HİKMETLERLE DOLU BİR İBADET: HAC

somuncubaba-226-aile-1

Allahu Teâlâ bütün insanları kendisini tanıyıp kulluk etmeleri için yaratmıştır. “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk/ibadet etmeleri için yarattım.” ayeti bu gerçeği ifade etmektedir. [1]Kulun vazifesi Rabbine kulluk edip O’nun emrini yerine getirmektir. Onun için bütün ibadetler Allah’ın emri olduğu için yerine getirilir. Haram olan şeyler de Allah yasakladığı için terk edilir.

Yüce Rabb’imizin emrettği ve haram kıldığı şeylerde mutlaka sayısız hikmetler vardır. Allah Hakîm’dir, yaptığı her şeyi yerli yerince hikmetli yapar, hikmetsiz, gelişi güzel hiçbir şey yapmaz. Bu hikmetlerin bir kısmını Cenab-ı Hak bizlere bildirip açıklamış, bir kısmını da bildirmemiştir. Biz bunlardan bazılarını akıl ve tefekkür ile anlayabiliriz.

Diğer ibadetlerimizin olduğu gibi haccın da bilebildiğimiz veya bilemediğimiz nice hikmetleri ve güzellikleri vardır. Hacca gidenler bu hikmetleri ve güzellikleri doya doya yaşamaktadırlar. Hac, insanın yaratılışında mevcut olan manevi duyguların gelişmesine ve yücelmesine sebep olur. Hac yapan kimse Kâbe’nin etrafında Tavaf, Safa ile Merve arasında sa’y ederken, Arafat ve Müzdelife’de vakfede bulunurken, Medine’de Ravza-i Mutahhara’yı ziyaret ederken tarifi imkânsız manevî bir zevk alır. Kazanılan bu manevî hazla, imanı kuvvetlenir, ibadetlerini daha düzenli ve daha güzel yapar, ahlakı güzelleşir, varsa eskiden mevcut olan bir takım kötü huy ve alışkanlıklarını terk eder, ailesine ve etrafına karşı daha anlayışlı ve daha duyarlı olur.

Kur’an-ı Kerim’de işaret edildiği gibi artık takva azığıyla beslenir. Bakara Sûresi’nin 97’inci ayetinde şöyle buyrulur: “Hac bilinen aylardadır. Kim o aylarda hac farizasını yapmaya başlarsa artık hac esnasında kadına yaklaşmak, masıyet ve kavga etmek yoktur. Her ne iyilik yaparsanız Allah onu bilir. Azığınızı alın, şüphe yok ki azığın en iyisi takva/ sorumluluğunun bilincinde olmaktır. Öyle ise ey akıl sahipleri! Bana karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun.”

Hacı, hac esnasında terk etmeye alıştığı masıyet ve insanlarla kavga etmek gibi çirkin şeyleri hacdan sonra da terk eder. İnsanlara, etrafına iyilik yapmaya çalışır. Yapılan her iyiliği Allah’ın bildiğinin şuurunda olur.

İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri’nin dediği gibi: “İnsanın iki yolculuğu vardır: Dünyadaki yolculuğu ve dünyadan ahirete yolculuğu. İnsanın dünyada yapacağı yolculuk sırasında yanına azık alması gerekir. Bunlar yiyecek, içecek, binek ve maldır. Dünyadan ahirete yapacağı yolculuk sırasında da yanında azık bulundurması gerekir. Bu yolculukta yanına alacağı azık ma’rifetullah/ Allah’ı tanımak, muhabbetullah/ Allah’ı sevmek ve Allah’a itaatla meşgul olarak yasaklarından ve emrine muhalefet etmekten sakınarak mâsivadan yüz çevirmektir. Bu, yolcunun dünyada hazırlayacağı en hayırlı azıktır. Çünkü dünya azığı geçici bir ıztıraptan, ahiret azığı ise devamlı bir azaptan korur. Dünya azığı geçicidir, ahiret azığı ise kalıcıdır ve insanı saf lezzetlere ulaştırır.”[2]

Haccın bir seyahat yönü vardır, görünürde bir seyahattir, fakat hac turistik bir seyahat değildir, ibadet için yapılan bir seyahattir. Onun için hacı adayı evinden çıktığı andan itibaren hac ibadetini yapıp memleketine dönünceye kadar Allah yolundadır. Cenab-ı Hak ona bunun ecrini, mükâfatını verecektir. Nitekim Peygamber Efendimiz bir Hadis-i şeriflerinde: “Hac ve umre için Beytullah’a gidenler, Müslümanların Allah’a gönderilmiş temsilcileridir. Şayet onlar Allah’a dua ederlerse Allah dualarını kabul eder, O’ndan bağışlanmalarını dilerlerse kendilerini bağışlar.” buyurmuştur.[3]

Buna göre hac görevini ifa ettiğimiz süre içerisinde Mescid-i Haram’da, Arafat’da, Müzdelife’de, Mina’da, Mescid-i Nebevî’de ve diğer mukaddes mekânlarda bol bol dua etmeliyiz, Yüce Allah’tan bağışlanmamızı dilemeliyiz.

