MUTLULUĞUN ANAHTARI

233 Aile-18

İnsanoğlu kendini bildiği ve çevresini tanıdığı andan itibaren hayatın hiç de kolay olmadığını anlamaya başlar. O artık yalancı dünyanın, dertleriyle, ıstıraplarıyla, sevinçleriyle iç içedir. Sert esen hayat rüzgârlarının dikenli yollarından yürümeye başladıkça bir sürü engelle karşılaşır ve bunları birer birer aşmak için de büyük bir gayret sarf eder. Bazıları menzili çok, geçidi az, derin sulu engelleri, erkân bildiklerinden kolaylıkla aşarken, bazıları ise hedefsiz, fenersiz ve kılavuzsuz yola çıktıkları için ilk engele takılıp kalır ve karamsarlığa düşerler.

O halde gerçek mutluluğa erişmek için her adımın ölçülü atılması gerekir. Öyle ki, hesapsız atılan her adım, silâhın geri teptiği gibi insanlığı ileriye götüreceğine geriye götürür.

Dünyada ıstırap çekmeyen insanı bana göstere bilir misiniz? Öyle ki, dağdaki çobanın, mağaradaki vahşinin kendi çapında, o “ateşten gömleği” sırtına geçirip insanlara yön verenler kadar problemi vardır. İnsanoğlu su içmeden, yemek yemeden, hava almadan ve hele hele canlı ve cansızları sevmeden yaşayamayacağı gibi dertsiz de yaşayamaz. Andre Maurouis ise; “Yeryüzünde cennet yoktur.” derken bu gerçeği ne güzel anlatır. “Konfor insana uyuşukluk, mücadele ise kuvvet verir. Çünkü insan hayatı, ne bahçet bahçeleri, ne de yeis vadisidir. Sadece çalışma mabedidir.”

Mutluluk kelimesinden herkesin anladığı bir başka mana vardır. Mühim olan insanın en ufak şeylerden mutlu olmasını bilmesidir. Bir rüzgârın sesi, bir kuşun uçuşu, arının peteklerine bal taşıması, hatta karın ve yağmurun yağması bile insanı mutlu edebilir. Yeter ki, ona hazırlıklı olalım, hayata küsmeyelim, olduğu gibi görelim. Bu elbette kolay değildir; değildir ama imkânsız da değildir. Pestalozzi’nin dediği gibi; “Eğer biz istersek hayat bütün dünyadaki saman çöplerinden yapılmış en mütevazı bir kulübede bile daha iyi geçebilir, yalnız bu kulübeye götürebileceğimiz şeyleri kendimiz götürmeliyiz.”

İnsanın mutluluğu için Yüce Yaratan o kadar çok kapı açmıştır ki, bu kapılardan birisini görmesek bile, bir başkasını görmek zorundayız. Onu da görmeyenlerin başkalarını suçlamaya hiç de hakları olmasa gerek. Böyleleri ellerine geçen fırsatları değerlendiremeyip, hayat trenini sadece arada bir istasyondan seyredenler, mutluluğun kaynağını kendi içinde değil dışarıda arayanlar, suçu başkalarına yükleyerek kurtulacaklarını zannederler. Bu gibilerin mutluluktan anladıkları mana da değişiktir.

Çoğu insan paranın, malın, mülkün, mutluluğun her kapısını açan anahtarı olduğuna inanırlar. Eğer mutluluk parayla, pulla sağlansaydı herhalde herkes mutlu olur; varını yoğunu satar, biriktirdiği parayla onu satın alırdı. Bir eli yağda, bir eli balda, her istediğine sahip olan nice insanlar acaba mutlu mudurlar? Gözleri kör, kulakları sağır ve kötürüm olan insanlar arasında bile onlardan daha mutlu olanların sayısı hiç de az değildir. Öyle ki, çoğu zaman bir nefeslik sıhhatin yerini hiçbir mutluluk dolduramaz. Rahmetli Rauf Denktaş’ın bu husustaki sözleri ne kadar güzel ve anlamlıdır:

“Saadeti parada, zenginlikte, şöhrette arayan insanları, ısınmak için bir sobanın etrafında toplananlara benzetirim. Ateş sönünce veyahut da sobadan ayrılıp dışarıya çıkınca yine üşüyecekler, titremeye başlayacaklardır. İnsan saadeti bu gelip geçici şeylerde değil, kendi kalbinde ilelebet parlayacak olan iç huzurunu temin eden manevî değerlerde aramalıdır. Altın tavanlı saraylarda bedbaht yaşayanların sayısı, fakir bir çatı altında, ailesi ile gününü gün ettiği için, kendisine ve ailesine sıhhat verdiği için Allah’ına şükrederek yaşayan mutlu kişilerden çok fazla olmalıdır.”

Bir küçük çocuğun annesi, babası, dedesi, ninesi çocuğun kaybolan “mavi kuşu”nu aramaya başlarlar. Evde ve çevrede bulamazlar. Diyar diyar gezerler. Başlarından çok ilginç olaylar geçer. Sonunda mavi kuşu bulamamanın üzüntüsü içinde evlerine dönerler. Fakat gelip bakarlar ki, evde gözlerine ilişmeyen bir noktada mavi kuş onlara bakmaktadır. Bu olay göstermektedir ki, burnumuzun ucundaki nice güzellik ve mutlulukları görmeyip, onu bin bir zahmete katlanarak uzaklarda arıyor; bulamayınca da, üzüntüye ve bunalıma düşüyoruz. Her iki dünyamızı da zindan edip, şikâyet ediyoruz.

Yüce Mevlânâ da, “Elin ayağın yoksa kendi içinde seyahate çık.” der.

Mutlu olmanın esas temeli ahlâktır, fazilettir, vicdanlı yaşamaktır; karşılıklı sevgi saygı ve dayanışmadır. Birbirimize yardım elimizi uzattığımız, birbirimizin kıymetini bildiğimiz, kardeşçe duygularla bağlı olduğumuz zaman mutlu olacağımızı da bilelim ve şu mısraları da her fırsatta tekrarlayalım:

Başkasına kul olmayan

Hak yolundan ayrılmayan

Namusunu kalkan sayan

En bahtiyar bir insandır

Sözün kısası; sadece ölüme çarenin bulunmadığı dünyamızda mutluluğumuz için mi çare bulamayacağız. Yeter ki, onu yakalamak için birazcık gayret sarf edip, bir kulpundan da biz tutalım.

 

Sayfayı Paylaş