LİMON AĞACI

Zengin bir iş adamının bahçesinde, yan yana dikilen iki limon ağacı vardı. Bu ağaçlar baharda çiçeklenir ve bütün çevreyi mis gibi kokulara boğardı. Esasında birçok çiçek daha açardı. Ama insanlar, kışın sona erdiğini limonlardan öğrenir ve hapsedildikleri apartmanlardan çıkma zamanlarının geldiğini anlarlardı. Limon ağaçlarından biri diğerine göre biraz daha cılız ve şekilsizdi.

Bu yüzden büyük ağaç, her fırsatta onu küçümseyip alay ederdi. Ev sahibi de, ufak limon ağacından ümit kesmiş gibiydi. Ona göre bu ağaç, kuruyup ölecekti. Bu yüzden de onunla ilgilenmez ve bakımını yapmayı pek istemezdi.

Günün birinde esen sert bir poyraz, karlı dağların yamaçlarındaki bir grup çiçek tohumunu iş adamının bahçesine uçurdu. Fakat bahçenin her tarafı, diğer çiçekler tarafından parsellenmiş ve sadece limon ağaçlarının altında yer kalmıştı. Bir an önce filizlenmek zorunda olan tohumlar, bu ağaçların yanına gelerek onların altında yeşermek için izin istediler. Büyük ağaç, suratını asarak: “Böyle bir şey asla mümkün olamaz.” dedi. “Bizler kuru kalmayı pek sevmeyiz. Dibimdeki suyu emip beni kurutursunuz.”

Büyük ağacın çekindiği şey, aslında çok başkaydı. Çiçekler rengârenk açtıklarında, limon ağacının sarıya çalan beyaz çiçekleri sönük kalacak ve bahçe sahibinin gözündeki değeri düşecekti.

Oysaki bu ağacın, kendinden güzellere hiç tahammülü yoktu. Küçük ağaç, uzun boylu arkadaşının tutumunu beğenmemişti. Çünkü o, kendisine hayat verenin, o hayat için gerekli olan suyu da vereceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, aklına bile gelmiyordu susuzluk. Tohumların teklifini kabul ederken: “Sizlerle birlikte olmak, bana mutluluk verir.” dedi. “Böylelikle, yalnızlık çekmekten de kurtulurum.”

Büyük ağaç bu işe çok kızmıştı. Fakat küçük olanı, güzel yaratılanlardan kimseye zarar gelmeyeceğini söylüyor ve onu dinlemiyordu. Küçük ağacın altında filizlenen tohumlar, birkaç gün içinde cennet çiçekleri gibi açıp bütün bahçenin gözbebeği haline geldiler. Bu arada ağaç, elinden geldiği kadar kendilerine yardımcı olmaya çalışıyor ve çiçeklerin sevdiği yarı güneşli ortamı sağlamak için, eski yapraklarını döküyordu.

Çiçekler, kısa bir süre sonra mis gibi kokular yaymaya başladılar. Bahçe sahibi, o âna kadar hiç duymadığı bu kokunun nereden geldiğini araştırdığında, davetsiz misafirleri bularak hayrete düştü. Adam, ancak rüyalarında görebildiği bu çiçeklerin güzelliğini devam ettirebilmek için sabahları artık daha erken kalkıyor ve onları en kaliteli gübrelerle besleyip suluyordu.

Küçük limon ağacı, köklerinin en ince ayrıntılarına kadar ulaşan bu suları çiçeklerle birlikte içiyor ve büyük  bir hızla serpilip büyüyordu.

Çiçekleri sevgiyle kucaklayan ağaç, ertesi bahara kalmadan o civarın en büyük ağacı haline geldi ve birbirinden güzel kelebeklerin ziyaret yeri oldu. Daha sonra da, kendi çiçeklerini açarak bahçenin güzelliğine güzellik kattı. Diğer limon ağacı ise, bir zamanlar tepeden baktığı komşusuna duyduğu kıskançlıkla, için için kuruyordu.

Sayfayı Paylaş