EDİTÖR’den

236 Aile-22

Yüce Rabb’imiz, yaratmış olduğu bütün varlıklara nimetler vermiş ve onları bazı sorumluluklarla mükellef kılmıştır. Bunun için her varlık, kendine vazife olan işleri yapmak ve görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür. İnsanın eşref-i mahlûkat olarak yüceltilmiş olması, Yüce Allah’ın bizlere bahşettiği en önemli nimettir. Varlıkların en şereflisi olan insanoğlu, bu üstün vasfından dolayı evrende omzunda taşıdığı yükün farkında olmalıdır. Rabb’imiz, insana vermiş olduğu değerin bir göstergesi olarak insanoğlunu muhatap kabul etmiştir. Bizler, kul olarak, Cenab-ı Allah’a karşı sorumluluklarımızı ibadetleri yaparak yerine getiririz. Ayrıca sorumlulukların yerine getirilmesinde, Allah’ın razı olacağı işlerin yapılmasında, dünya ve ahiret huzuruna erişilmesinde en önemli unsur hak sahiplerinin haklarına riayet edilmesidir. Allah’ın halifesi olarak yaratılmış olan insanın, sorumlulukları yanında, sahip olduğu bazı temel hakları da vardır. Bu bağlamda, insan hakları denilince, dil, din, ırk, cinsiyet, milliyet, sosyal statü ve rengine bakılmaksızın insana insan olduğu için tanınan haklar anlaşılmaktadır. Modern anlamda insan hakları tabiri, sadece insanların  kendi aralarındaki karşılıklı hakları ifade ederken; İslâm’daki kul hakları kavramı, hem Allah ile kul arasındaki hem de kul ile diğer kullar arasındaki hukuka işaret etmektedir.

Bizim inancımıza göre, hakkın tespitinde söz sahibi olan, öncelikle ve sadece, Yüce Allah’tır. Peygamber Efendimiz bu durumu, “Şüphesiz Yüce Allah, her hak sahibine hakkını vermiştir.” (Tirmizî, Vesâyâ, 5.) hadisinde ifade buyurmuştur. İslâm’a göre, toplum hayatının düzenli ve sağlıklı işleyebilmesi için bu ortak sorumluluk ve haklara karşılıklı olarak riayet etmek gerekmektedir.

Her insanın, ilişkili olduğu diğer canlılara karşı yerine getirmesi gereken görev ve sorumlulukları vardır. Tüm bu haklar, görevler, sorumluluklar ve borçlar karşılıklıdır. Yani insan, muhataplarından bazılarına karşı sorumlu ve borçlu konumunda iken bazılarına karşı ise alacaklı konumundadır denilebilir. Bu durum, insanın varlığının ayrılmaz bir yönüdür.

Allah’ın emir ve yasaklarına karşı ciddi bir sorumluluk bilinci oluştururken diğer taraftan bu bilincin insana bütünlük ve sonsuzluk duygusu kazandırdığı söylenebilir. Havf ve haşyet sayesinde ulaşılan takva ile Allah’a karşı duyulan sevgi, güven ve sorumluluk duyguları gelişir. Bu şekilde Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelişen sorumluluk ve duyarlılık hissi, kişiyi ahlâka aykırı davranışlardan koruyacaktır.

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri’nin kelam-ı şerifleriyle konuyu taçlandıralım:

“Bir cemiyetin kalkınması fertlerinin dindar ve güzel ahlâklı olmasına, aile ve akraba sevgisine, muhtaçları gözetmeye, komşulara karşı insanca davranmaya, arkadaş kıymetlerine riayet etmeye, yolculara yardımcı olmaya, maiyetinizde bulundurduğunuz kimselere güzel muamelede bulunmaya dayanır. Cemiyeti cemiyet yapan ve ayakta tutan yegâne unsur, o cemiyet fertlerinin aralarındaki manevî bağlar ile karşılıklı yerine getirilmesi gereken haklar ve vazifelerdir. Her Müslüman’ın canı, malı, ırz ve namusu diğer Müslüman’a haramdır. Mademki Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Müslüman, kardeşinin meşru haklarına hürmet ve riayete mecburidir. Allah’ın, Peygamber’in emri budur. Yüce dinimizin gösterdiği yol da budur.”

Sayfayı Paylaş