ÖMÜR HEYBESİNDEKİ NEFESLER

196-somuncubaba-aile-omur

Ne içindeyim zamanın

Ne de büsbütün dışında

Yek-pâre, geniş bir ânın

Parçalanmış akışında

diyor bir şiirinde A. Hamdi Tanpınar.

Tek parça, geniş bir an içinde yaşıyoruz aslında. O andan zaman denilen bir parça koparılmış ve biz de onun içinde sarmalanmış durumdayız. İnsan, bütün eşyayla birlikte kendini de kuşatan bir şeyi nasıl ölçebilir! Ancak önce ve sonra olmadan, geçmiş, şimdi ve gelecek kategorileri içine dâhil etmeden de eşya, olgular, olaylar hakkında düşünemiyoruz; işlerimizi düzene koyamıyor, geleceğimizi planlayamıyoruz. Ölçmeye, belirlemeye, sınırlarını çizmeye ihtiyaç duyuyoruz içinde bulunduğumuz zamanın.

Bir merkez belirlemek ve onun etrafındaki hareketi saymak suretiyle, kendimize ve dünyaya bir ömür biçiyoruz. Yerkürenin ve onun uydusu ayın güneş etrafındaki dönüşlerini saymak suretiyle saati, günü, ayı, yılı hesaplıyoruz. Bu sürecin bir noktasında dünyaya geliyor, hiçbir şey bilmez, hiçbir şey yapamaz bir haldeyken emeklemeyi, konuşmayı, yürümeyi öğreniyor olduğumuz içindir, belki de zamanı ileriye doğru akan doğrusal bir hareketmiş gibi algılıyoruz. Ölümü çok uzak görüyor, dünyada bir sonsuz yaşam hayaline kapılıyoruz. Oysa yerküredeki yaşamımız, bir pergelle çizilen çember gibi, başladığı noktada sona erer. Geldiğimiz yere geri döneriz. Sanki o mesafe hiç katedilmemiş, ileriye doğru hiç yürünmemiş de sürekli başlangıç noktası takip edilmiş gibi. Ama bunu, o sonu kendimiz tecrübe etmeksizin bir türlü idrak edemeyiz.

Yerküredeki ömrümüzün süresini alıp verdiğimiz nefesleri sayarak hesaplamış olsak acaba hayata ve ölüme dair nasıl bir idrak içinde olurduk? Bir oksijen tüpü gibi sırtımızda taşısaydık yaşam süremizi, alıp verdiğimiz her nefesle o sürenin azaldığını görebilseydik yapıp etmelerimize nasıl bir yön verirdik?

Hayatımızdan Çıkanlar

“İnsanlar saatlerini ceplerinde gezdirdikleri, onu güneşten ayırdıkları zaman medeniyet tabiattan koptu.” diyor Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü isimli romanında. Güneşin doğuşunda hazır bulunmak, akşam göğü kızıla boyayarak gecenin içinde kayboluşuna, ayın hilalden dolunaya evriliş ve tekrar hilal şeklinde görünüşüne tanıklık etmek zamanla ilgili bir kavrayış olmaktan çıktı hayatımızdan. Gündelik zaman, saatle ölçülebilen bir süredir ve aylar, yıllar takvimlerdedir artık. Ürettiğimiz değerlere, eserlere değil takvime bakarak ömrümüzün ne kadar da çabuk geçtiğinden, saatlerin peşinde koşmaktan nefes nefese kalıp hiçbir şeye yetişemediğimizde günün kısalığından söz ediyoruz. Ölümü hatırlatmıyor böyle bir zaman idraki bize. Geçmiş, şimdi ve geleceği bu dünya hayatına hapseden bir alışkanlıkla, hayalî sonsuzlukta akıp gidiyoruz.

Bir de nefes alıp verişimizde akan bir zaman var sürekli eksilen. Bizim zamanımız o, sadece bize tahsis edilmiş. Dışarıdan değil, dışımızdan değil, içimizden geçip gidiyor. Her verdiğimiz nefesle, yerküre üzerindeki yaşam süremiz azalıyor. Dünyaya gelmeden önceki noktaya doğru durmaksızın ilerliyoruz. Ömür heybemizden aldığımız nefesleri geleceğimiz, ölümden sonraki hayatımız için yatırım olacak amellere sarf etmemişsek eğer, eli boş olarak ayrılacağız buradan. Kuru bir ağaca dönüşeceğiz; köksüz, dalsız, yapraksız, meyvesiz. Kurumuş ağaçları odun yaparlar, bir bilebilsek!

Kitabımızın yüz üçüncü suresi “Asra yemin olsun.” ayet-i kerimesiyle başlar. ‘Asr’, yüzyıl anlamına geldiği gibi ikindi vakti, zaman, devir, çağ anlamlarında da kullanılmaktadır. İkindi, günün sona yaklaştığını ifade eder. Zamanın kısasına da uzununa da yemin ederek başlıyor bu kısa sure. Ve ardından, “İnsan gerçekten hüsrandadır.” diye devam ediyor. Hayatı bu dünya yaşamından ibaret gören, zamanın bir sermaye olduğunun farkına varmayan, onu kendi dışında sonsuza dek akıp gidecek bir süre olarak tahayyül eden insanın gelecek ufku bu dünyanın sınırlarını aşamaz. Kendisini çepeçevre kuşatan hayalî kozanın içine hapsolur. Oysa bu dünya hayatı, o sonsuz genişlikteki andan sunulmuş çok kısa bir parçadır sadece. O parça içimizden, dışımızdan akarken yapıp ettiklerimizden de geçer ve son nefesimizle bizi terk ederken elimize bir kitap tutuşturur. Kendi hikâyemizi gözlerimizin önüne serer bu kitap, yapıp ettiklerimizin bir dökümüdür. Ömür heybesinden aldığı nefesleri onları veren katında makbul amellere sarf eden kimseye ise ne mutlu! Kitabı sağ eline verildiğinde imanının, salih amellerinin, sabrının hakiki karşılığını tadacağı ebedî bir hayatın mutluluğu yansır yüzüne.

Sayfayı Paylaş