AİLEDE HOŞGÖRÜ

228aile-cansever.dokuz

“Hoşgörü’, diğer bir ifadeyle ‘müsamaha’, sevgi temeline dayanan ahlakî bir erdemdir. Hoş görmek; kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi anlayışımıza aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak demektir. Hoş görmek; affedilebilecek kusurları düzeltme hususunda insanlara fırsat tanımayı, samimi bir niyetle yardımcı olmayı ve onları anlayışla karşılamayı gerektirir. Dolayısıyla hoşgörü ne katlanma, tahammül etme gibi samimiyetsiz bir tavır ne de görmezlikten gelme, aldırış etmeme gibi sorumsuzca bir tutumdur. Aksine, kişinin kendi irade ve tercihi doğrultusunda ortaya çıkan bir meziyettir. Hoşgörünün varlığından söz edilebilmesi için hoş görenin, hoş gördüğü şeyi bastırabilecek ya da engelleyebilecek güce sahip olması, fakat gücü kullanmamayı tercih ediyor olması gerekir. Aksi takdirde hoşgörüden bahsedilemez.”[1]

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olabilecek olanlar vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, hoş görüp vazgeçer ve bağışlarsanız şüphe yok ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”, “Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir imtihandır; büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır.”[2]

  1. ayetin indiriliş sebebiyle ilgili farklı rivayetler olmakla birlikte, rivayetlerin kesiştiği nokta şudur: Bazı sahabelerin Allah yolunda savaşmak veya hicret etmek gibi kendisine ahireti kazandıracak bir iş yapmaya karar verdiklerini, eş ve çocuklarının ısrarı üzerine bu davranışlarından vazgeçtiklerini, sonra kaybettikleri hayrın farkına vardıklarında kendilerine engel oldukları için onları cezalandırmak yolunda karar aldıklarını ve ayetin bunun üzerine indiğini görüyoruz. Yüce Allah, bu durumda bile affedip hoş görmeyi önerirken hemen ardından gelen 15. ayette ise mal ve çocukların birer imtihan olduğuna vurgu yapmak suretiyle kişinin önceliklerini belirlerken onlara karşı alması gereken tavır konusunda bir belirleme yapıyor.

Eşler, anne-babalar ve çocuklar gibi en güçlü sevgi bağlarıyla birbirine bağlı olan insanlar bile her zaman amaç birliği içinde olmayabilirler ve mü’min bir kişi bu yakınlarından dahi, kasti olsun olmasın, ahiret mutluluğunu zedeleyecek zararlar görebilir, öneriler ve teşvikler alabilir. 15. ayetin tasvirine göre de kişinin sahip olduğu bütün maddî manevi imkânlar ve bunlara duyulan bağlılık hissi imtihan için yaratılmıştır. Yine bu ayette belirtildiği üzere, erişilmesi için çaba harcanmaya değer gerçek mutluluk Allah katında olandır ve buna ulaşabilmenin yolu da Allah’a kul olma bilincini sürekli diri tutmak için olanca çabayı harcamaktır.[3]

Bunun için kişinin yapması gereken, öncelikle başkalarına karşı olumsuz duygularından vazgeçmesi, affedebilmesi ve hoşgörülü olmasıdır. İkincisi de sahip olduğumuz dünyevi nimet ve imkânlara duyulan aşırı ilgiyi dizginleyebilmektir.

Bunun en güzel örneklerini Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hayatında görmekteyiz. Hz. Aişe’ye Allah Rasûlü’nün ahlakını soran sahabe, ondan şu cevabı almıştır: “O, kaba ve çirkin söz ve davranışlarda bulunmaz, çarşı pazarda insanlarla uluorta münakaşaya girmez, kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bilakis bağışlayıcı ve hoşgörülü davranırdı.”[4]

Hoşgörü aile hayatının da vazgeçilmez unsurlarından biridir. Aile fertleri, birbirlerine karşı sevgi, saygı, hoşgörü ve müsamaha prensibine göre hareket ederek huzurlu ve mutlu aile ortamları oluşturabilirler. Huzurlu ailelerden oluşan toplum da huzurlu olur. Rasûl-i Ekrem, eşleriyle olan ilişkilerinde hoşgörü prensibine göre hareket etmiş ve onların bazı hatalı davranışlarını müsamaha ile karşılamıştır. Bir gün Allah Rasûlü’ne yemek hazırlayan Hz. Aişe, o sırada Peygamberimiz’in diğer eşlerinden Hz. Hafsa’nın da bir yemek pişirerek kendisinden önce Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ikram etmesini kıskanmıştı. Hz. Hafsa’nın cariyesi yemeği tam Rasûlullah’ın önüne koyacağı sırada Hz. Aişe onun eline vurdu ve tabak düşüp kırıldı. İçindeki yemek de döküldü. Bunun üzerine, Rasûlullah kırılan tabağın parçalarını birleştirdi, dökülen yemeği topladı ve yanında bulunan ashabına, “Anneniz kıskandı.” dedi. Ardından, kırılanın yerine başka bir sağlam tabağı eşi Hz. Hafsa’ya gönderdi. Hz. Aişe, bu olay üzerine Rasûlullah’ın mübarek yüzünde herhangi bir olumsuz tavır görmediğini ifade etmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e on yıl hizmet eden genç sahabelerden Enes b. Mâlik de onun hoşgörüsüne dair bir anısını şöyle anlatır: Allah Rasûlü, insanlar arasında ahlakı en güzel olanı idi. Bir gün beni bir iş için gönderdi. Ben, “Allah’a yemin olsun ki gitmem.” dedim. Oysa içimde Rasûlullah’ın emrettiği işe gitme niyeti vardı. Derken bu iş için yola koyuldum. Sokakta oynayan çocuklara rastladım ve onlarla birlikte oyuna dalıp işimi unuttum. Bir de baktım ki, Allah Rasûlü arkamdan başımı tutmuş gülümseyerek duruyordu. Bana, “Enescik, haydi sana emrettiğim yere git.” dedi. Ben de, “Peki Ya Rasûlallah, hemen gidiyorum.” dedim. Enes b. Mâlik, devamında şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki, ben kendisine on yıl hizmet ettim. Yaptığım bir işten dolayı, ‘Niye böyle yaptın?’, yapmadığım bir işten dolayı da, ‘Niçin böyle yapmadın?’ dediğini hatırlamıyorum.”[5]

 

[1] Hadislerle İslâm, DİB, 3/407.

[2] 64/Teğâbun, 14, 15.

[3] Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, DİB Yay., c. 5, s. 376.

[4] Tirmizî, Birr, 69.

[5] Hadislerle İslâm, DİB, 3/410.

Sayfayı Paylaş