplarını örter. Bir kul din kardeşinin yardımında bulunduğu sürece, Allah da ona yardım eder.”

Hayal ettiğimiz güzelliklere ve huzura kavuşmak, ancak sorumlulukların hatırlanması ve anlattığımız bu ahlâkı hayata geçirmekle mümkündür. Bir tarafta Müslüman katliamı öbür tarafta parasını ve zamanını nerelerde harcayacağını hesaplayamayan sorumsuz Müslüman, acaba ne zaman sorumluluğun bedelini ödeyecek?

 

[1] 33/Ahzab, 72.

[2] 39/Zariyat, 56.

Sayfayı Paylaş