BATILI GÖZÜYLE OSMANLI KADINI

12

İstanbul ve diğer şehirleri gezen birçok Batılı seyyah, yazar, araştırmacı ve tarihçi, kaleme aldıkları eserlerde, Osmanlı ülkesinde yaşayan kadınların yüksek mevkileri, sahip oldukları haklar ve özgürlükler karşısında hayret ve gıpta hislerini dile getirmişlerdir. Hepsi de adeta ağızbirliği etmişçesine şu kanaati ifade etmişlerdir: “Osmanlı kadını, dünyanın en özgür ve en fazla el üstünde tutulan kadınıdır.” 1836’da İstanbul’a gelen kadın seyyah Julia Pardoe, Osmanlı kadınlarının, dünyanın en mutlu kadınlarından olduklarını seyahatnamesinde şöyle vurgulamıştır: “Eğer hepimiz, özgürlüğün mutluluk demek olduğuna inanıyorsak, o zaman Türk kadınları çok mutlular; çünkü imparatorlukta yaşayan en özgür kişiler onlar.”

Osmanlı topraklarına seyahat edenlere rehberlik etmesi için 1870’li yıllarda bir gezi kitabı yazan İngiliz Juhn Murray da, Osmanlı kadınının “evde/haremde hapsedilerek hayattan dışlandığı” iddiasını reddetmiştir: “Türk kadınlarının, kuşların kafeslerde tutulması gibi evlerinde hapsedildiğini düşünmek yanlıştır. Tam tersine, Avrupalı kadınlardan bazı bakımlardan daha fazla özgürlük sahibidirler. Tanınmalarını imkânsız hale getiren kıyafetleri içinde, pazarlarda istedikleri gibi gezerler, arabalarında sokaklarda dolaşırlar. Peçe takarlar ve tüm bedenlerini feraceyle kapatırlar; bu nedenle bir kadını bir diğerinden ayırt etmek güçtür.”

III. Ahmed döneminde İstanbul’a gelen İngiltere Büyükelçisi Edward W. Montagu’nun eşi Lady Mary Montague’nin Osmanlı kadınıyla ilgili tespit ve intibaları ise her zaman önemini korumuştur. Padişah II. Mustafa’nın eşlerinden Hafsa Sultan ve diğer üst düzey devlet erkânının eşleriyle temas kurup görüşen Montague’nin, Osmanlı’nın kadına verdiği değeri, saray kadınlarının hayatı ve saraydaki cariyelere gösterilen ihtimam ve verilen eğitimle ilgili aktardığı şu bilgilerin tarihî kıymeti yüksektir:

“Hiçbir Avrupa sarayı düşünemem ki, bu derece namuslu hareket etsinler. Hamamda aşağı yukarı iki yüz kadın vardı. Hiç birinde küçümseme tebessümüne, fısıldaşmalara tesadüf etmedim. Aksine benim için “güzel, hem de pek güzel” dediklerini işittim. Konakların hepsinde bir harem dairesi ve cariyeler var. Ancak bu cariyeler evin hanımına ait hizmetçiler. Evin erkeği ömrü boyunca bunları yolda görse tanımaz. Ne kadar garip değil mi? Bunların en büyüğü yedi yaşında idi. Bu küçük kız çocukların hepsi de çok güzel giyinmişlerdi. Kendisine (Sultana) oldukça pahalıya mal oluyorlar. Yaşlı cariyelerin başlıca görevleri arasında bu küçük kızların yetiştirilmesi ve nakış öğrenmesi var. Hanımlarına, öz evlatları gibi büyük bir titizlikle hizmet etmeleri gerekiyor. Cariyeler dayak yemiyorlar ve esaretleri de diğer memleketlerdekilerden fazla değil. Kendilerine kefalet parası verilmiyor ama elbiselerine yaptıkları masraf, bizim hizmetçilerimize verdiğimiz paradan fazla. Müslümanların kadın ruhuna değer vermedikleri hakkındaki kanaatimiz tamamen yanlıştır. (Osmanlı) divanında kadınlara hürmet edilir. Dul bir kadın her bakımdan emniyet içinde yaşar. Mr. Hill ve onun gibi diğer seyahatname yazarlarının, Türk kadınlarının esaretine acıdıklarını okurken şaşıyorum. Burada kadınlar diğer ülkelerde olduğundan daha hür ve serbest olarak ömürlerini zevk içinde geçiriyorlar. Türk kadınlarının fikir sahibi, nazik ve bizler kadar hür olduklarına itimat edersiniz.”

