MİLLÎ BİRLİK VE BERABERLİK RUHU

O günlerde henüz 5-6 yaşlarındaydım. Kıbrıs Savaşı’nın en yoğun günleriydi. Şimdiki gibi televizyon yoktu. Haberleri radyodan dinliyorduk. Haber saati geldiğinde bütün aile bir ibadet vecdi içinde radyonun etrafına toplanıyor, babamın dinlediği haberler karşısındaki tepkilerinden olanı biteni anlamaya çalışıyorduk. Biz haberleri pek anlamıyorduk ama babamın tepkilerinden iyi şeyler mi yoksa kötü şeyler mi olduğunu fark edebiliyorduk.
O günlerde evimizde iki isim çok geçiyordu. Çocuk zihnime biri iyi biri kötü olarak kazınan iki isim: Makaryos ve Ecevit. Babamın gazetedeki Makaryos resimlerine bakarken gözlerinde gördüğüm öfke kazınmış zihnime. Normalde biz dindar ve muhafazakâr bir aileydik. Babam din görevlisiydi. Çocukluk anılarımdan kalan sağ-sol çatışmalarında biz hep sağdan yanaydık. Ama o günlerde babam Ecevit’i seviyordu. Onun kazanmasını istiyordu. Ondan övgüyle bahsediyordu. Çok sonraları anladım bunun sebebini; “Söz konusu vatansa gerisi teferruat”tı.
Bir gün yine radyonun başında ajansı dinlerken babamın çok üzüldüğünü gördüm. Her çocuk gibi babamın yüzündeki üzüntü tedirgin etti beni. “Ne oldu baba?” diye sordum. “Şehidimiz var kızım, çok şehidimiz var.” dedi. Sonra, “Bizi de alsalar askere, biz de gitsek, hep birden yüklensek, ölürsek ölür, kalırsak onurumuzla yaşarız!” dedi. O an babamın yüzünde gördüğüm kararlılık, azim ve cesaret çok başka bir şeydi. Normalde benim babam yaşamayı çok seven bir insandı. Annem onu hep sağlığına önem verdiği için gösterdiği aşırı ihtimamdan dolayı eleştirirdi. Tahtanın üzerine bile altına yün minder koymadan oturmaz, çay yerine “kant” dediğimiz sıcak limonlu su içerdi. Kendisi asla yalın ayak betona basmadığı gibi, bizlerin yalın ayak betona basmamız da evdeki en büyük kavgaların sebebi olurdu. Ama babam o gün ölmek isterken çok kararlıydı. Gözlerinde gördüğüm o azim ve istek daha önce hiç şahit olmadığım bir şeydi.
Babam ve ölmeyi istemek; çocuk zihnim ikisini bir araya getirmekte biraz zorlandı. Teyit ettirme gereği duydum. “Baba, gerçekten şu anda seni de savaşa çağırsalar gider ve ölür müsün?” diye sordum. Bu kez babam birinci seferden daha kararlıydı. “Elbette kızım, ölürüz, bizler vatanımız için gözümüzü kırpmadan ölürüz, yalnız ben değil, bu vatanın hangi evladını çağırsalar şu anda gözünü kırpmadan askere gider ve vatanı için ölür, biz o zaman ölmeyiz şehit oluruz, zamanı gelince sen de gidersin.” dedi. O gün babamın sözleri değil gözlerindeki azamet anlattı bana; “Vatan uğrunda ölünür.”dü.
Bu okunarak öğrenilecek bir bilgi değildi. Ondan sonra okuduğum, vatan sevgisi hakkındaki hiçbir yazı da bana o gün babamın anlattığı kadar net bir şekilde anlatmamıştı vatan sevgisini. Bu bir duyguydu, bu ülkenin her ferdinin nesilden nesile bu tür yaşanmışlıklarla aktardığı. Bu, o gün iliklerime kadar kazınan bir duyguydu. Bu öyle bir duyguydu ki, ondan sonra ne zaman Türk ordusunu herhangi bir geçit resminde görsem, boğazıma bir şeyler düğümlenir, gözlerim yaşarır, gurur mu sevinç mi bilemem ama ağlamamak için kendimi zor tutarım.