Hacda cihad sevabı vardır. Nitekim Hz Âişe (r.anha) Validemiz: “Ey Allah’ın Rasûlü! En faziletli amel olarak cihadı görüyoruz. Biz hanımlar cihad etmeyelim mi?” dedim. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Sizin için cihadın en faziletlisi, hacc–ı mebrûrdur.” buyurdu.[4] Çünkü cihadda olduğu gibi hacda da hem sefer hali, aile ve yakınlarından uzak bulunma durumu var, hem insanın düşmanı olan nefisle mücadele var, hem eziyet ve sıkıntılara katlanma var.

Bilindiği gibi İslâm dini birlik ve beraberliğe büyük önem vermekte, Müslümanların birlik ve dirlik içerisinde olmalarını emretmektedir. Hac ibadetinin aynı mevsim ve günlerde olması dünyanın çeşitli yerlerinden ve bölgelerinden gelen milyonlarca Müslümanı Kâbe’de, Arafat’ta, Müzdelife’de, Mina’da bir araya getirmekte, Müslümanların birlik ve beraberliklerini simgelemektedir. Fakat bunun şuurunda olmak gerekir.

Arafat’ta hacı kendini tanır, yaratanını tanır, sorumluluklarını tanır. Yaratılış gayesini ve vakfeyi/ Allah’ın huzurunda duruşun anlamını tanımaya çalışır, etrafındaki hacıları tanır, onlarla tanışır, kaynaşır. Kısaca tam bir iç muhasebe, anlama, tanıma, kaynaşma süreci içerisinde bulunur.

Kâbe-i Muazzama yeryüzünde Allah’a ibadet için yapılan ilk mabet olup Müslümanların kıblegâhıdır, onların birliğini simgelemektedir. Zira Müslümanlar, günde kılmakta oldukları beş vakit namazda Kâbe’ye yönelmektedirler. Hac ise bu birliği fiilen gerçekleştiren bir ibadettir.

İslâm dini soy sop, ırk, renk farkı gözetmeksizin bütün insanların eşitliği prensibini getirmiştir. Hacca gidenlerin, daha Mekke’ye girmeden “Mikat” denilen yerlerde üzerlerindeki günlük elbiselerini, üniformalarını çıkararak ihram denilen ve iki parça beyaz kumaştan oluşan giysiye bürünmeleri, makam ve mevkileri ne olursa olsun, aralarındaki eşitlik ve kardeşliği simgelemektedir. Artık orada amirle memur, idareci ile idare edilen, zenginle fakir, siyahla beyaz eşittir. Allah katında insanların eşit olduklarını söyleyen İslâm dini, tatbikatta da bunu ortaya koymaktadır. Zira hac esnasında hiç kimsenin üzerinde makam ve mevkilerine, zenginlik ve fakirliklerine delalet edecek bir elbise yoktur, herkes iki parça beyaz ihrama bürünmüştür. Bu beyaz ihram, Yüce Allah katında insanların eşitliklerini simgelediği gibi, aynı zamanda kefeni andırdığından dolayı, insana, dünyanın fani olduğunu, bir gün mutlaka ölümü tadacağını, ne kadar çok mal ve servete sahip olursa olsun, ahirete bir top kefenden başka bir şey götürmeyeceğini de hatırlatmaktadır.

Hac ibadeti aynı zamanda bir fikir ve kültür faaliyetidir. Orada dünyanın çeşitli bölgelerinden ve ülkelerinden gelen insanlarla buluşulur, kaynaşılır, onların bir kısım örf ve adetleri, kültür ve gelenekleri öğrenilir, onların fikirlerinden ilim ve kültürlerinden haberdar olunur, istifade edilir.

Bayram günlerinde Mina’da şeytan taşlama, dünyadaki şeytanlıklara ve şeytani vesveselere karşı olan tepki ve lanetin bir simgesidir. Gerçekte taşlanan, insanın içerisinde bulunan kötü duygu ve düşünceler, şeytanî vesvese ve hilelerdir.

Sonra hac gibi güç ve meşakkatli bir ibadeti yapmaya muvaffak kılındığından dolayı Cenab-ı Hakk’a bir şükran borcu olarak kurban kesilir. Bu, insana bir taraftan Allah (c.c.) için maddî fedakârlığa katlanmayı öğretir, diğer taraftan insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışma duygularını geliştirir. İnsanı bencillik ve egoistlikten kurtarır, fakirlere, yoksullara yardım etmenin zevkini tattırır.

Haccın belirtilen bu hikmetleri yanında, burada belirtilmeyen, ya da bilmediğimiz daha nice hikmetleri de vardır. Fakat biz ibadetlerimizi ve haccımızı bu hikmet ve faydalarından dolayı değil yüce Allah emrettiği için, O’nun rızasını kazanmak için yaparız.

Şairin dediği gibi:

Efendi ne isterse etmek gerek

Kuluz biz, düşer mi sual etmek.

Onun için Kur’an-ı Kerim’de: “Haccı ve umreyi Allah için yapıp tamamlayın.”[5] Sözlerime, Yunus Emre’nin şu güzel satırlarıyla son vermek istiyorum.

Allah evi ziyarettir ben anda varmak isterim

Muhammed’in güzel nurun gözümle görmek isterim.

 

[1] 51/Zâriyât, 56

[2] Rûhu’l-beyan, Erkam Yay., II, 253.

[3] İbn Mace, Menasik, 5.

[4] Buhari, Hac, 4.

[5] 2/Bakara, 196.

Sayfayı Paylaş