TIBB-I NEBEVÎ

İnsan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Allahu Teâlâ insanoğlunu, bazen verdiği nimetlerle bazen de vermediği veya önce verip sonradan elinden aldıklarıyla imtihan eder.
Yüce Allah’ın bu dünyada insana verdiği en büyük nimetlerden biri de sağlıktır. İnsan sağlıkla da hastalıkla da imtihan edilir. Sağlıkla imtihanın kazanılması, nimeti vereni bilip O’na şükrünü eda edebilmekle mümkün olur. Bu da kişinin gücü yettiğince hasta olana şifa, yarası olana merhem, eli olmayana el, gözü olmayana göz, ayağı olmayana ayak olabilmesidir. Hastalık imtihanının kazanılması ise, kimden geldiğini bilip, isyan etmeden, tam bir teslimiyet ve aktif bir sabırla derdin dermanını aramakla mümkündür. Rasûlullah (s.a.v.)’in ümmetine emir ve tavsiyeleri de bu yönde olmuştur.
Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.)’e bir hekim gelerek herhangi bir hastalık durumunda ilaç ve tedaviye müracaat edilip edilemeyeceği konusunda soru sorunca, Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Sübhânallah! Acaba tedavisini ve ilacını yaratmadan, Yüce Allah, şu yeryüzünde herhangi bir hastalık yaratmış mıdır? Onu bilen bilir. Şayet sen hastalığa tam ve kesin tedavi olan ilacı bulmuşsan, Allah’ın takdir ve emriyle, iyileşme gerçekleşir.”1
Başka bir hadis-i şerifte Üsâme b. Şerîk’ten şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Peygamber (s.a.v.)’in yanına vardım. Selam verip oturdum. Bu arada çeşitli bölgelerden bedevîler geldi. ‘Ey Allah’ın Rasûlü, tedavi olabilir miyiz?’ diye sordular. Hz. Peygamber (s.a.v.) de; ‘Tedavi olun. Çünkü Yüce Allah her hastalıkla birlikte şifasını da yaratmıştır. Ancak bir hastalık müstesna, o da ihtiyarlıktır.’ buyurdu.”2
Hz. Peygamber (s.a.v.), yaşadığı toplumun ulaştığı tıp ve tedavi kültürü ve o coğrafyanın sunduğu imkânlar çerçevesinde hastalıklar ve tedavileri ile ilgilenmiş ve bunlardan İslâm inancına uygun olmayanları ümmetine yasaklamış veya kısıtlamıştır. Bu çerçevede O’nun tıp ile ilgili ilkelerini şöyle özetlemek mümkündür:
Bunlardan ilki, hastalık gelmeden önce sağlığın kıymetini bilmek yani bugün koruyucu hekimlik denilen şeydir. Bunun için Efendimiz (s.a.v.), yiyip içmesinden uykusuna, pek çok konuda dengeyi korumaya dikkat etmiş ve ümmetine bu konuda hem örnek olmuş hem de tavsiyelerde bulunmuştur. Mesela bir yandan sağlık için az yemenin, insanın sofradan daha yemeye isteği varken kalkmasının önemine işaret ederken; bir yandan da çok fazla oruç tuttuğu için bitkin düşen bir sahabeye; “Kendine işkence etmeni sana kim emretti?” diyerek onu uyarmıştır.
Bu konuda Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in önem verdiği bir diğer husus, ehil olmayanların insanların sağlığıyla oynamamalarıdır. Bugün tıpçıların; ‘Primum non nocere (Önce zarar verme!)’ dedikleri şey budur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tıp bilgisi olmadığı için yanlış müdahale ile zarar veren bir kimsenin bu zararı tazmin etmesi gerektiğini bildirmiştir. Bir defasında yaralı olan ve vücuduna su değmemesi gereken bir sahabeye, ihtilam olduğu için mutlaka gusletmesi gerektiğini söyleyen ve onun ölümüne sebep olan kimseler hakkında; “Onu öldürdüler! Allah’da onları öldürsün! Cehaletin şifası sormak değil miydi?” buyurarak öfkesini bildirmiştir.
Peygamberimiz, hasta olan sahabelerin zamanın hekimlerine müracaat ederek tedavi olmalarını emrettiği gibi, kendisi de bazı tavsiyelerde bulunmuştur. Coğrafyanın sunduğu bazı şifalı bitkiler (çörek otu, kına, öd ağacı tozu, sinameki, sürme); insanlığın tıp bilgisi seviyesinde oluşturduğu bazı ilaçlar (müshil, gargara, burun damlası); bazı yiyecekler (bal, zeytinyağı, arpa ve bazı baharatlar karıştırılarak yapılan telbîne bulamacı vb.); hacamat, perhiz, hava değişimi ve kan aldırma tıbb-ı Nebevî’de başvurulan tedavi yöntemlerinden bazılarıdır. Kur’an okumak, rukye (okuyarak tedavi) ve dua Peygamber Efendimizin tedaviyi manevi yönden desteklemek açısından başvurduğu yöntemlerdir.
O’nun tedavi ilkeleri arasında bazı kısıtlamalar da vardır. Mesela şarabın tedavi amaçlı olarak kullanılmasında ısrarcı olan kimselere; “O, şifa değil, bilakis hastalıktır. Tedavi olun fakat haramla tedavi olmayın.”5 diyerek karşı çıkmıştır. Ateşle dağlayarak tedavi etmeyi hoş karşılamamış; zehir türünden bir ilaçla tedavi olmak isteyen birine bunu yasaklamıştır. Ayrıca içerisinde İslam inancıyla uyuşmayan unsurların bulunduğu, eski kültürlerden kalma yöntemlere yönelmeyi; Allah’tan başka güçlerden şifa dilemeyi yasaklamıştır. Muska, nazar boncuğu, efsun gibi şeylerle tedavi olmayı yasaklamış; “Kim (kendisini koruması için nazarlık gibi) bazı şeyler takarsa, (Allah’ın himayesinden çıkarak) o taktığı şeyle baş başa bırakılır.”6 buyurmuştur.
Nebevî tıbbın bir ilkesi de hastalık ânında sabırsızlık göstermemek, isyana düşmemek ve ümidini hiç kaybetmemektir. Bunun bir imtihan olduğunun ve mü’minin ayağına batan bir dikenin bile ahirette günahlarının bağışlanmasına vesile olacağının bilincinde olmaktır.
Netice olarak belirtmeliyiz ki; yukarıda saydığımız ilaç ve tedavi yöntemleri, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in yaşadığı dönemde insanların tıp bilgisi çerçevesinde ulaştığı, o coğrafyanın sunduğu imkânlar ve insanlığın ulaştığı tıp bilgisiyle geliştirilen tedavi yöntemleridir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in bu metotları kullanmış olması, insanların başka çağlarda ulaştıkları tıp deneyimleri çerçevesinde elde ettikleri yeni ve değişik tedavi yöntemlerini kullanmalarına engel değildir.7

Dipnot
1.    Tirmizî, Tıb, 21.
2.    Ebû Dâvûd, Tıb, 1.
3.    İbn-i Mâce, Sıyâm, 43.
4.    Ebû Dâvûd, Tahâret, 125.
5.    Ebû Dâvûd, Tıb, 11.
6.    Tirmizî, Tıb, 22.
7.    Hadislerle İslam, DİB, 7/332 v.d.

Sayfayı Paylaş