ALÇAK GÖNÜLLÜ OLMAK (TEVÂZÛ)

231-sümeyye yıldız

Bizleri ve kainatı yaratan, sayısız ve sonsuz nimetlerle donatan Rabbimize karşı kulluğumuz, Allah’a karşı en başta gelen görevlerimizden biridir. İnsanın Cenab-ı Hakkın ilâhî kudret ve azameti karşısında hiçliğini bilmesi, O’nun dilemesiyle yokluktan varlığa çıktığı gibi, varlığını devam ettirmesi, her an ve her nefeste O’na muhtaç olduğunu anlaması, kulluğunun özünü teşkil eder.

 

Kul olan insanın; eşsiz kainat içinde âcizliğini görmesi ve haddini bilmesi gerekir. Bunu gören ve bilen bir insanda büyüklenme ve kibir olmaz. “Nefsini bilen Rabbini bilir” sözü bizim için önemli bir rehberdir. “Alan Sen’sin, veren Sen’sin, kılan Sen! Ne verdinse odur, dahî nemiz var?” diyen Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri gibi, kulluğumuzu îtirâf ile hamd, şükür ve rızâ hâlinde bulunmamız gerekir. Alçakgönüllü olmayanlar, Allah’ın gücünü ve büyüklüğünü lâyıkıyla  anlayamayanlardır.

 

Müslümanlar; oturuşlarında, kalkışlarında, giyim-kuşamlarında, konuşmalarında, susmalarında, duruşlarında, yürüyüşlerinde, kısaca her hallerinde edeb içinde bulunurlar.

 

Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor: “Rahmân’ın (rahmetinin tecellî ettiği) kulları ki, yeryüzünde vakar ve tevâzû ile yürürler.” (Furkan, 63) “Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.” (İsrâ, 37) “Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zîrâ Allah, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri aslâ sevmez.” (Lokmân, 18)

 

Hadîs-i Şerîfte: “…Kim Allah için tevâzû gösterirse Allah onu yükseltir, kim de kibirlenirse Allah (cc) onu alçaltır…” buyrulmuştur. (Heysemî, X, 325)

 

Mevlânâ, tevâzû husûsunda toprağın hikmetini okuyarak tevâzûda toprak gibi olmaya davet eder: Şeyh Sâ’dî-i Şîrâzî ise, tevâzuun manen yükseliş sırrına dikkat çekmek üzere suyu hikmet nazarıyla okuyup şöyle buyurur: “Sel, heybetle aktığı için baş aşağı yuvarlanıp gidiyor. Çiğ damlası ise, küçücük ve âciz olduğundan, güneş onu sevgiyle yükseklere çıkarmaktadır.”

 

Allah-u Teâlâ’nın (cc) kullarında görmeyi istediği tevâzû hali, ilâhî müjdelere  erişmeye vesile olur. Âyet-i Kerîme’de şöyle buyrulur: “…(Rasûlüm) O ihlâslı ve mütevâzı insanları müjdele! Onlar öyle kimseler ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler, namaz kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) harcarlar.” (Hac, 34-35)

Alçak gönüllülük; merhameti, hizmeti ve cömertliği doğurur. Mütevâzı insan, hizmet ehlidir, merhametlidir, şefkatlidir. Peygamber Efendimiz (sav): “Allah-u Teâlâ bana; “Birbirinize karşı öylesine alçak gönüllü olun ki, hiçbir kişi diğerine karşı haddi aşıp zulmetmesin. Yine hiçbir kimse, bir başkasına karşı böbürlenip üstünlük taslamasın.» diye vahyetti.” (Müslim, Cennet, 64) Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilen Efendimiz (sav) hür ve kölelerin davetine gider, bir yudum süt de olsa hediyeyi kabul eder ve ona hediye ile karşılık verirdi. Toplumda hor görülen, küçümsenen insanların isteklerine cevap verme konusunda da büyük bir titizlik gösterirdi.

