MERHAMET DUYGUSU

İnsanda olması gereken, insanı insan yapan en önemli erdemlerden biri hiç şüphesiz merhamettir. İslâm inancının da gereğidir. İslâm, Allah’ın emirlerine sarılmak ve hürmet etmek; bütün mahlûkata şefkat ve merhamet göstermeyi ister. Merhamet, imanın ilk meyvesidir. Onsuz bir gönül ölüdür, canlı sayılmaz.
Merhamet; acımak, affetmek, bağışlamak şefkat, ilgi ve alaka göstermek demektir. Merhamet; en çok söylediğimiz, en çok özlediğimiz, en çok muhtaç olduğumuz, en çok savunup desteklediğimiz, dillerden hiç düşürmediğimiz bir tutum ve bir davranış biçimidir.
Merhamet duygusuyla dolup taşan bir insan baktığı her şeyde iyilikler, güzellikler görür. Allah sevgisini kalbine güzel yerleştirdiğinden, her canlıya hürmet eder, sever, sevilir. Hiç kimseye diken olup batmaz, hiç kimseyi ateş olup yakmaz. Gariplere, mazlumlara kol kanat olur, onları ağlatmaz. Zaten her Müslüman böyle düşünmeli, böyle davranmalı, böyle yapmalıdır. Duygusal bir varlık olan insan kimi zaman sevinir, kimi zaman üzülür, kimi zaman yüreği yanar. Bu durumdaki insana güzel yaklaşmak merhamettir.
İnsanların kalpleri farklı farklıdır; kimi hassas, kimi zarif, kimi katı ve kimi de engindir. Bizler merhametten uzak kalır, sırt çevirir, yabancılaşır, değer vermezsek, huzur ve mutluğa giden yolda yapayalnız kalırız. Gül eken gül biçer. Diken eken diken biçer. Merhamet edene merhamet edilir. Acıyana acınır. Merhamet ateşi sönmüş yüreklerde şefkat kıvılcımları tutuşmaz, muhabbet gülleri açmaz, gönlü şefkatle dolu olan insan merhametten asla kaçmaz. “Öz ağlamazsa göz ağlamaz.” diyen atalarımız, bu gerçeği ne kadar güzel dile getirmişlerdir.
Merhametsiz kalp; hırs, kin, düşmanlık, bencillik, kişisel çıkarlarla dolup taşar. O kalp, gitgide katılaşır, taşlaşır. Bizi bizden uzaklaştıran zaaflarımız, yığın yığın hatalarımız, gönülleri paramparça eden yanlış davranışlarımız, bir kıldan daha ince olan dostluklarımız merhamet çıtasını kırıp yerle bir eder.
Gönül aynasından silinmişse merhamet, hiç yağar mı Mevlâ’dan ona rahmet. Bunun için merhamet kalplerin manevi cilası, gözlerin feri, yüzlerin nuru, karanlıkların ışığı, gariplerin de tutunacak dalıdır. Bir şairin ifadesiyle:
Çatallı yol ağzında şaşırdım kaldım derviş,
Söyle hangi patika gül dağına gidermiş.
Bu sözü duyan başka bir şair de bu mısralardan etkilenerek şu mısraları söyler:
Kanayan yaraları sarmadan kendini sanma ermiş,
İnsanlıktan nasibi olmayan hiç gün yüzü görmemiş.
Susuz çeşmeye, meyvesiz ağaca kimse dönüp bakmaz. Kalbinde merhamet olmayan insana da hiç kimse sevgiyle, saygıyla bakmaz. Merhamet ve merhametsizlik gönüllerde ve zihinlerde derin izler bırakır. Bu etkilerin insan üzerindeki olumlu ve olumsuz boyutları çok büyüktür. Su akan çeşme ile susuz çeşme, meyve veren ağaçla vermeyen ağaç bir olmadığı gibi merhametli insanla merhametsiz insan da bir değildir. Bulut yere yağmurunu dökmezse toprak kurur. Merhametin olmadığı yerde ise insanlık ölür. Sözle merhamet olmaz, bunu mutlaka hayatımıza aksettirmemiz gerekir. Gerçek fakir olan insan maddi gücü olmayan insan değil, şefkat ve merhametten nasibi olmayan insandır.
Allah (c.c.) yarattıklarına rahmet ve merhamet etmeseydi kurtulan olmazdı. Ya bizler merhametli olmazsak kulluk, insanlık, huzur ve mutluluk nasıl olacak? Bir lokma ekmeği paylaşan, bir yudum suya ihtiyacı olduğu halde arkadaşına canı pahasına sunan, üşüyenle üşüyen, dertlilerle dertleşen insan merhamette zirveye çıkan insandır.
İsmail Ata; “Halka şefkat yolunda: Güneşte onun gölgesi olacaksın, soğukta hırkası, açlıkta ekmeği.” diyerek bu önemli gerçeği ortaya koymuştur. Hazreti Ömer (r.a.) “Merhamet, afetlerin perdesidir.” diyerek bunun önemini vurgulamıştır.