İsveç’in İstanbul büyükelçilerinden Mouradgea D’Ohson’un, yirmi yıl boyunca harem sakinleri, cariyeler ve hizmetkârlar ile gerçekleştirdiği mülakatlar ve yaptığı araştırmalara dayanarak 1790’da Paris’te neşrettiği eserinde vardığı hüküm de aynı paraleldedir: “Dünyada esirlere, kölelere, cariyelere ve hatta kürek mahkûmlarına Müslüman Türklerden daha iyi bakan ve daha iyi muamele eden hiçbir millet yoktur. Kadına kötü davranan bir kimse; mevkii, dini ne olursa olsun cezasız kalmaz. Çünkü din umumiyetle bütün kadınlara hürmet edilmesini emreder. Bu bakımdan polisler olsun, hâkimler olsun, bir kadına kötü muamele edenlere karşı çok sert davranırlar.”

Fransız Akademisi üyesi yazar Claude Farrere; “Türkler, kuvvetlerini, kadınları dövmek için asla harcamazlar. İstanbul’un Türk mahallelerinde ağlayan bir kadın sesi duyulmaz.” tespitiyle aynı kanaati desteklemektedir. Fransız yazar Jean Jacques Elisée Reclus da hemfikirdir: “Evin içinde mutlak hâkim olan kadın, daima müşfik ve mültefit bir muamele görür.” Başka bir Fransız yazar A. Brayer ise 1836’da yazdığı eserinde benzer tespitleri yapmıştır: “Türklerin kadınlara karşı muameleleri bütün milletlere örnek olmalıdır. Türkler hiçbir zaman onların rahatını bozmazlar.”

İtalyan yazar Edmondo de Amicis’in; “Türk kadınına umumiyetle bir şövalye kibarlığı ile hürmet edilir.” tespiti bu noktada önemlidir. Amicis, düşüncesini, Osmanlı kadınının hür olduğunu tasdik eden değerlendirmesiyle esaslı bir sonuca bağlamıştır: “Hakikaten Türk kadınları hürdür. Türk kadınlarının köle olduklarını söyleyen alay edilmeyi resmen hak etmiştir. En çok dikkatimi çeken şey, Türk kadınının şahsiyetli, hür davranışlı oluşudur.”

Kaynakça: Hamiyet Sezer, “Batılıların Gözüyle Türkler”, Türkler, c.10, Ankara, 2002; Filiz Baran Akman, Batılı Kadın Seyyahların Gözüyle Osmanlı Kadını, İstanbul, 2011; Lady Montagu, Türkiye Mektupları (1717-1718), İstanbul (tarihsiz), Tercüman 1001 Temel Eser; Claude Farrere, Türklerin Manevi Gücü, İstanbul (tarihsiz), Tercüman 1001 Temel Eser; Ogier Ghiselin de Busbecg, Türkiye’yi Böyle Gördüm, İstanbul, (tarihsiz), Tercüman 1001 Temel Eser; Dorina L. Neave, Eski İstanbul’da Hayat, İstanbul, 1978; İ. Hami Danişmend, Garb Membalarına Göre Eski Türk Seciye ve Ahlâkı, İstanbul, 1982; Ah. Djevad, Yabancılara Göre Eski Türkler, İstanbul, 1978; İsmail Çolak, Dünya Osmanlı’ya Hasret, Mavi Yayıncılık, İstanbul, 2014.

Sayfayı Paylaş