Mekke’nin fethi günü, korku ve heyecandan titreyerek: “Yâ Rasûlallâh! Bana İslâm’ı telkîn buyurunuz!” diyen hemşehrisini, imkânlarının en zayıf olduğu zamandan misâl vererek teskin etti ve: “Sakin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. Kureyş’ten güneşte kurutulmuş et yiyen senin eski komşunun yetîmiyim!..” (1) diyerek ashabına en güzel tevâzû örneği gösterdi.

Yine aynı gün, ihtiyar babasını sırtına alarak huzuruna getiren ve ona iman telkîn etmesini isteyen Hazret-i Ebû Bekir’e: “Yâ Ebâ Bekir! Şu ihtiyar babanı neden buraya kadar yordun? Biz onun yanına gidemez miydik?!.” karşılığını verdi. (2)

Nebevî terbiye altında yetişen sahâbe nesli de Allah Rasûlü’nün tevâzû hâlinden müstesnâ nasipler almışlardır. Hazret-i Ebû Bekir (ra), Allah Rasûlü’nün ifâdesiyle; “üçüncüleri Allâh olan ikinin ikincisi” (3) olmasına ve yine Efendimiz’in; “Ebû Bekir bendendir, ben de ondanım…” (4) buyurmasına rağmen, halifeliğe seçildiğinde okuduğu ilk hutbede: “Ey insanlar, en hayırlınız olmadığım halde başınıza emir tayin edilmiş bulunuyorum.” diyerek en güzel tevâzû örneği sergilemiştir.

Selman (ra) Medâin valisiyken, Şam’dan bir tüccar gelmişti. Tüccar, yükünü taşıyacak bir hamal ararken, sırtında bir aba olan Selman’a rastladı. Onu tanımadığı için de;  “Gel şunu taşı!” dedi. Selman yükü sırtlandı. Halk valiyi birinin yükünü taşırken görünce adama hemen söylediler. Şamlı tüccar hemen özür dileyip yükü almaya çalıştıysa da Selman: “Zararı yok, yükü evine götürene kadar sırtımdan indirmeyeceğim.” karşılığını verdi. (İbn-i Sa’d, IV, 88)

Tevâzûda aşırıya kaçmak, kişiyi ya zillete ya da dolaylı bir kibre götürür. Asıl tevâzû, mânen seviyeli insanların kârıdır. Böyle olmadığı hâlde, öyleymiş gibi davrananların yaptıkları, tevâzû kisvesi altında böbürlenmek ve riyakârlıktır.

Şeyh Sâ’dî ne güzel söyler: “Fıstık misâli kendisinde bir iç var zanneden kimse, soğan gibi hep kabuk çıkar.” Meyveleri olgunlaşmış ağaçların, dallarını yere eğip insanlara ikram etmesi gibi; ancak akıl, ilim ve hikmet sahibi seçkin insanlar mütevâzı ve ikram sahibi olurlar. Şu hâlde insanoğlu, gösterişe dayalı nefsânî şöhret ve heybetten ziyade, iç âlemini bütün varlıkların istifade edebileceği bir hazine hâline getirmelidir.

Kimileri ise kendileri hakkında “ne mütevâzı insanmış” dedirtmenin nefsânî tatminkârlığı maksadıyla tevâzû gösterirler. Bu riyâkârlık tevâzû görüntüsü verilmiş bir kibirdir. Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle buyurur: “İnsanlar arasında kendisini fazla kötüleyen kimse, gerçekte kendisini övmüş olur. Bu ise riyâ alâmetlerindendir.”

 

Dolayısıyla tevâzûda aşırıya kaçmak da tehlikelidir. Zîrâ kibir ve gurur, nefsi palazlandırırken rûhu öldüren zâhirî yükselişlerdir. Mevlânâ bu hususta şöyle îkâz eder: “Köle gibi mütevâzı ol da at gibi yerde yürü. Omuzlarda yürüyen tabut gibi yükselmeye kalkışma. Nefis çok övülme yüzünden firavunlaştı. Sen, alçak gönüllü ol; (ne kadar ulu olsan da) ululuk taslama.”

