EL EMEĞİYLE BÜYÜYEN SEVGİ

İğne ve ipliği, yumak ve şişi ilk ne zaman elime almıştım, kaç yaşlarındaydım, hiç hatırlamıyorum. Çünkü sıradan bir durumdu bu benim çocukluğumda. Kendimize bezden bebekler, çamurdan tabak çanak yapmakla başlayan süreç evirilerek devam ederdi. İlk örgülerimiz, ilk dikişlerimiz oyuncak bebeklerimiz için olur, ilk dekorasyon aktivitelerimizi yarım saat sonra yerle bir olacak mahsusçuktan evlerimizde sergilerdik. Şimdilerde olduğu gibi hazır oyuncaklar öyle piyasada çok fazla yoktu. Üstelik şehre uzak, iki dağ arasına konumlanmış bir kasabadaysanız, o cicili bicili, al benili oyuncakların varlığından bile haberiniz olmazdı. Ne annelerimizin babalarımızın bizi oynatacak vakti olurdu ne de biz oyun, oyuncak sıkıntısı çekerdik.

Anneannem, bugün anladığımız anlamda çalışan kadın değil ama aslında bir işverenmiş vakti zamanında. Annemin anlattığına göre, kendisi köydeki insanların ihtiyaç duyduğu kıyafetleri, ev eşyalarını diker, buna karşılık tarla, bağ bahçe işlerini de onlara yaptırırmış. Annem de ondan öğrenmiş olmalı ki bizim hazır kıyafetle tanışmamızın tarihi öyle pek eski değildir.

Kanaviçe, oya, dantel, örgü, basit dikişleri öğrenmek için şimdilerde olduğu gibi kursa falan gitmek gerekmiyordu. Bütün bunları bilmek “Aaaaa, onu da mı biliyorsun!” şeklinde bir şaşkınlığa da neden olmazdı. Anadan kıza tevarüs eden tabiî bir olaydı. Sadece biraz dikkat, merak ve ilgi gerektirirdi, hepsi bu.

Halk eğitim kursları açılmış, farklı yörelere ait nakışlar, türlü el sanatları, farklı model kıyafet dikme artık yaygın eğitimin konusu olmuştu. İki haftalık dikiş, altı aylık nakış öğrenme maceram bu kurslarda yaşanmıştı. Hazır kalıpları kumaşa uygulayabilecek terzilik yeteneği elde etmiş, kumaşın üzerine beyazından renklisine rengârenk nakışları kondurabilir hale gelmiştim. Sonra mı, öğrenmiştim ve bir gün ihtiyacım olduğunda kullanabilirdim. Zanaattı, altın bilezikti. Ama hedef değildi. Üniversiteye gidecek, ilim irfan, bilgi ve meslek sahibi olacaktım.

İçinde gözlerinizi açtığınız şartlar yaşam boyunca eşlik ediyor olmalı ki öğrencilik yıllarımda bu aktivitelerden uzak kalamadım. Hem öğrendiklerimi pekiştirdim hem yenilerini ekledim. Zanaat, sermayesi sizden hiç tükenmeyen altın bileziktir. İğne oyası, tığ oyası, boncuklusu boncuksuzu, Türk iğnesi, çini iğnesi, aplikesi, sarması… Bunları makineler de yapmaya başlayınca elde üretilenlerin maliyeti de arttı tabii ki. Bir taraftan değeri arttı, diğer taraftan talebi azaldı. Hazırına kolay ve daha ucuza ulaşıldığında el ile yapmak boşa zaman harcamak demek oldu. Oysa kendi ellerimizle türlü kıyafetler, nakışlar, yiyecekler içecekler üretirken sağlık da üretiyorduk ama çok sonraları fark edecektik.

Can sıkıntısından bunaldığımızda, biriken stresimizi boşaltmak istediğimizde birçoğumuzun tercih ettiği yerler haline geldi alışveriş merkezleri. Her şeyin hazırını bulduk oralarda; elbisesinden ayakkabısına, yiyeceğinden içeceğine, eğlencesinden oyununa, her şeyin hazırını… Bunları tüketmek için daha çok çalışmaya, daha çok çalıştıkça daha çok stres biriktirmeye başladık. İşte tam da bu kısır döngü içindeyken alternatif bir aktivite olarak sunuldu el işleri. Boş zamanları değerlendirme, sosyalleşme, katma değer üretme aracı oldu meslek edindirme kursları. Ancak kurs bittiğinde, öğrendiği beceriyi mesleğe dönüştürmeyenler yine bıraktı.

Üretim para elde edilen faaliyet olarak algılandığından beri parasal karşılığı olmayan işleri terk ettik. Maddî getirisi yoksa elimizi kolumuzu bağlayıp oturmayı ve tüketmeyi tercih ettik. Bedava çalışmak aptallık olarak algılanıyor çünkü. İçinde bulunduğumuz çağın deva kabul etmez hastalığı haline geldi tüketim. Aile bağlarımız zayıfladı, dostluklarımız yaralandı, sevgimiz azaldı; görünmez mesafeler büyüdü. Oysa bedava çalışmanın boş durmaya tercih edildiği zamanlarda gönlümüz geniş, gözümüz toktu.

Bizler ilk tanışmada dostluk, nikâhla aile bağı kurduğumuzu sanıyoruz ama değil. Bağ kurmak emek istiyor. Elinizle ördüğünüz bir kazakla kurduğunuz bağı hazırıyla kuramazsınız. Hazır alınmış bir hediye ile elinizle ürettiğiniz hediye arasında fark vardır. İkincisini yaparken her ilmeğine, her fırça darbesine, her harfine, elinizin her hareketine gözünüzden düşen nurun kaynağı gönlünüzdür. Elinizde bir eser ortaya çıkarken kalbinizde sevgi büyür. Eşinize kazak örerken, çocuğunuza elbise dikerken, arkadaşınıza oya yaparken kalbinizde onlar vardır ve emek verdikçe onlar oraya yerleşirler. İşte o hale geldiğimiz zaman eşimizi, çocuğumuzu, arkadaşımızı incitemez hale de gelmeye başlarız. Çünkü onları incittiğimizde kalbimiz acır.

Sayfayı Paylaş