İNZİVA ZİYADIR

196-somuncubaba-aile-inziva

Hilkate değmiş bir yokluk, sonra varlık. Hilkate değmiş bir karanlık, sonra aydınlık…

Gece gündüz oynardı sanki âdem! Doğanın kucağında tıpkı onun gibi.

Bazen de huzuru için yapardı bunu, mutmain olmak için. Yakardı tüm ışıkları! Söndürürdü bazen de, çekilirdi inzivaya. Sükût derdi. Derdi işte. Derd’i bırakmak, sabrı kuşanmak ve Bir’e yakın olmak için…

Işıkları söndürmek korkutmazdı, karanlıklardan korkan olsa da, aynalara bakamasa da göremese de gözaltlarına değen gölgeleri…

Söndürmek iyiydi zaman zaman ışıkları… Gecenin zarifçe örtüldüğü arz gibi dinleniyordu bedeni.

Kimsecikler görmeden ağaçların saçlarını örüyordu; kuşlarla şarkı söylüyor, papatyalarla söyleşiyordu.

Kim bilir belki de o kocaman bildikleri adam, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu o vakitler.

Yanağına düşen damlaları kendisi bile görmüyordu.

Lakin avuçlarına sinmiş gözyaşı kokusu olmasa, belki sadece yürek belki de gözleri bilecekti ağladığını.

Elleri işte! Siliverirken dokunuyordu her yere. Ve her yeri şahit tutuyordu gözyaşlarına.

Ah, elleri!

“Dizlerimi bükmek…” dedi, sonra “Eğilmek, küçülmek iki avucun arasında…” dedi. Ne kadar güzelmiş karanlıkta. Ana rahmi dinginliği…

Boynu kırılmış çiçeği kaldırıyordu sessizce karınca…

Arının ağzında bal gibi hediyeler…

Aks’i hediye idi gözlerime karşı gölün…

Hangi makamdı ki yaprakların hışırtısı

Akletmek ruha düştü

Ve tefekkür

Söz ise dile

Ah beden!

Sen şöyle kıvrıl

Vav edasıyla

Yakmayın ışıkları, yakmayın! Benim ışıklarım yanacak şimdi bir bir.

Dilime düşen sözcükler, âcizliğimin göstergesi.

Ben isteyenim,

Ben yalvaranım,

Ben kulum…

Halimi arz eyleyecektim eşe dosta, eylemedim, söylemedim

Bildim ki onlar dost kapısı,

Ben yârin kapısına dayanmalıydım, onun yollarına kapanmalıydım.

Adımı duyuyordum sanki semalardan.

“Üzülme, ye’se kapılma.” dercesine bir meltem üflerdi bu karşılık.

Belki bir rahmet inişi… Işıkları yakmayın. Kucağıma doluşmuş yıldızlar var.

Işıltının ruhu sükûnet, sükûnetin rengi gece, dili dua…

Sığdığım kap sığ değil, şimdi sanki daha da derinleşiyor gibi… Ayaklarım çöllerden rahmete yürüyor, dilimin her dönmesinde.

Sen Rahman’sın, diyorum.

Sen Rahim’sin, diyorum.

Sen Afüv’sün, diyorum…

Birer birer kalkıyor kabuklar. Birer birer kopuyor devleşmiş yaralar, nasıl bir merhemmiş ki bu ıslandıkça tenim yıkanıyor ve tüm azalar.

Bir kapıda divane ağyar gönül

Açılırsa divan girilmez mi ki

Üstün başın toz toprak olsa da

Çağırırsa sultan gidilmez mi ki

Avucunda bir dal, kuru bir lokma

Kavuşmak derdiyle yürünmez mi ki

Yârin yâr sedası duymak isterse

Avuçlardan dua süzülmez mi ki

Dua… Ne çok yakışandı dile… Geceye yakışan karanlık gibi. Günahları örseleyecek, silkeleyecek…

Ruhun giyindiği elbiseleri birer birer soyarken karanlıkta yenilerini giydirmek birer birer…

İncilerle süslemek pınarlardan gelen/eş tutmak yıldızların ışıltılarını…

Tüm kafeslerin parmaklıklarını söküp özgür bırakmak kuşları…

İşte o vakit! İşte o vakit! Karanlıkta karanlığın kalbi nasıl bıçaklanır öğrendi âdem…

Karanlık yerine nasıl bir nur fışkırır kesiklerden…

Ak bir nurla aydınlık… Yanar işte tüm ışıklar

Bir damla büyüklüğünde aydınlık

Bir seccade boyu aydınlık

Bir oda kadar aydınlık

Gökyüzü kadar aydınlık…

Bitiyor işte gece. Güneş kucaklayacak birazdan… Uyumalıyım

Gözyaşı akar bazen

Bazen yakar

Bazen deler geçer

Bazen de her damla saplanır

Yenik ekin yaprağı gibidir yürek

İnziva, itikâf, gece, dua, dinginlik, yakarış… Teslimiyetin, hafifliğin, karanlıktan aydınlığa geçişin köprüsüydü…

Kapatmalıydım ışıkları.

Sayfayı Paylaş