Nitekim Fudayl bin İyâz -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyurur: “Tevâzû; ister cahilden, ister çocuktan olsun, hakkı duyduğun vakit, ona boyun büküp onu kabul etmendir.”

Mânevî terbiyeye de, öncelikle nefis tezkiyesiyle başlanır. Nefisten en zor çıkarılabilen kötü huy; kibir ve benliktir. İlk mutasavvıflardan Ebû Hâşim es-Sûfî: “Kalpte yer etmiş bir kibri kazımak, dağları iğne ile kazmaktan daha zordur.” buyurmuştur.

 

Hasan-ı Basrî Hazretleri: “Tevâzû, karşılaştığın her Müslümanın senden üstün olduğunu kabul etmendir.” buyurur. Ârifler Sultânı Nakşibend Hazretleri, intisâbının ilk yıllarında insanların gelip geçtiği yolları temizlemiş, hastalara, âcizlere, hattâ yaralı hayvanlara hizmet etmiştir. Bu şekilde büyük bir tevâzû ve hiçliğe bürünmüş, pek çok mânevî mertebelere de bu hizmetleri bereketiyle nâil olduğunu ifâde etmiştir. Onun nâil olduğu tecellîlerin âdeta sırrını ifâde eden şu mısrâları pek mânidardır: Âlem buğday ben saman, âlem yahşî ben yaman!..

Mevlânâ Hazretleri bu kalbî kıvâma erenlere şöyle seslenir: “Yola düşersen, sana yol açarlar. Yok olursan, seni varlığa ulaştırırlar.” Hacı Bayrâm-ı Velî Hazretleri’nin buyurduğu gibi: “Kibir, bele bağlanmış taş gibidir. Onunla ne yüzülür ne de uçulur.”

Bunun içindir ki Hak dostları, nefislerini temizleyebilmek için evvelâ varlık ve benlik elbisesini çıkarmışlar, yokluk ve hiçlik elbisesini büyük bir samîmiyetle giymişlerdir. Ancak bu merhaleden sonra mânâ sultanlığına kavuşmuşlardır.

Nitekim cihan padişahlarına yön veren Hüdâyî Hazretleri, mânevî terbiye için Üftâde Hazretleri’ne intisâb ettiğinde ilk olarak kendisinden dünyevî ve nefsânî dayanaklarını terk etmesi istenmiştir.   Bursa kadısı olarak çarşıda, süslü kaftanıyla ciğer satması emredilmiştir. Mânevî olgunluk için hiçbir zaman tevâzû elbisesini üzerimizden çıkarmamamız gerekir. Alçak gönüllülükten uzak bir kulluk, eksik ve hastalıklıdır. Benlik ve kibir ise, tıpkı şeytan örneğinde olduğu gibi, kişiyi küfre kadar götürebilen en tehlikeli felaketlerdendir.

Hak dostları, alçakgönüllü olmayı kendileri için hayat ölçüsü olarak kabul ettiklerinden, Hakk’ın büyük nîmetlerine kavuşmuş, mâneviyat semasının yıldızları hâline gelmişlerdir. Hakk dostlarının alçak gönüllülüğün bizlere örnek olmasını Rabbimden niyaz ediyorum. Allah-u Teâlâ kulluğumuzu ve haddimizi bilerek yapacağımız işlerde edep içinde davranmamızı bizlere nasip eylesin. Âmîn…

 

DİPNOTLAR: 

 

1) İbn-i Mâce, Et’ime, 30; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, II, 64

2) Ahmed, VI, 349; Heysemî, VI, 174; İbn-i Sa’d, V, 451

3) Buhârî, Tefsir, 9/9

4) Tirmizî, Menâkıb, 20

Sayfayı Paylaş