“ASHÂB-I SUFFA” EFENDİLERİMİZ

Ya Rabb! Hemişe oldur ki, saff olan daim suffa ola,

Efendiler Efendisi’ne (s.a.v.) daim yoldaş ola.

Gül ola, gülzâr ola; ser ola, selsebil ola,

Ashâb-ı Suffa’ya daim yol ola, hem-rah ola.

(Rabb’imin selamı, rahmeti, bereketi, katındaki türlü hikmetleri, En Sevgilisi (s.a.v.), ashab-ı güzini, ashâb-ı suffası yüzü suyu hürmetine üzerimize daim-baki olsun.) Selam olsun canlar.1

Suffa-suffe; lügat anlamı gölgelik iken, Mescid-i Nebevî’nin giriş kısmında Medine’de evleri ve kalabilecek yakınları olmayan sahabilerin barınması için yapılan mekânın adıdır. Burada kalanların çoğu muhacirdir. “Ashab-ı suffe-ehl-i suffe” olarak adlandırılabilirler. Buradaki sahabeler, ölüm ve sefer durumlarına göre sürekli artıp eksilmişlerdir. Mescidin iki bölümünden biri suffa, diğeri de namaz kılınan mekândı. Cami civarındaki medrese odaları, tekke ve zaviyeler ile derviş hücreleri, köylerdeki camilere bitişik köy odaları, Mescid-i Nebevî’deki bu suffa örneğinden alınmıştır.

Günümüzde Mescid-i Nebevî içindeki bu alan, özel bir bölüm olarak muhafaza edilmektedir. Sahabe nesli içinde hulefa-i raşidin, aşere-i mübeşşere ve ashab-ı Bedir’den sonra ashab-ı suffa’nın ayrı yeri vardır. Mesciddeki ders, zikir, sohbet, evi olmayanların barınma yeri, bekârların daim yeri suffaydı. Suffada daim olanlar ise, zengin sahabelerin sağladıkları iaşe ile hayatlarını devam ettirmişlerdir. Allah Rasulü (s.a.v.), ashâb-ı suffanın ihtiyaçlarına titizlik gösterirdi. Onlarla oturur, birlikte yer ve halkı onlara ikrama teşvik ederdi. Suffada daim olan sahabelerin sayıları hakkında ise rivayetler çeşitlidir. On ile dört yüzden yedi yüze kadar değişen rakamlar kaynaklarda geçmektedir.

Ashâb-ı suffa, Efendimiz (s.a.v.)’in meclisinde daim olan, bizzat Efendimiz (s.a.v.) tarafından yetiştirilen sahabelerdi. İslâm tarihinde bu açıdan büyük yere sahiplerdir. Kur’an’da ise doğrudan zikredilmeseler de, şu ayetlerin onlar hakkında nazil olduğu nakledilir: “(Yapacağın hayırlar) Kendilerini Allah yoluna adadığı için yeryüzünde kazanç endişesiyle dolaşmayan, hayâlarından dolayı tanımayanların zengin zannettiği fakirler için olsun. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek insanlardan bir şey istemezler.”2

Ashâb-ı suffa, bütün uzuvlarını Efendimiz (s.a.v.)’e hakkıyla adayanlardı. Onlar günümüzde Efendimiz (s.a.v.)’in Kur’an ve sünnet çizgisine göre muallim olanların öncüsüydüler. Efendimiz (s.a.v.), onların muallimiydi. O ne güzel muallim, o ne güzel ilim… Onlar bu ilimler ile Rabb’imizin rızasına nail oldular. Efendimiz (s.a.v.)’i görmeye gelen zengin sahabeler de, ara sıra suffa ehli ile kalırdı. Evlenen suffalar bu mekândan ayrılır ve kendi hanelerine geçerlerdi. Gücü olan suffalar, dağlardan sırtlarında odun taşıyarak, ellerinden gelen her tür işi yaparlardı. İffet, takva ve vakarlarına düşkünlükleri ile, manevî eğitimlerini etkileyecek her türlü davranışlardan uzak dururlardı. Kimseden bir şey istemezlerdi. Onlar baştan aşağı Kur’an ve sünnet kesilmişlerdi. Efendimiz (s.a.v.), onların maddî ihtiyaçlarını karşılamak ile birlikte asılda manevî ve ruhanî ihtiyaçlarını gidermek ile meşguldü. İbn-i Mace’nin aktardığı bir hadise göre: “Efendimiz (s.a.v.), bir gün evinden çıkıp mescide girdi. Mescidde bir kısım insan Kur’an okuyor, dua ve zikir ile meşgul oluyor, bir kısım ilim öğreniyor ve öğretiyordu. Efendimiz (s.a.v.), her iki gruptan memnun olarak, ‘Her iki grup da hayır işliyorlar.’ Ardından; ‘Bunlar Kur’an okuyor, Allah’a dua ve zikirle meşgul oluyor. Allah dilerse dualarını kabul eder, dilerse etmez. Ama şunlar ilim öğreniyor ve öğretiyorlar. Şüphesiz ben muallim olarak gönderildim.’ buyurmuşlardır.” Ashâb-ı suffa ilim öğrenmekle birlikte, mecliste ilimleri müzakere de ederlerdi. İlmin temel özelliklerinden biri de buydu. Karşılıklı fikir alışverişi ile öğrenilenlere farklı açılardan bakabilmek ve düşünceleri daha geniş yerlere taşıyabilmektir. Ashâb-ı suffa, ilim meclislerinde başta okuma-yazma, Kur’an okuma, hadis belleme ve dinî bilgiler öğrenmekle birlikte, hem kendilerine hem de çevrelerine ilim-irfan ahlakı noktasında ışık tutmuşlardır. Onların eğitimi yoğun ve sabır işidir. Çünkü muallimleri Allah’ın baş tacıdır. Mübarek ağızlarından çıkan her kelime inci-cevherdir ve kalplere hakkıyla yerleştirilmelidir. Sonra o inciler kalplerden insanlığa selsebil olarak yoğun şekilde akmaya istikamet ile devam etmelidir. Bu devam ediş, kıyamet kopana kadar biiznillah olacaktır.