Merhamet bir insanın en belirgin, en önemli özelliklerinden biridir. Toplum olarak yaşamanın olmazsa olmazıdır. Bugün aileleri parçalayan, kardeşlerin arasını açan, kavgaların çıkmasına neden olan en önemli sebeplerden biri de merhamet eksikliğinin olmasıdır. Bu nedenle merhametsiz ahlâk düşünülemez. Ahlâkın temeli merhamettir. O halde, insanım diyen; bulut gibi yağmurunu dökmeli, ay gibi tebessüm etmeli, gül gibi koku saçmalı, arı gibi dili bal üretmeli, karınca gibi hayırda çalışmalı, su gibi berrak olmalı ki merhamet sel gibi kükresin, dalgalar gibi kabarsın ve merhamet çıtası daima yükselsin, şaha kalksın. Bugün hepimiz merhamete ekmekten, sudan daha çok muhtacız. Onsuz gönül fidanları kurur, dostluk kervanı durur, kardeşlik ruhu kaybolur, coşku ve heyecan yok olur.
Merhameti bir kuşun ağzında götürdüğü yemde, bir tavuğun civcivlerinin etrafında kanat gerişinde, boğulmakta olan bir insanın kurtarılışında, bir fakirin ihtiyacının giderilişinde, bir annenin yavrusunu kucağına alıp öpüşünde, bazen de bir aç insanın doyuruluşunda görürüz.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.); “Allah uğrunda birbirine muhabbet eden kimseler, O’nun gölgesinden başka gölge olmayan günde, O’nun Arş-ı Âlâ’sının gölgesindedirler. Kendilerine nurdan kürsüler kurulur. Onların Rableri ile olan meclislerine, peygamberler, sıddıklar ve şehitler bile imrenirler.”1 buyurmuştur.
Yüce Mevlâ’mız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Rabb’im! Bağışla, merhamet et. Sen merhametlilerin en hayırlısısın.”2
Değerli kardeşlerim, gelin, ellerimizi başımızın arasına alıp şöyle bir düşünelim. Merhamet çıtası yüksek olsaydı çocuklar sokaklara atılır mıydı? Yuvalar paramparça olur muydu? Anne ve babalar terk edilir miydi? Gözyaşları sel olup akar mıydı? Dünya kan gölüne döner miydi? Allah aşkına, peygamber aşkına merhamet çıtalarını yükseltelim. Ne garip kalsın, ne mazlum kalsın, ne aç kalsın, ne de bir çaresiz kalsın. Huzura, barışa, kardeşliğe, mutluluğa giden yolun inceliği ve sırrı buradadır.
Rahman ve Rahim olan, merhametlilerin en merhametlisi Allah (c.c.) “Rahmetim gazabımı geçti.” fermanıyla bizleri sevindirirken; âlemlere rahmet olarak gönderdiği Rasûlü (s.a.v.) “Yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin.” emriyle bizleri müjdeliyor.
Merhamet, her varlığı ve özellikle her insanı kendimizden daha çok sevmektir. Merhamet, zayıfa, fakire, mağdura ve mazluma acımak değildir. O daha ziyade gururlu, kuvvetli ve devletli olana acıma halidir. Bunun en güzel örneğini Rahmet Peygamberi’nde görüyoruz: O’nun en sıkıntılı zamanlarından biridir. Biraz nefeslenmek, soluklanmak için Mekke dışına çıkar. Taif’e gider. Ancak Taif halkı Rahmet Peygamberi’ni kabul etmeyerek üzerlerine gelen rahmetten nasipsiz kalmışlardı. Bununla da yetinmeyip onu taşlamışlardı. Kendine eza ve cefa ile hakaret edip taşlayan bu insanlar için Allah Rasûlü (s.a.v.), “Allah’ım! Onlar bilmiyorlar. Bana yaptıkları bu kötülüklerden dolayı onlara azap etme, onları affeyle.” diye dua ediyordu. İşte gerçek merhamet budur.
Açları doyurmak, açıkları giydirmek, acıları hissetmek, zayıfları görebilmek elbette merhametin bir göstergesidir. Gören göz ve duyan kulak için sefalet her yerdedir. Yeter ki yüreklerin kulakları sağır olmasın. Sessiz çığlıkları duyabilsin. Bu çığlığı duyabilmek, merhamet dolu bir yüreğin işidir. Yürekler merhametsiz olunca insan hayvanlardan daha aşağı olur. O merhamet duygusudur ki ihtiyar anaya, yatalak babaya hizmet ettirir. İlâhî emirler daha net, daha güzel anlaşılır yaş ilerledikçe. “Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanatlarını ger ve: ‘Rabbim! Küçükken beni yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et!” âyeti insanın hücrelerine işler.3

Dipnot

1.    Ramuz el-Hadis.
2.    23/Mü’minun, 118.
3.    17/İsra, 24.

Sayfayı Paylaş