NİÇİN VE KİM İÇİN YAŞIYORUZ?

Yaşama becerilerinden yoksun bir sisteminin içine sürükleniyoruz günden güne. Varlığımızı onaylamak ve onaylatmak için arzular üzerinden meşrulaştırılıp mutluluk vadeden seçeneklere sarılıyoruz. Ne istediğimizin gerçekten farkında mıyız, bilmiyorum; ama isteklerimize yol açan etkenleri bilmedikçe belirlenmiş yaşam tarzını özgürce seçtiğimiz yanılgısı içine biraz daha gömüleceğimizi biliyorum. İhtiyaç üretip “İhtiyaçlarını erteleme, mutlu et kendini.” sloganlarıyla yaşam tarzı satarak büyük bir çoğunluğu sürekli tüketime teşvik eden ve bunun bedelini karşılayabilmek için de kendi belirlediği koşullarda onları iş hayatına dâhil eden bir kısır döngüye yaşam denilebilir mi?

Birbirimize çok yakın mekânlarda, ancak o nispette de uzak kaldığımız bir zamanda yaşıyoruz. İnsanî ihtiyaçlara duyarlılığımızı kaybettikçe, vermekten değil almaktan yana koydukça tavrımızı yalnızlaşıyoruz, yabancılaşıyoruz. Çevremizde kimseyi göremediğimizde, günlük programımız yahut çalışma rutinimiz aksadığında, yapacak bir şey bulamayıp da kendimizle baş başa kaldığımızda içsel kaynaklardan da yoksunsak eğer boşluğa düşüveriyoruz. Bilhassa onsuz yaşayamam derecesinde bağlandığımız eşimizi, yapıp etmelerimizin bütün amacını kendisine yüklediğimiz bir dostu, bir evladı yitirdiğimizde, bütün ömrümüzü ve mesaimizi sarfederek kazandığımız işimizi, evimizi, makam ve mevkiimizi kaybettiğimizde kocaman bir boşluk duygusu oluşuyor içimizde. Mekân ayaklarımızın altından kayıp gidiyor, eşya parça parça uçuşuyor etrafımızda ve var olduğumuz gerçeğiyle yüz yüze gelmek bütün ağırlığıyla çöküyor benliğimize.

Benim dediğimiz şeylerin avuçlarımızın arasından kayıp gittiği, eşyanın bir oluş ve bozuluş süreci içinde miadını doldurarak çürüdüğü, hiçbir şeyin sahibi olmadığımız hakikatiyle yüzleşmek dehşet vericidir. İşte o zaman Albert Camus’un dile getirdiği; “Gerçekten ciddi olan bir tek sorun vardır. Hayat, yaşamaya değer mi değmez mi?” sorununun ıstırabını duyarız. Yokluğa evrileceksek, kaybolacaksa yapıp ettiklerimiz, bir yerlerde yankı bulmuyorsa varlığımız bir anlamı var mıdır yaşamanın?

İşte, tam da bu soruyla insanî olana, değere açılan kapı aralanır. İçinde bulunduğumuz koşulları belirleyemeyebiliriz; geçmişi, yaşanmışlıkları değiştiremeyebiliriz; kaybettiklerimizi geri getiremeyebiliriz; ama bu koşullar altında takınacağımız tutumu belirleyebilir ve içsel kaynaklarımızı, insanî niteliklerimizi keşfedip kendimize bir yol, bir ufuk açabiliriz. İnsanın özgürlüğü de, insanın insan olma tarzı da esasen buradadır; olaylara, olgulara, ilişkilere, eşyaya yönelik tutumunda. Özgürlüğümüzden vazgeçerek kendimizi koşullara kurban edip daha konformist, tepkisel mekanik bir yaşamı da tercih edebiliriz tabii. Ahlâkî endişelerden arınıp arzularımızı kutsayarak, kendimizi hazlarımızın ve acılarımızın kıskacına hapsederek de yaşayabiliriz. Ama bu ne kadar onurlu bir yaşam olur ki! Tutum ve davranışlarımızın sorumluluğunu almak, hayatımıza bir anlam bir değer yükleyebilmekle mümkündür.

Niçin ve kim için yaşıyoruz? Kendimize dönükse hayatımızın amacı, böyle bir yaşam kendi ufkumuza, arzularımıza hapsedip yalnızlaştırır ve tüketir bizi. Oysa kendi dışımızdaki bir varlığa yönelmek, ona bir şeyler sunmak ve kabul görmek isteriz. Uğruna yaşamaya değer bir varlığa, bir gayeye yönelmek, işimiz kadar uykumuzu da eğlencemizi de anlamlı kılar. Katlanamam dediğimiz birçok zorluğa göğüs gerecek güç verir, diri tutar bizi. Yaptığımız, ürettiğimiz işlerin yaşamımızın gayesi olan varlık tarafından onaylanması, takdir edilmesi, onları kaybolmaktan bizi ise varoluşun ağırlığından ve boşluktan kurtarır.

Ancak böyle bir doyuma ulaşabilmek için fiziksel varoluşun sınırlarını aşan bir gelecek, bir akıbet fikrine, etrafında aşkla şevkle döneceğimiz yaşam kaynağına ihtiyacımız var. Sadece bu dünyayla sınırlı bir gaye bizi yokluğun anlamsızlığına düşmekten kurtarabilir mi! Gelecek düşüncesi maddî varoluşla sınırlı bir yaşam felsefesi hayatın anlamına ilişkin ne derece evrensel değer üretebilir ki!

Yaşam pınarına, varoluşun kaynağına yönelerek “Benim namazım da diğer ibadetlerim de, hayatım ve ölümüm de âlemlerin rabbi Allah içindir. Onun hiçbir ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Ben Müslümanların ilkiyim.” (6/En’âm, 162-163) diyebilmenin verdiği emniyeti, umudu, özgüveni ve bunun beraberinde getirdiği ahlâkî ideali hangi amaç, hangi adanmışlık verebilir! Âlemlerin Rabbi’nin şahitliğinde ve onun için yaşamak, bizi varoluşsal yalnızlığın o dayanılmaz ağırlığından, hayatımızı ve amellerimizi de yokluktan kurtarır. Varlığımızın, göklerin ve yerin Mutlak Sahibi tarafından onaylandığını hissetmek, maddenin ve maddî olanın dar kalıplarından, gürültüsünden patırtısından azat eder bizi. Özgürce süzülürüz hayatın içine.

Sayfayı Paylaş