Hilyetü’l-Evliya’nın müellifi Ebu Nuaym İsfahânî’nin buyurduğu gibi: “Ashâb-ı suffa; Allah’ın her türlü dünya kirinden kurtardığı, fakirlere önder kıldığı, hikmet ehline dost eylediği, aileye ve dünya malına bağlanmayan, hiçbir alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan alıkoyamadığı az bulunur bir topluluktu.”

Onların en belirgin vasıfları için buradan çıkan önemli sonuç; fakirlik ve açlıktır. Dünyalık yönünde istekleri pek olmazdı. Hiçbirinin iki elbisesi olmazdı. İki çeşit yemek yemezlerdi. Rivayetlere göre suffada kalan iki kişiye günde bir müd (bir çiğnemelik parça) hurma verildiği geçmektedir. Ebu Hureyre (r.a.): “Suffa ehlinden yetmiş kişi bilirim, tek elbiseleri vardı. Namaz esnasında ayaktayken, elbiselerinin boyları diz kapaklarına zor gelir, rükûa vardıklarında edep yerleri gözükmesin diye eteklerini çekiştirirlerdi.” buyurmuştur. Fudale b. Ubeyd (r.a.) der ki: “Hz. Peygamber (s.a.v.) ile namaz kılarken cemaatin içinde açlık ve yoksulluktan zor ayakta durabilen suffa ashabı vardı.” Bazılarının namaz esnasında açlıktan düşüp bayıldıkları olurdu. Ebu Hureyre’nin açlık tesiriyle sar’a nöbetine benzer sıkıntılar yaşadığı kaynaklarda geçmektedir. Günlerce hurma yemekten ciğerleri kavrulan suffa ehli Efendimiz (s.a.v.)’e başvurduklarında: “Allah’a yemin olsun ki, ekmek veya et bulabilsem onları mutlaka size yedirirdim.” buyurmuşlardır. Efendimiz (s.a.v.) onların bu hallerine çok dertlenirmiş. Hz. Fatıma Anamız, un öğütmek, su çekmek gibi işlerden yorulduğu için kendisine yardımcı verilmesini istediğinde, Efendimiz (s.a.v.): “Ben ehl-i suffanın karınlarını doyuramadım, kendilerini geçindirecek bir şey bulamadım. Esirleri satıp bedelleri ile suffa ehlini geçindirmeyi düşünüyorum.” buyurmuştur. Bir başka sefer de, Hz. Fatıma Anamızın kolundaki bilezikleri satıp ehl-i suffayı doyurduğu aktarılmaktadır.

Yine Enes b. Malik’in (r.a.) rivayetine göre: “Hz. Peygamber (s.a.v.), ashâb-ı suffaya Kur’an öğretiyor ve açlığını hissettirmemek için karnına taş bağlıyordu.” Suffa ehlinin tek işi Kur’an’ı tam şekilde öğrenmek, okumak, anlamak, anlatmaktı. Zâhidâne bir yaşayış sürdükleri için, dünyayı ve metaını daim küçümsemişler ve ihtiyaçlarından fazla olana el sürmemişlerdir. Ancak burada ihtiyaçlarının dahi olmaması söz konusudur. Burada nefsime soruyorum: Nereye gidiyorsun, ey nefsim? Sanki hiç ölmeyecek gibi yaşıyorsun!

Ayette Efendimiz (s.a.v.) için “Gözü şaşmadı.”3 buyrulduğu gibi, Efendimiz (s.a.v.)’in gözü ne dünya karşısında ne de ahiret karşısında gördükleri karşısında şaşmamıştı. Kendisinin misali olarak ashabını da bu şekilde yetiştirmişti. Rabb’im bizleri; başta Efendimiz (s.a.v.)’in sonra ashabının yolunda sabit kıdem eylesin. Hakkıyla onlara adanan eylesin. Her halimizi onların halleri ile hallendirsin. Âmin.

Dipnot

1.    Bu yazının hazırlanmasında, İslâm Ansiklopedisi 37. Cilt, Suffe Maddesi s. 469 ve H. Kamil Yılmaz Hoca’nın Tasavvufî Açıdan Ashâb-ı Suffa adlı makalesinden yararlanılmıştır.
2.    2/Bakara, 273.
3.    53/Necm, 17.

Sayfayı Paylaş