HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN SÜNNETİNDE BAYRAMLAR

Peygamber Efendimiz, Hicret’ten sonra Medinelilerin iki bayramı olduğunu öğrenince, “Allah sizin için o iki günü, daha hayırlı iki günle, Kurban ve Ramazan Bayramlarıyla değiştirmiştir.” buyurdu.

Müslümanlar, Kur’an’ın insanlığa yol gösterici olarak dünya semasına indirilmeye başlamasına sahne olan Ramazan ayını oruç gibi zor bir ibadetle taçlandırdıktan sonra, Allah’ın af ve mağfiretine ulaşmanın sevincini Ramazan Bayramı’yla kutlarlar. Kurban Bayramı ise hac gibi cihada denk sayılan meşakkatli bir ibadeti tamamlayıp Arafat’ta günahlardan arınan Müslümanların hep birlikte bu sevinci yaşamaları ve kestikleri kurbanla Hz. İbrahim ve İsmail’in hatırasını yâd etmelerinin ifadesidir.

Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicret etmelerinin ikinci yılında oruç farz kılındı. O yılın Ramazan ayında oruç tutuldu ve Ramazan’dan sonra gelen Şevval ayının ilk gününde de bayram namazı kılındı.

Allah’ın yardımı birlik ve beraberlik ruhuyla topluluk halinde olanların üzerindedir. Cemaat ile kılınan namazın tek başına kılınan namazdan 27 kat daha sevaplı olması da bu yüzdendir. Bunun için olsa gerek Rasûlullah (s.a.v.) ısrarla kadınların ve kızların da bayram namazına katılmalarını istemiştir.

Ümmü Atiyye bu durumu şöyle anlatır: Rasûlullah (s.a.v.), biz kadınlara bayram günü namazgâha çıkmamızı emrederdi. Hatta bekâr kızlar ve hayızlı kadınların da çıkmasını emrederdi. Kadınlar erkeklerin arka tarafında olur, onlarla birlikte tekbir getirir ve dua ederlerdi. Onlar bayram gününün bereketini ve günahlardan arınmayı ümit ederlerdi. Bir defasında bir kadın, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e: “Ya Rasûlallah! Bizden birimizin dışarıda giyecek elbisesi olmazsa namazgâha çıkmamasında bir sakınca var mı?” diye sordu. Peygamberimiz: “Diğer bir kadın arkadaşı kendi dış elbisesinden birini ona giydirsin de bu kadın hayır meclisinde ve müminlerin duasında bulunsun.”1 diye cevap verdi.

İnsanoğlu zayıf yaratılmıştır. Maddî ve manevî varlığını devam ettirebilmek için diğer insanlara muhtaçtır. Bunun için en yakınında bulunan ailesinden başlamak üzere kademe kademe kendisini saran bir sosyal çevre ile kuşatılmıştır. Bu yüzden ona “sosyallik, girişkenlik, cana yakınlık, ülfet, alışkanlık, alışıklık” manalarına da gelen “enise” kökünden türeyen “insan” denilmiştir.

İnsanın bu muhtaçlığından olsa gerek ki dinimiz, insanın yalnız kalmaması, yaşadığı çevre ile uyum içinde varlığını devam ettirebilmesi için gerekli temel ilkeleri belirlemiştir. Emanet, merhamet, adalet, sadakat ve samimiyet insanlar arası ilişkilerde birlik ve beraberliği sağlayacak en temel ilkelerdir. Kur’an, Müslümanlara bu ilkeler çerçevesinde gerçekleşecek bir toplum hayatını emreden birçok ayeti içerdiği gibi, Kur’an’ın canlı örneği olan Rasûlullah (s.a.v.)’in hayatı da bunların yaşanan örnekleri ile doludur.

Bayramlar, çevremizde bulunan insanlarla ilişkilerimizi kontrol etmemiz açısından önemli zaman dilimleridir. Bayramları tatil günleri olarak değil, en yakın çevremizden, anne babamızdan başlayarak eşimiz, çocuklarımız, akrabalarımız, komşularımız, bize ihtiyacı olan tüm Müslümanlar ve hatta kabirde yatanlara kadar insanlarla ilişkilerimizin hangi ölçüde, emanet, merhamet, adalet, sadakat ve samimiyet üzere devam ettiğini kontrol etmek ve varsa pürüzleri düzeltmek üzere sunulmuş imkânlar olarak görmeli ve değerlendirmeliyiz. Çünkü insanın dünya imtihanını anlamlı kılan, daha doğrusu bu imtihanı kazanmasını veya kaybetmesini belirleyecek önemli kriterlerden biri de onun diğer insanlarla olan ilişkileridir. Bunun için bizim dinimizde insanların arasında kalıp onların eziyetlerine katlanmak, tek başına ibadetten yeğdir ve dinimizde ruhbanlık yoktur.

Hz. Peygamber (s.a.v.), güzel bir vadi gördüğünde insanlardan uzaklaşarak oraya yerleşip ömrünü Allah’a ibadetle geçirmek isteyen bir sahabeye, “Kısa bir süre de olsa Allah yolunda insanlarla omuz omuza verip cihad etmen, tek başına yıllarca namaz kılıp kendini ibadete vermenden daha hayırlıdır.” buyurarak insanların arasında kalarak onlarla birlik içinde olmanın tek başına yapılacak ibadetten daha faziletli olduğuna işaret etmiştir.2

Bu bağlamda, Peygamberimiz (s.a.v.) bayramlara ayrı bir önem vermiş, sadakaların bayram namazından önce verilerek ihtiyaç sahiplerinin de ihtiyaçlarını gidermek suretiyle bu sevince iştiraklerinin sağlanmasını istemiştir. Bayramları Müslümanlar için yardımlaşma, dayanışma ve sevinç günleri ilan ederek bu günlerde onların gülüp eğlenmelerine izin vermiştir.

Hz. Aişe, O’nun bayram günlerindeki müsamahasını şöyle anlatır: Bir bayram günü evde def çalıp türkü söyleyen iki kızı seyrediyordum. Rasûlullah eve geldi ve gidip sedire uzanarak üzerini örttü. Biraz sonra babam Hz. Ebu Bekir içeri girdi. Def çalan kızları görünce; “Bu ne hal, Allah’ın elçisinden utanmıyor musunuz?” diye kızları azarladı. Bunun üzerine Rasûlullah dönüp; “Onlara ilişme, her toplumun bir bayram günü vardır. Bugün de bizim bayramımız.” buyurdu.3

Çocukların sevindirilmesi, dargınların barışması, akraba ziyaretleri, kabir ziyaretleri kaynağını Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünnetinden alan bayramlara has güzel geleneklerimizdir. Bunların korunarak gelecek nesillere aktarılması, tüm Müslümanlar arasında birlik ve beraberliğin sağlanması açısından büyük önem arz etmektedir.

Bayramlar, bütün bir Müslüman toplumun güçlüsüyle zayıfıyla, zenginiyle fakiriyle, yaşlısıyla genciyle, yetimiyle, kimsesiziyle kendisini huzurlu hissedebildiği, nefes aldığı zaman dilimleri olmalıdır. Eğer bunu sağlayamıyorsak o zaman bütün dünya Müslümanları olarak kendimizi sorgulamamız gerekir.

Sayfayı Paylaş