Babamın gözlerinde gördüğüm bu azameti bir de 15 Temmuz gecesinde arkadaşımın ve oğlunun gözlerinde gördüm.
Kayseri’de oturuyoruz. Fakat o gece çok yakın bir arkadaşımın oğlunun kınası için Ankara’daydık. O gece Ankara’da kına olacak, pazar günü de Kayseri’de düğün olacaktı. Her şey normaldi. Düğün salonunun dış mekânında erkekler yemeklerini yiyip kendi aralarında sohbet ederken kadınlar da içeride eğleniyordu. Gelinin kınası yakıldı. Gençler kendi aralarında eğlenmeye başladılar. Saat 22.00-22.30 civarlarıydı. Önce üzeri açık olan düğün salonunun içinde gökyüzündeki uçakların ışıkları parladı. Sonra silah sesleri ve gürültüler gelmeye başladı. Uçakların ışıkları salonu iyice aydınlatmaya başladı. Olağanüstü bir şeylerin olduğu çok açıktı ama kimse ne olduğuna bir anlam veremiyordu. Sonra salonda kulaktan kulağa bir fısıltı yayılmaya başladı. “Ne oluyor?” diye sordum. Yanımdaki biri “Darbe oluyormuş.” dedi. Erkeklerin o tarafa doğru yürüdüm. Orada bulunan ağabeyime “darbe oluyormuş.” dedim. Güldü, “Türkiye, o günleri çoktan geride bıraktı.” dedi. “Ama bir şeyler var.” dedim. Ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum ama sonradan öğrendiğime göre, o anda bulunduğumuz salon MİT’e çok yakınmış ve o anda orası bombalanıyormuş.
Salondaki televizyon açıldı. Düğün sahibi birkaç erkek televizyonun başına üşüştü ve darbe olduğu netleşti. Salon dağıtıldı. Düğün sahibi çok yakın arkadaşım olduğu için en son biz çıktık salondan. Damat annesini ve bizi kalacağımız yere bıraktıktan sonra elindeki kınayı sildi ve “Anne, ben gidiyorum.” dedi. “Nereye?” dedim. “Bugün bu devlet yalnız kalmamalı, Beştepe’ye.” dedi. “Bugün kınan oldu, pazar günü düğünün var, diğer erkekler gidiyorlar, sen bari gitme.” dedim. “Eğer bugün gitmezsem bir daha hiç düğün yapamayabiliriz.” dedi ve gitti.
Damadın tavrından daha çok annesinin tavrı çekti dikkatimi. Sabah Kayseri’ye dönmek için bir araya geldiğimizde; “Ne yaptın, sabaha kadar nasıl bekledin?” dedim. “Düğün hazırlıkları çok yormuş, evdekiler televizyonda spikerin darbe bildirilerini dinliyordu, ben namazı kıldım uyudum, sabah 6 civarında sanki ev yıkılacakmış gibi müthiş bir gürültü duyana kadar da uyanmadım, ama peş peşe gelen o iki gürültü, sanki evi temelinden yıkacakmış gibiydi.” dedi. Hayret ettim; “Daha eli kınalı çocuk, orada bombaların altındayken sen nasıl uyudun?” dedim. “Ne yapabilirim? Allah’a emanet, dün başka annelerin çocukları, benim ırzım namusum için cephelerde beklediyse, bugün de benim oğlum, hepimizin ırzı namusu için, orada sabahlayacak, hepsini Allah korusun. Sabah, sağ salim döndüğünde önce sevinçten kalbim sıkıştı ama sonra orada şehit olanların da annesinin olduğunu düşününce bu sevincimden bile utandım.” dedi.
Bu ruh babamın gözlerinde gördüğüm o ruhtu. Bu, eğitimle öğrenilemeyen ama bu milletin her bir ferdine böyle yaşanmışlıklarla geçen bir ruhtu. Bu ruh Mehmet Akif’e;
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak, diyebilecek güveni veren o ruhtu.

Sayfayı Paylaş